Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına  TÜRK  MİLLETİ  denir.

Üyelik Girişi
ATATÜRK KÖŞESİ
YABANCI GAZETELER

Türk Hümanizmi 1

 

TÜRK

HÜMANİZMİ

I

Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.

 

Dizgi - Baskı - Yayımlayan:

Yeni Gün Haber Ajansı

Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Aralık 1998

 

TÜRK

HÜMANİZMİ

I

 

 

 

Prof. Dr.

SUAT SİNANOĞLU

 

 

CGAZETESİNİN

OKURLARINA ARMAĞANIDIR

 İÇİNDEKİLER

 

Önsöz  7

I. Giriş: Sorun verilerinin oluşup gelişmesi    14

1- Yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin deneyimi    14

2- Atatürk devrimi; yeni bir hümanizm kaynağı           23

3- Tanıma kuramı        29

4- Bu girişi yazmamın nedeni  34

II. Batılı olmayan evrenin tarihsel ve fikirsel

incelemelere aykırı düşen niteliği.      35

1- Batılı olmayan evrenin tarih ve fikir yönlerinden

yapılan incelemelere karşı koyan bir

nitelikte olmasının nedenleri   35

2- Batılı olmayan evrendeki bunalım   42

III. Türkiye'nin kültür sorunu.  54

1- Osmanlı çağında yenilik hareketleri. Devrimin

eylemci ve yaratıcı dönemi: Aatürk'ün manevi

portresi            54

2- Durgunluk dönemi ve devrimin ideolojik

cephesindeki çelimsizlik         75

3- Batılıların modern Türkiye üzerindeki görüşleri      78

4- Çağdaş Türkiye'nin durumu ve manevi bunalımı    81

5- Benimsenmek istenen yeni ilkelere ve başlayan

yeni yaşayışa rağmen, öbür dünyaya dönük yazgıcı

zihniyetin Türk toplumu üzerindeki egemenliğini

sürdürmesi.     86

  6- Bugünkü durumu yaratan nedenler.

  Devrimin üç yorumu  91

  7- Üç yorumun yetersizliği.   98

  8- Devrimin dördüncü yorumu          109

  9- Yeni bir kültür bilinci edinme zorunluluğu           115

10- Okulun işlevi. Ortaöğretimin bugünkü

durumu           116

11- Manevi evrende dönüşüm zorunluluğu;

akılcı ve insancı temellere dayanan eğitim      122

Notlar   133

 

 

ÖNSÖZ

 

Atatürk'ün ölümünden hemen sonra ülkenin manevi ve maddi gelişmesinin vazgeçilmez koşulu olan devrim ilkelerinden -halktan gelen ya da geldiği sanılan baskı karşısında- ödün verilmeye başlandı. Kanımca o ilkeler gerçi devletçe kabul edilmiş ve onlara en uygun düşen kurumlar kurulmuştu; ancak o ilkeleri gerçekten benimseyebilecek, o modern kuruluşlarda kuruluş amaçlarına uygun ruhu yaşatabilecek, zihniyet henüz oluşmamıştı. Devrimin bugün büsbütün çöken ideolojik cephesi o günlerde de son derece çelimsizdi. 1945 yılında çok partili rejime geçişle ödünler arttı. Kitlelerin devrimin belli başlı ilkelerine yabancı kalmış olması, yöneticileri ödün vermeye zorluyordu. Yöneticilerin kendileri verilen ödünlerle devrimin ne ölçüde sarsıldığının farkında değillerdi. Devrimin muhasebesi dönemine girildiğini ilan eden muhalefetin 1950'de iktidara gelmesi ile Türk toplumu, tuttuğu yolun bilincine ermek çabası ile, -oluşamayan laik ahlakın eksikliğinde- eski ölçütlere başvurmuş ve yeni bir yön saptaması yaptığını, yapmak zorunda kaldığını anlamıştır.

Eksik olan yalnız laik ahlakın oluşması değildi; devrim hâlâ heyecan ve duygular düzeyinde yaşıyordu. Atatürk'ün eseri tarihsel ve fikirsel düzeylerde sistemli bir biçimde değerlendirilmemişti. Öğretisi belli direktifler şeklinde, devrim kuruluşlarında kopuk parçalar halinde yaşıyordu.

Bu eser Türk toplumunun manevi sorunlarının dinsel ilkelere dönülmekle çözümlenebileceği, Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine erişme amacının ise ekonomik etkenin ön plana alınması ile gerçekleşeceği inancının kamuoyunda yaygınlaştığı yıllarda kaleme alındı. 1938'den beri ülkenin içine düştüğü bunalımların hep bu hayalci ve demagojik politikanın sonucu olduğunu hiç kimse düşünemedi. Nitekim, dış evrenin, yani bir toplumun siyasal, toplumsal ve ekonomik kurumlarının ve bu toplumun maddi olarak ortaya koyduklarının, -insan düşüncesinin birer ürünü olmaları dolayısıyla- onun düşünsel ve ahlaksal biçimleniminden kaynaklandığı gerçek ise, Türk toplumundan manevi evrenini olduğu gibi korumasını ve aynı  zamanda çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini istemek, başarısızlığa mahkûm bir politika izlemek demektir; toplumdan ilgilerine ve eylemine, sahip olduğu yaşam felsefesinin reddettiği bir yön vermesini talep etmektir. Zihin yapısına ilişmeden, hiçbir toplumda hiçbir önemli yenilik beklenemez. Atatürk bu hakikati  biliyordu. Onun için devrimin insan aklına güvenen yeni bir toplum yaratmayı amaçladığını kesinlikle ileri sürebiliriz.

Eserin amacı, devrimi sönmekte olan heyecanların düzeyinden fikir düzeyine aktarıp değerlendirmek ve Türk insanına eleştiri ruhunu ve yaratma gücünü sağlayacak yeni bir eğitim sisteminin ilkelerini saptamaktır.

Kitap, ülkemizin sorunlarının gerçek nedenlerine inemeyen, son bir iki onyılda cereyan eden olayları değerlendirecek ve kuramsal araştırmalara girişecek düşünsel yetenekten yoksun bir ortamda yazıldı.

O günden bugüne birçok yıl geçti; bu  yıllar içinde bir dizi değişiklikler oldu. İnsan iradesinin egemen olamadığı olayların doğal akışı ile ortaya çıkan düzen, belli iş alanlarının, belli zümrelerin, belli fikir akımlarının oluşmasına yol açtı. Ülkenin dinamik güçleri belli çıkarlar etrafında toplandı; bu çıkarlar ülkenin toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşamını etkilemekten geri kalmadı. Bunun sonucu olarak bugünkü kuşak kaynağını ve kaynağındaki sorunları unuttu, dikkatini günün ve çıkarlarının ön plana ittiği sorunlara çevirdi. Atatürk devrimini yaşatması, onun evrensel değerini kabul ettirmesi gereken bu kuşak kitabımızda ele alınan sorunları büsbütün bir kenara itti ve her ilgisini, her yargısını -estetik olmayan ve ahlak dışı kalan eğitimi gereğince- ekonomik temellere oturttu.

Bunun sonucunda Batı'nın etkisi ile, fikirsel gerekçesinden yoksun, hatta böyle bir gerekçeden habersiz, kaba bir kapitalizm anlayışı egemen oldu; bu anlayışın savunucuları -bizdeki koşulların ne kadar farklı olduğuna bakmadan ya da aldırmadan- Batı'daki örneklere uyarak, dini iş çevrelerine destek olarak kullanmaktan çekinmediler. Her hareket bir karşı hareketi davet eder kuralına uygun olarak, kısa zamanda karşı akımlar belirdi.

1961 Anayasası'nın yerleştirdiği daha geniş özgürlük rejimi yeni düşüncelerin gelişip yayılmasına olanak tanıdı. 1960 yıllarında önce aydınların, sonra kamuoyunun ilgisinin ekonomik sorunlar üzerinde odaklanması olumlu bir olgudur; ancak ilgilerin yalnız bir alana çevrilmesi, Türk toplumunun gerçeklerini tümüyle kucaklayan Atatürk düşüncesinin anlaşılmasını daha da güçleştirmiş oldu.

Ekonomik etken öylesine bir önem kazandı ki bir yandan var olan siyasal partiler durumlarını ve tutumlarını ona göre belirlemek zorunda kaldılar, bir yandan da yeni partilerin kurulduğuna tanık olundu.

Ekonomik etkenin bugünkü toplumların yaşamında ön planı işgal ettiği herkesçe bilinmektedir; işgal etmesi de, kitlelerin kendi haklarına sahip çıktıkları bir çağda, doğaldır. Ancak ekonomik etkenin hiçbir toplumun yaşamında tek etken olduğu kesinlikle ileri sürülemez. Özellikle Türk toplumu gibi evrimini ve gelişimini gerçekleştirmek için önce düşünsel ve toplumsal yapısını yenilemek zorunda olan, yani ekonomik olanaklardan çok fikir ve irade gücü ile disiplinli bir özveriye dayanmak zorunda olan toplumlar, ekonomik sorunlarını genel durum içinde değerlendirmedikçe onları eğitim, toplum ve kültür sorunları ile birlikte ele almadıkça, bir çözüme varamazlar.

Ülkemizi 27 Mayıs 1960 müdahalesinden on bir yıl sonra yeni bir bunalıma düşüren ve yeni bir askeri müdahaleyi kaçınılmaz kılan başlıca neden bu oldu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki 27 Mayıs müdahalesi olayların doğal akışına yeni bir yön veremedi, çünkü düşünce daha yüksek bir bilinç düzeyine yükselemedi ve tarih perspektifinin yokluğu bugün dahi genel durumun irdelenip değerlendirilmesine olanak vermemektedir. Gerçekten, 1960 askeri müdahalesi kısa bir süre için Atatürk ruhunun yeniden canlanacağı izlenimini uyandırdıysa da, önce koalisyon hükümetlerinin, sonra iktidara gelen Adalet Partisi'nin tutumları, toplumumuzun kendini 1960'tan önceki gidişten kurtaramadığını kanıtladı.

12 Mart 1971 müdahalesinden sonra, 70'li yıllarda siyasal  partilerin ve kamuoyunun Atatürk'ün bize gösterdiği doğrultunun tam tersi bir doğrultuya yöneldiklerine tanık olduk. Sağ ve sol Atatürk'ün milliyetçilik anlayışını reddetmekte birleştiler; milliyetçilik Atatürk ilkelerinden biri değilmiş gibi değişik bir milliyetçilik anlayışını vurgulamak amacı ile "Atatürk ilkeleri ve Türk milliyetçiliği" deyimi yayıldı. Atatürk'ün halkçılığından kuşku duyuldu, devrimciliğinden söz edilmez oldu; ama özellikle laiklik ve devletçilik ilkeleri amansız saldırılarla büyük ölçüde hırpalandı. Sonuçta şehir ile kırsal kesim arasında ve toplumsal tabakalar arasında görülen fark derinleşti. Demokratik kuruluşların işlevlerini yapmalarına engel olunmakla, demokrasi büsbütün yozlaştırıldı ve her şeyden daha korkutucu ve üzücü olmak üzere gençlik sağ ve sol olarak ikiye bölündü, sonra her biri bir çok bölümlere ayrıldı; çok kan döküldü. 70'li  yılların tarihe Cumhuriyet çağının en karanlık dönemi olarak geçeceğinden kuşku duyulamaz. Bu akıl dışı, mantık dışı, sağduyudan uzak gidiş 12 Eylül 1980 müdahalesinde düğümlendi.

Atatürk'ün öğretisinden uzaklaşma hemen onun ölümünden sonra başladıysa da, 1938-1960 yılları arasında, ister devrim yolunda olsun, ister gerici yönde olsun, her tutum ve her davranış Atatürk'ün ilkelerini hesaba katmak zorunda kalmıştır. Bu yıllarda Atatürk henüz duygular üzerinde, toplumun günlük yaşamı üzerinde varlığını bütün gücüyle duyurmuş, her eylem Atatürk ilkeleri ölçüt alınarak değerlendirilmiştir. ancak 60'lı yıllarda Atatürk'ün gönüllerden ve zihinlerden silindiğine tanık olundu. Bu yıllarda "Batı tekniği, Doğu kültürü" formülüne uyularak, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nun çalışması durduruldu; liselerde vaktiyle kurulan klasik koldan artakalan "küçük Latince" kaldırıldı; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde kurulduğu günden beri Batı dillerinin zorunlu yardımcısı olan Latince dersleri, 1968'de bir öğrenci eylemi bahane edilerek, seçmeli ilan edildi.

Bu eserde açıklanan kuramın yer aldığı çerçevede başgösteren değişiklikler sayfa altı notlarla belirtildi. Bunlar çok değildir ve hepsi de Atatürk düşüncesinden gitgide daha çok uzaklaşıldığının birer kanıtıdır.

70'li yılların başında İmam-Hatip okullarının sayısının yetmişi bulması ve bu okullardan çıkanların ilkokul öğretmeni olmaları için yapılan girişimler daha o günlerde yöneticilerin üçüncü yorum yanlılarının etkisi altında kaldıkları izlenimini uyandırıyordu. Bugün İmam-Hatip okullarının sayısı 350'yi aştı: Türkiye'de artık iki tip okul -din okulu ile laik okul- gençlik üzerinde egemenlik kurmak için savaşım veriyorlar.

Kesin olan şudur ki politikacılarımız geçmiş deneyimlerden yararlanmasını bilememişler; aydınlarımız da Atatürk'ün düşüncesini inceleyip açıklayacak ve geliştirecek yerde, ülkenin kendine özgü koşullarına uyup uymadığına aldırmadan, dışarıdan hazır fikir sistemleri almayı yeğlemişlerdir.

Burada artık yeni bir kitabın konusunu oluşturacak yeni  sorunlara geçmiş oluyoruz. Bu nedenle, bu yeni fikir akımlarının Atatürk'ün ölümünden sonra ortaya çıkan duruma -bu eserde açıklanan tez açısından- herhangi bir değişiklik getirmediğini ifade etmekle yetinmeliyim. Sol düşünce Atatürk düşüncesini değerlendirmekte dikkate değer bir çaba göstermiş değildir. Sol düşünce de, eylem adamının ötesinde fikir adamını göremedi ve devrimin fesi çıkarıp şapkayı giydirmekten öteye gitmeyen bir başarı kazandığı görüşünde -Atatürk devrimini küçümsemede- sağ düşünce ile birleşti.

Böylece sağcıların gözünde Mustafa Kemal'in dinden kopmasını simgeleyen şapka solcu düşünürlerin gözünde yeni bir simgesel değer kazandı: Bunlara göre, şapka toplumun yalnızca üst yapısında değişiklik yapan yüzeysel bir reformun simgesi oldu.

Sonuç olarak, son yılların çok hareketli geçtiğini, olayların birbirini süratle izlediğini, ancak hiçbirinin düşünce düzeyinde yankı uyandırmadığını ileri sürebiliriz. Bu kitapta ele alınan sorunların hiçbirine ne kuramsal düzeyde, ne de uygulamada yanaşılmadı. 1971'de durum 1960'takinden çok daha çetindi. Bugün ülkeyi çıkmazdan kurtarmak için her zamankinden daha büyük bir ileri görüş, çok daha büyük bir azim, çok daha büyük bir çaba gerekmektedir. Bugünkü bunalımdan çıkabilmek için Atatürk'ün düşüncesine başvurmak zorunluluğu vardır. Yeni Atatürkçü kuşakları yetiştirme gereği vardır. Böyle bir uygulamaya geçilecek mi? Atatürk Enstitüsü, Atatürk'ün ölümünden hemen sonra kurulmalıydı. Kurulmadı. 50'lerde yaptığımız girişim sonuç vermedi. 1968'de Halkevleri örgütü içinde kurulmasına önayak olduğum Atatürk Enstitüsü'nde ancak üç yıl çalışabildik. 1971'de anlayışsızlık ve mali olanaksızlıklar yüzünden bilimsel kurulumuz topluca istifa etti. 12 Mart 1971'den hemen sonra, hükümetin isteği ile toplanan bir komisyon Atatürk Akademisi'nin tüzüğünü hazırladığı halde, akademi hiç bir zaman kurulmadı.

Sorunlarımızın bilincine varmamız konusunda, 1950'lerde Batılı hümanistlerin yardımcı olabilecekleri görüşünde idim.  Ama çok geçmeden Batılı hümanistler kendi toplumlarının etkin yaşamından uzaklaştırıldılar. Teknolojik çağın kurduğu düzen, onların kendi ülkelerindeki kurumların örgütlenmesine katkıda bulunmalarına, toplumun evrim sürecine yön vermelerine, kamuoyunun oluşturulmasında etkili olmalarına engel olmaktadır. Epeydir bu görevi toplum bilimciler üstlendiler. Şimdi de teknologlar toplum bilimcileri bir kenara itmektedirler.

Bize öyle geliyor ki yalnız ülkemiz büyük bir bunalım içinde değildir: Batı uygarlığının geleceği tehlikededir. Bu açıdan bakıldığında bu kitapta ortaya atılan ve incelenen sorunlar, kaleme alındıkları güne oranla, bugün çok daha büyük bir güncellik ve ivedilik niteliği sergilemektedir.

Bu kitabın Türkçe olarak yayımlanmasında iki kişinin büyük rolü oldu: Bu işi gerçekleştirmeye beni sürekli olarak teşvik eden Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Sayın Uluğ İğdemir ile Türkçe metnin baskıya hazırlanmasında bana büyük yardımı dokunan eşim Necile Sinanoğlu. İkisine de teşekkür ederim.

Esere -değerli Türkolog Alessio Bombaci'nin yazdığı uzun makalenin başlığından ("L'Umanesimo Turco di Suat Sinanoğlu") esinlenerek- Türk Hümanizmi adını verdim.

Ekim 1980

SUAT SİNANOĞLU

 

 

 

 

1. GİRİŞ: SORUN VERİLERİNİN

OLUŞUP GELİŞMESİ

 

1- Yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin deneyimi

 

İki ayrı dünyayı (doğup büyüdükleri kendi dünyaları ile, öğrenim yıllarının bir bölümünü geçirdikleri Batı dünyasını) tanımış olan insanların psikolojisi üzerine edindiğim deneyime dayanarak diyebilirim ki, yaşamlarının birkaç yılını yabancı bir ülkede geçiren gençler yurtlarına, o yılların yarattığı bir iç dinginliğine kavuşmuş olarak ve kendi ülkelerinde yapabilecekleri işlerle ilgili büyük düşler kurarak dönerler.

Bu gençler gezip görmüşler, okumuşlar, kendilerini konuk eden ülkedeki düzenin kendi ülkelerinde kurulmuş olan düzenden çok üstün olduğuna inanmışlar, Batı evrenini özlenecek bir uygarlık düzeyine çıkartanın toplumsal, siyasal ve eğitimsel kurumlar olduğunu saptamışlardır. Aynı şeylerin kendi ülkelerinde de yapılabileceği kanısındadırlar. İleri sürmeye hazırlandıkları tutanaklar çürütülecek cinsten değildir. Gerçek onlardan yanadır. İşe girişmelerini engelleyecek ne olabilir?

Onlar bu düşüncelerinin birer düş olduğunu anlayıncaya kadar çok zaman geçecektir. Yıllar boyu zihinlerinde oluşturdukları tutamaklar vatandaşlarını etkileyecek güçte değildir, çünkü o tutamaklar vatandaşlarını etkileyecek güçte değildir, çünkü o tutamaklar başka bir mantığın, başka koşulların, bambaşka bir ruhun ürünüdürler. Sağduyuya seslenmeleri de yankı uyandırmaz, çünkü -ama bunun bilincine kendileri de varmış değillerdir- sağduyu da, Batı'da başka, kendi ülkelerinde başka olan bir yaşam deneyiminden, bir dünya görüşünden kaynaklanmaktadır. Üstelik onlar, yeni bir biçim vermek istedikleri toplumun gerçekte kendine özgü bir düzeni olduğunun farkında değildirler; bilmezler ki bu düzen çağdaş yaşamın gereksinimlerini karşılayacak durumda değilse de, kolayca bir kenara itilecek cinsten de değildir; değildir, çünkü bu düzen, köklerini derinlere salmış normlara ve bu normlardan daha çetin, daha aşılmaz bir engel oluşturan bir çıkarlar -kişisel ya da ortaklaşa çıkarlar- örgüsüne dayanmaktadır.

Düş kurma dönemini düş kırıklığı dönemi izler. Gençler genellikle bu aşamadan öteye gidemezler. Düş kırıklığı birçoğunda eylem ve yenilik arzusunu söndürür; bu durum onları çoğunlukla asıl çevreleri olup hiçbir zaman kopmadıkları eski çevrelerine uymaya zorlar. O andan itibaren Batı'da geçirdikleri yıllar geçmişe karışır, gençlik anıları olur. Zevkli anılardır, ama, tıpkı orada edindikleri ve yalnızca teknik nitelikte olan bilgileri gibi, zihin habitus'larını zorlayacak, üzerinde iz bırakacak güce sahip değildirler. Daha başkaları vardır, bunlar içlerine kapanırlar ve kırılan ümitlerinin acılığını ömür boyunca içlerinde saklarlar. Bir bölümü, öğrenim yaptıkları ülkeye döner, orasını kendilerine yurt edinirler.

Kuşkusuz Batı'da okuyan birkaç yüz ya da birkaç bin gencin, yetkilerini kıskançlıkla koruyan bir geleneğin yüzyıllardan beri yerleştirdiği bir düzeni kısa bir süre içinde değiştirmesi beklenemez. Ani değişiklikler beklenemez elbet; ancak Batılı olmayan dünyanın herhangi bir ülkesinde, Batı'da okumuş olan aydınların bir fikir akımının başına geçmeleri beklenebilirdi; ülkelerinin pragmatik düzeyde karşılaştığı ve olayların zorlaması ile, irdelemeden ve anlayamadan çözmeye çalıştığı sorunlara bilincin ışığını tutabilirler, böylece sonradan yetersiz, elverişsiz ya da tümüyle yanlış oldukları ortaya çıkacak birtakım önlemlerin alınmasını önleyebilirlerdi. Ama ne yazık ki bugüne kadar böyle bir girişime tanık olunmadı. Her türlü evrim ve ilerleme fikrine yabancı kalan Batılı olmayan toplumların durağan bir yapıya sahip olmaları, yeni fikirlerin etkisine açık olmamaları, hemen hemen tamamıyla gelenekler ve geçici çıkarlarca yönetilmeleri gibi nedenler, Batı'yı tanımış olan aydınların gösterdikleri çabanın niçin etkisiz kaldığını açıklamaya yeterli nedenler değildir.

Başka ve çok daha önemli bir neden vardır: o da, bu aydınların gerçekte kendilerinden beklenen tarihsel ödevin düzeyinde olmamalarıdır (1). Bu güçsüzlüğü yaratan nedenlerin ayrıntılı bir incelemesi bu girişin sınırlarını aşar. En önemli nedeni anmakla yetinerek diyebilirim ki bu neden, gençlerin orta öğretiminin sonunda, çok kez de (kısa ya da uzun bir staj süresi için) yüksek öğrenimlerinden sonra yabancı ülkelere gönderilmeleridir. En gençleri aşağı yukarı on sekiz yaşındadır. On sekiz yaşında ise bir insanın zihni biçimini almıştır; bu forma mentis, gencin içinde yetiştiği toplumun forma mentis'idir. Bundan sonra, yüksek öğretim kurumlarında ya da uzmanlaşma kurslarında kendisine öğretilenleri, bir genç kendi yeteneklerinin ve düşünsel ilgilerinin izin verdiği biçim ve ölçüde öğrenebilecektir. Zihin, oluşmasını tamamlamış, belli bir biçim almıştır; artık o, edineceği yeni bilgilere kendi biçimini veren bir kalıp olmuştur.

Bu gençlerin başına, Pindaros'un başına gelen gelmektedir. Atina'da geçirdiği yıllar, Pindaros'a şiir ve müzik tekniği alanında çok şey öğretmiştir; Pindaros sanatını geliştirme olanağını bulmuştur. Ama Pindaros Atina'ya geldiği günkü Dor ruhlu bir saray ozanı kimliğini olduğu gibi korumuştur (2). Pers Savaşları'nda Atina'nın üstlendiği şanlı tarihsel rolün büyüklüğünü hiçbir zaman anlayamamış olan ya da çok geç anlamış olan bir Thebailidir. İyon ruhunun içine hiçbir zaman girememiştir. Çünkü Pindaros Atina'ya on sekiz yaşında (3), ya da herhalde, zihninin belli bir kalıba girmesinden sonra gelmiştir (4).

Batılı olmayan öğrencilerin yabancı ülkelere çocuk yaşta gönderilmelerini önleyen başlıca neden, psikoloji alanına ait olan bu gerçeğin hiçbir suretle göz önünde tutulmamasıdır. Oysa yaşadığımız çağ, psikoloji ve sosyoloji gibi bilimlerin altın çağıdır. Öte yandan on bir yaşında bir çocuk için, anasından babasından ayrı, tek başına yabancı bir ülkede yaşamanın çok zor olacağı da açıktır. Ayrıca yabancı bir ülkeye gönderilen küçük bir çocuğun konuğu olduğu toplumun kültürünü her bakımdan benimseyeceği, ancak bu kez de kendi ülkesine yabancılaşacağı haklı olarak hesaba katılmalıdır; bunun büyük bir sakınca oluşturduğu kolay kolay reddedilemez.

Kısaca, bilgisizlik ve pratik düzeyde karşılaşılan önemli güçlükler, Batılı olmayan toplumların Batı'ya öğrenci göndermekte gösterdikleri iyi niyeti büyük ölçüde boşa çıkarmaktadır.

Batı'ya gönderilen öğrencilerin ruh durumu konusunda diyecek bir şey daha var: arasına karışıp yıllarca yaşadıkları yabancı toplum bu gençlerde genellikle dünyayı toz pembe görme eğilimini ve aşırı bir iyimserlik uyandırır. Bu da onların yurt gerçeklerini yavaş yavaş unutmalarına neden olur. Somut bir örnek olarak Türkiye'yi alacak olursak, öğrenimini tamamlayıp ülkesine dönen gencin, burada karşılaştığı gerçek durumla özlemin idealleştirdiği ülkesinin anısında canlanan görünümü arasındaki sert karşıtlığı bütün acılığı ile duyduğu ve bunun vatandaşlarının Batı'yı bilmemesinden ileri geldiğini düşünerek teselli bulduğu görülür. Onu gönderen ya da yabancı bir ülkede öğrenim görmesine izin veren devlet olduğuna göre, kendi uzmanlık alanına giren konularda dile getireceği görüşlere kulak verileceğinden emindir.

Onun gözünde Türkiye şanlı bir tarihe sahiptir, fakat aynı zamanda ''Doğulu'' bir ülkedir; dinsel düşüncenin gelişmesine önemli katkıları olmuştur, skolastik kültürün temsilcisi olan değerli kişiler yetiştirmiştir; bu nedenle de dünya işlerine ilgi duymamıştır, betimleme sanatlarına yanaşmamıştır ve kuramcılar, tarihçiler, düşünürler -bir kelime ile yaratıcı insanlar- yetiştirmediği için, insan düşüncesinin gelişmesine katılmamıştır. Ancak -genç bu konuda hiçbir kuşku beslememektedir- Türk toplumu, Atatürk devrimi sonucunda, bütün bu sorunların bilincine varmıştır ve hiçbir önyargıya kapılmadan, Batı uygarlığına kucağını açmıştır.

Ama gerçeğin böyle olmadığını genç neden sonra anlayacaktır: bir toplumun zihin yapısını ve yaşam normlarını oluşturan eski inançları, kökleşmiş alışkanlıkları söküp atmanın işlerin en zoru olduğundan kimse haberli değildir.

Bu gençlerden birçoğunun karşılaştıkları sorunun terimlerini gerçekten kavrayacak durumda olmadıkları ayrıca belirtilmelidir: pek çoğu o iki evreni karşılaştırmalı olarak inceleyecek ve bu inceleme sonunda aralarındaki temas noktalarını saptayıp, bu noktalardan hareketle modern Batı düşüncesinin geleneksel zihniyete nüfuz etmesini ve bu suretle onun değişip yenilenmesini sağlayacak yetenekte değildir. Tam tersine, hemen hepsi bu konulara yabancıdır. İki ayrı evreni tanımak ve bilmek çetin iştir; o iki zihniyeti kavrayabilmek, irdeleyecek güçte olmak gerekir; bu iki dünyada yalnızca düşünceler ve duygular farklı değildir: iki değer sistemi çatışma halindedir. Ayrılık iki dünyanın değerler sistemindedir; iki ayrı insanlık anlayışı söz konusudur.

Böyle bir bilinçlenme bir dizi soyut kavrama nüfuz edilmesini gerektirir: zihin yapısı, yaşam normu, değerler sistemi, hatta kavram kavramı ve soyutlama kavramı bunlardan birkaçıdır. On sekiz yaşına kadar zihin biçimlenmesi doğa ve matematik bilimlerine dayandırılmış olan bir gençten bu kadarı beklenemez.

İki yanlı bir yetersizlik söz konusudur: bir yandan idealist genç ayrıntılarla ilgili gözlemlerini ve tüm üzerine izlenimlerini fikre dönüştürmekte yetersizdir; öte yandan, yetkin ve hareketsiz bir toplum örneğine sadık kalıp evrim sürecine girmeyi arzulayan, durağan yaşam geleneklerine sımsıkı bağlı kalıp Batı'nın dinamizmine özenen bir toplumun yetersizliği söz konusudur.

Kuşkusuz Doğu ile Batı arasında kalmış olan bu toplumun zihin yapısına nüfuz edebilmek ve onun -geri kalınmışlığın belli bir noktasından hareketle, uygarlığın manevi ve maddi en ileri aşamasına erişmek çabasında olan her toplum gibi- kendi aydın sınıfından çok daha güçlü bir aydın sınıfına sahip olan ülkeler için bile aşılması çok zor olan sorunlarla karşılaştığını anlayabilmek için, yıllarca süren bir yaşam deneyimine ve bundan da önemli olmak üzere, modernist öğretim kurumlarının tarih-dışı akılcılığını değil, filoloji, tarih ve felsefe düzeyinde yürütülen incelemelerle özümsenen hümanist değerleri temel edinen bir düşünsel biçimlenime gereksinim vardır.

Bugünkü durumda köy ve kasaba halkı yeniliklere kolay açılamayıp akıl-dışı ya da empirik inançlarına ve geleneksel ahlak anlayışına içtenlikle bağlıdır (5): buna karşılık büyük kentlerin halkı derin bir ahlak bunalımı içindedir, çünkü eski eğitimin etkisinden kurtulduğu halde yeni bir ahlak anlayışı edinme fırsatı bulamamıştır. Toplumumuzun yeni bir düzen muştucusunu asla beklemediğini, kendince kurduğu düzen içinde kimsenin düşünemeyeceği kadar mutlu yaşadığını anlamak için düş kırıklıkları ve yanılmanın verdiği üzüntülerle dolu uzun yılların geçmesi gerekecektir. Neden sonra insan son derece karmaşık, tümüyle karanlık ve mantık dışı bir zihniyetin sık ve sağlam ağına düştüğünü anlayacaktır. Bu zihniyet, her toplumsal düzenin temeli olduğu sanılan -zihin özgürlüğü ya da insan onuru gibi- kavramlara kesinlikle yabancıdır.

Bu toplum kendine özgü ve çok sağlam bir biçimde örgütlenmiştir; kendine özgü bir dünya görüşü ve bir yaşantısı vardır: bu dünya görüşü ve bu yaşantı Atatürk'ün devrimci çabasının sonucunda kurulan düzenden ancak bir ölçüde etkilenmiştir; gerçekte yaşam anlayışı hâlâ geçmişin, yazgıcı zihniyetin egemenliği altındadır.

Gerçi, çetin savaşımları gerektiren durumlarda, Türk toplumu yaşamın gerçekleri ile temas sonucunda edindiği eski erdemlerini yeniden bulabilen bir toplumdur; ancak belirli bir değerler sistemine dayalı bir yaşamdan yoksun olan ve değerler sistemi kavramına erişmedikçe yoksun kalmaya mahkûm olan bir toplumdur. Her türlü dinsel önyargılardan arındırdığı ve böylece ahlaksal kaygılardan da uzak olduğunu sandığı günlük yaşamında son derece karmaşık ve son derece sefil bir karşılıklı çıkarlar sistemine; ahlaksal değerleri, duyguları, hatta aile bağlarını hiçe sayan acımasız bir do ut des'e boyun eğen bir toplumdur.

Bundan sonra, bilerek ya da farkında olmadan, durumu olduğu gibi kabul etmediyseniz ve oyunun kurallarına ayak uydurmadıysanız, sizin için infial ve isyan duygularının içinizde kaynaştığı bir dönem başlayacaktır. Şayet, olağan durumun dışında, Batı'da, sürdürdüğünüz öğreniminiz sırasında Yunan ve Roma toplumlarının ahlak ilkelerini ve düşünsel biçimlenimini tanımak fırsatını, hümanist zihniyeti benimseme olanağını bulduysanız, işte o zaman okulda öğrendiklerinizle gerçek yaşam arasındaki şiddetli karşıtlık sizi bir an için olsun tedirgin etmekten geri kalmayacaktır. Bu durumda, insanın Sokrates üzerine düşüncesi ne olabilir? Ona Ankara sokaklarında rastlasa, hâlâ haklı olduğunu ileri sürebilir mi? İnsan yaratılışı üzerine verdiği yargıların doğru olduğunu savunabilir mi? İnsanın onu -kötü bir adam olduğu için değil, tam tersine dünyaya aşırı idealci bir açıdan, bu nedenle de tümüyle yanlış bir açıdan baktığı için- gençleri doğru yoldan ayırmakla, onları aldatmakla suçlamaya kalkışması daha olası değil mi? Gerçek yaşamın kazandırdığı deneyim, Sokrates'in insan yaratılışı üzerine görüşlerini açıklarken göz önünde yalnızca çağının toplumunu, 5. yüzyıl Atinalılarını göz önünde tuttuğunu düşündürmektedir. Ne var ki 5. yüzyıl Atinalıları insanlığın tümü değildir. Onlar kendine özgü küçücük bir toplum idiler: kendine özgü bir zihin habitus'una sahiptiler; bu sayede de içlerinden biri, Sokrates, genel kavramları bulgulamayı başarmış ve insan yaratılışı üzerine dünyaca bilinen yargılarını açıklamıştır (6). Bu yargılar Batılı olmayan bir toplumda yaşayan ve dolayısıyla 5. yüzyıl Atinalılarına özgü olan eğitim ve kültüre büsbütün yabancı olanlar için temelsiz ve dayanaksızdırlar. Çünkü onlar kendi ortamlarında durumun bambaşka olduğunu -örneğin erdem yolunun dışında mutluluğun pekâlâ olanaklı olduğunu- gözleri ile görmektedirler. Gerçekten, çevrelerinde birçok insanın -ortada hiçbir inandırıcı neden yok iken, tam tersine kendilerine saygıyı yitirmeleri için pek çok neden varken- kaygısız ve mutlu yaşadıklarına, yaşamlarından memnun olduklarına tanık olmaktadırlar.

Bu durumda, insanların temel ahlak anlayışına duydukları inancın sarsılması; onun yerini yılgınlık ve usanç yaratan bir görelik duygusunun alması doğaldır.

Bu koşullar altında başvurulabilecek tek manevi destek insanlığın büyük eğiticileridir. Onları tanımak için sürdürülen çalışmalar bu umutsuz kuşkuculuk döneminin aşılmasını kolaylaştırır. Sonra yeni bir bilinç, vaktiyle küçümsenilen insan tiplerinin küçümsenmeye değil, anlayışla karşılanmaya layık oldukları bilinci, bu uzun deneyim süresinde yeni bir dönem başlatır.

Davranışları ile perişan düşünceleri ile kişilik, onur duygusu, hatta karakter yoksunluğu ile sizi düş kırıklığına uğratmış olan birçok insanın ruhça kötü kişiler olmadıkları, tersine özellikle kişisel çıkarları söz konusu olmadığı durumlarda, dünyanın en dürüst ve ağırbaşlı insanının bile eşsiz bir incelik örneği sayabileceği davranışlarda bulunabilecekleri bu dönemde göze çarpmaktadır. İnsan bunu şaşkınlık ve kızgınlıkla saptamaktadır. Sonunda düşünsel, ahlaksal ve estetik açıdan biçimlenim bulmamış insanların -hiç olmazsa bu terimlerin Batılı anlamında- karakter, mantık, sağduyu sahibi olamayacakları anlaşılabilmektedir. Bu insanlar ahlaksız değildir, ahlak dışıdırlar. Günlük yaşamda, ahlak duygusundan yoksun görünmelerinin nedeni, eski ahlakın ahrete dönük asketik bir yaşam için geçerli olup, yaşamın nimetlerinden yararlanmayı isteyen ya da hiç olmazsa, yararlanmakta özgür olan çağdaş bir toplumu yönetme konusunda kesinlikle yetersiz kalmasıdır.

Bu aşamada artık, böyle bir toplumun kendisine yeni bilgiler ve yeni deneyimler, yeni kavramlar, yepyeni bir iç evren sunabilecek, Atatürk'ün açtığı çığırdan yürümesine yardımcı olabilecek kimselere kendiliğinden kulak vermesi beklenemeyeceği anlaşılmaktadır. Bir yaklaşım çabası zorunludur: bu topluma daha önce manevi sorunların niteliği ve önemi öğretilmek, böylesine konulara dikkati ve ilgisi çekilmek gerekir; bundan sonra bu sorunlar ortaya atılabilir ve toplumun bu sorunları başarıya ulaşabilecek bir yetenekle incelemesi umut edilebilir.

Ancak toplumsal ortam o derece ilgisiz, anlayamadıkları fikirler karşısında çıkarlarını ve inançlarını tehlikede görenlerin düşmanca tepkisi o kadar şiddetlidir ki, ulusun geleceğinin büyük ölçüde öğretim ve kültür sorunlarının çözümlenmesine bağlı olduğu konusunda çok derin, sarsılmaz bir inanca sahip olmadıkça, kişi bu davasını savunamaz ve bunda direnemez.

Zihinlerde ve gönüllerde böylesine sarsılmaz bir inancın yer edebilmesi için, somut gerçeklerin gözlenmesi ve incelenmesi, tarihsel olayların yargılanması ve sorunların kuramsal düzeyde değerlendirilmesi zorunludur.

 

2- Atatürk devrimi: yeni bir hümanizm kaynağı

 

Yakın tarihimizin bizzat devrim ilkelerinin tehlikeye düştüğü izlenimi uyandıran karanlık bir döneminde, böyle bir inanç beni Atatürk devrimini inceleyip yorumlamaya itti. Hümanist değerler sistemi tarih bilincinin ışığında değerlendirilirse ya da başka bir deyişle, yeni kuşaklara Batılı dünyanın yüzyıllar boyunca edindiği deneyimin doğrudan doğruya tanınmasına dayanan bir eğitim verilirse, ülkenin tümüyle Batılılaşmasının sağlanabileceğini gördüm; buna ''Türk ulusunun insanlığın manevi gelişmesine katılması'' demek daha doğru olurdu; gerçekten, yeni Türk toplumu klasik dünya ile modern dünya arasındaki ilişkiler sorununu kendi açısından ele alacak olursa -ancak böyle bir inceleme ona Batı uygarlığının özünü kavrama olanağını verebilirdi-, Batılı dünyanın körü körüne taklidinden kurtulmakla kalmaz, yeni sonuçlara ulaşabilir, sorunları yeni açılardan görebilirdi; çünkü Türk toplumunun yaşadığı tarihsel dönem tümüyle özgün ve olağan dışı önem taşıyan bir dönemdi.

Toplumumuzun Avrupa örneklerince kurduğu kurumların ruhunu esas alarak, Atatürk'ün eserini fikir düzeyinde anlamaya çalışırken, araştırmam ilerledikçe, bu eserin önceleri hiç tahmin etmediğim ölçüde bir önem ve değer kazandığının farkına vardım. Gerçi Türk devrimi gelmiş geçmiş ihtilallerin en büyüğü, en radikali olma onurunu hümanist ruha borçluydu; çünkü ancak hümanist ölçütlerle değerlendirildiğinde bu sonuca varılıyordu; ama Türk devrimi hümanist düşünceye olan borcunu, ona yaptığı çok daha büyük bir hizmetle kat kat ödemek durumundaydı.

Nitekim, Türkiye'de büyük ölçüde hümanist ruhlu yeni bir temel eğitim uygulanacak olursa, Anadolu'da Türk hümanizmi adını taşımaya layık bir fikir akımının oluşması olanak buluyordu; bu büyük fikir akımı insanlığın manevi tarihinde yeni ve daha ileri bir aşama oluşturabilirdi; bu aşama (insancıl değerler sisteminin doğuşu, Batı'ya yayılması, Ortaçağ uykusundan sonra yeniden bulgulanması, Latin evreninde dal budak salması ve son olarak, Avrupa'nın tümünü kapsaması dönemlerine karşılık olan) Yunanlılık, Romalılık, İtalyan hümanizmi, Fransız- İtalyan uyanışı ve Alman neo-hümanizmi aşamalarına yeni bir aşama olarak katılabilirdi.

Türk hümanizmi insancıl değerler sisteminin yepyeni bir alana -ulu bir ırmak gibi akıp giden insanlık evriminin (Batı'nın başlattığı düşünsel, ahlaksal ve estetik gelişim sürecinin) kıyılarına itilip akıntı dışında kaldıkları için, bu ilerleyişe doğrudan doğruya bir katkıda bulunmamış olan Batılı olmayan toplumlara- yayılmasını sağlayabilirdi.

Ne var ki bu sorunlar daha başka sorunlara yol açıyordu; en önemlisi, Türkiye'de Batı'nın humanist eğitimine yer verilecekse, bu savı kuramsal düzeyde doğrulamak gerekiyordu; humanist eğitimin zorunluluğu kanıtlanmalıydı. Avrupalıların Klasik çağın araştırılmasını tarihsel, dinsel ya da ulusal nedenlere bağlamak, bazen de öz değerini ileri sürmek suretiyle oluşturdukları gerekçeler (aslında bu değerlerin ne olduğunu açık ve inandırıcı biçimde dile getirmeyi hiçbir zaman başaramamışlardır) Batılı olmayan dünya için kesinlikle yeterli değildi.

Bu durum beni, klasik dünyanın değerini modern dünya ile ilişkileri açısından araştırmaya vakit ayırmış olan bir dizi humanist, edebiyatçı, filolog ve filozofun eserlerini incelemeye itti. Yüzeysel bir inceleme bile, Batı uygarlığının ana çizgilerinin bu yazarlarda bulunacağını ortaya koymaya yetmektedir. Bu bakımdan Batı'nın çağdaş uygarlığının özü ve ruhu Hıristiyan dinidir savını durmadan, çoğu zaman çocukça kanıtlarla yineleyen yazarlar üzerinde durmaya değmeyecekti. Gerçekten, önyargılardan sıyrılmış olmak koşulu ile, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın toplumsal, siyasal, eğitimsel ve kültürel kurumlarına bir göz atmak bile, onların temelinde Hıristiyan düşüncesinden değil, Yunan dünyasından kaynaklanan hemen hemen sınırsız bir zihin özgürlüğünün bulunduğunu görmeye yetecektir.

Bu nedenle, çoğunluğu humanist, filolog, filozof olan ve Batı dünyasının yaşam ve evrim kaynağını klasik çağın incelenmesinde, daha doğrusu Klasik çağa içtenlikle bağlanmakta gören bir dizi düşünür üzerinde özellikle durmak gereğini duydum. Bu konuda Alman altın çağının büyük aydınlarının özel bir yer işgal etmeleri doğaldır; çünkü onların düşüncesinde daha güçlü bir sistemli çaba vardır; bunun da nedeni, onların modern Batı'nın evrim tarihinde İtalyanlardan, Fransızlardan ve İngilizlerden sonra boy göstermeleri ve Klasik çağa bağlanmalarını alışılagelen lenguistik, geleneksel ve tarihsel gerekçelere dayandırma olanağından yoksun olmalarıdır.

Fakat Batı dünyasının Klasik çağ düşüncesini böylesine bir sebat ve inançla incelemesinin nedenlerini kuramsal düzeyde doğrulamayı; hatta bu girişimlerinde Yunan ve Roma uygarlıklarının tanınmasında başta gelen bilim olarak görünen filolojinin sınırlarını bile açık ve kesin biçimde saptamayı başaramadıklarına hayretle tanık oldum. İçlerinden birçoğu, filolojiye özgü bildikleri görevle bu bilimin uygulama alanı arasında bir uyumsuzluk görerek, onun ilgi alanını tarih ve felsefenin alanlarına taşacak biçimde genişletme eğiliminde idiler. Böylece son derece önemli yeni bir sorun: Filoloji, tarih ve felsefe arasındaki ilişkiler sorunu ortaya çıkmış oluyordu. Kuramsal düzeyde gösterilen bunca çabanın bir sonuca varmadığı, çağımızın en parlak zekâlarından biri olan idealist filozof Croce'nin filolojinin değerini küçümsemesiyle, zihnin bu üç etkinlik biçimini tarihsel yargıda toplayıp filolojiyi belgeleri araştıran, saklayan ve sınıflandıran bilim olarak görmesiyle kanıtlanmaktadır.

Çağdaş uygarlığın özünü saptamak için giriştiğim araştırmalarda Batı düşüncesi bana yardımcı olmayınca, öbür yandan topluma bu özün ne olduğunu açıklamak, bununla da kalmayıp onun mutlak bir insancıl değer taşıdığını, böylece her insan toplumu için geçerli olduğunu göstermek durumunda olduğuma göre -gerçekten Batı'nın düşünsel, ahlaksal ve estetik değerlerinin ülkemizde yerleşmesinin sağlanmasında en önde gelen iki kuruluş olan klasik lise örneğince kurulacak bir ortaöğretim okulu ile humanist düşünceyi ve kültür sorunlarımızı inceleyecek bir enstitünün kurulması için bu doğrulamayı yapmak zorunluluğu vardı- işte bu durumda -"Batı dünyasının uygarlıklar topluluğu" adı ile anmayı yeğlediğim- Batı uygarlığı üzerine kendi başıma bir araştırma yapmak zorunda kaldım; çünkü bu uygarlık ya da uygarlıklar topluluğu, bütün öbür uygarlıklardan farklı olarak, İÖ 9. yy'dan bu yana -sapmalar ve duraklamalarla da olsa- düz ve sürekli bir çizgi oluşturduğu izlenimini veriyordu.

Gerçekten, Batı uygarlığını öbür uygarlıkların yapısından ayıran özellik, onun temelinde bulunan tam bir ruh özgürlüğü idi; bu özgürlük sayesinde Batı dünyası (öbür kültür dünyalarından burada da farklı olarak) ereklerini kendi dışında aramıyor, kendi özü içinde bulunan ve hiç değişmeyen bir amaç, insanın doğal yeteneklerini özgürce geliştirme amacını güdüyordu.

İnsan yaratılışını ve onun zihin ürünlerini incelerken şu kanıya vardım: Tarihsel gerçek bir kez oluştu mu, ne ise o olması nedeniyle doğal gerçeklerin zorunluluğundan (örneğin olduğu şey olan ve olduğu şey olduğu için, öyle olmaması ya da başka türlü bir şey olması olanaksızlaşan bir kimya elementinin zorunluluğundan) hiç farklı olmayan bir zorunluluk niteliği kazanıyordu.

Böylece, insan aklı otuz yüzyıl boyunca bilinçli olarak oluşmuş olduğu gibi oluşmuş bulunduğundan ve artık yeryüzünde değişik bir gelişme evresi olamayacağından -çünkü insan zekâsının bulguladığı en büyük temel hakikatların yeniden ilk kez bulgulanamayacağı apaçıktı-, bu durumda insanlığın manevi evrimine etkin bir biçimde katılmak isteyen her toplumun, Batı'nın uzun süren ve karmaşık bir yapı gösteren insancıl deneyimini geçirilen aşamalar boyunca izlemekle ve onu somut tarihsel gerçekliği içinde incelemekle yükümlü olduğu ortaya çıkıyordu.

Türkiye'de bu düşüncelerin sonucunu göz önünde tutan bir eğitim sistemi kurulabilirse, Atatürk devriminin insanlık için sürekli bir kazanç oluşturacağı, Atatürk'ün de tarihin göğünde birden görünen ve hiç iz bırakmadan kayıp giden yıldızlardan biri olmayacağı böylece anlaşılmış oluyordu; aynı zamanda ülkenin geleceği inanca altına alınacak; üstelik Türk ihtilali insanlığın fikir tarihinde yeni bir aşamayı başlatacaktı: Türk hümanizminin Batılı olmayan toplumlara -çağdaş teknolojiye sahip çıkma ve Batılı kurumları taklit etme sayesinde- bağımsızlıklarını koruyabilmenin ötesinde, uygar evrenin insanlık için daha iyi bir yaşam sağlama çabasına nasıl katılacağını öğretme durumunda olduğu, insanlığın manevi tarihinde yeni bir atılım dönemine geçiş oluşturduğu ortadaydı.

Ama bu atılıma götüren fikir akımına evrensel hümanizm de denebilirdi; çünkü Batılı olmayan uluslar, Atatürk devrimini örnek alan ve hiç olmazsa biçimsel olarak, anayasal yoldan, zihin özgürlüğünü amaçlayan bir temel ihtilali gerçekleştirdikten sonra, insancıl değerler sistemini özümseyebilirler ve -evrensel ölçüte dönüşen- bu sistemi elde ettikten sonra, tüm edebiyatlarını, tüm tarihlerini, tüm zihniyetlerini yeniden değerlendirebilirlerdi; böylece yeryüzündeki bütün uluslar humanist biçimlenimin ortak paydasına indirgenmiş olurdu.

İnsancıllığı ideal edinen yeryüzündeki bütün ulusların kendilerine özgü biçimde insanlığın ilerlemesine katkıda bulunabilecekleri de söylenebilirdi; çünkü her biri başka bir tarihsel deneyim geçirdiği ve değişik bir toplumsal varlığa sahip olduğu, bu yüzden de değişik sorunlarla karşılaştığı için, bu temel sorunlara zihin yapısındaki birliğin sağladığı aynı ruhla, ancak değişik bakış açılarından bakmaları ve doğal olarak, her birinin kendine özgü sonuçlar çıkarması beklenebilirdi. Ülkemizde, örneğin klasik evrenle modern evren arasındaki ilişkiler sorunu konusunda beliren durum da bundan farklı değildi: Çağdaş dünyada klasik kültür ve klasik filolojinin rolü konusunda bizim, Fransız, Alman, İngiliz ya da İtalyan filologları ile aynı yargılara varamayacağımız kesinlikle anlaşılıyordu.

Batı dünyasına gelince, bu dünyanın kendi özü üzerine daha esaslı bir bilgiye sahip olması, insanlığın geri kalan bölümünün karşısına bölgesel ayrılıklardan arınmış olarak, tek yüzle çıkması ve oluşturduğu değerler sisteminin evrenselliğine güvenerek, geleceklerini kurmak için çalışan Batılı olmayan toplumlara önderlik etmesi gerekiyordu.

 

3- Tanıma kuramı

 

Her toplumun, insanlığın evrim sürecinin başlamasına ve sürüp gitmesine katkıda bulunan ulusların deneyimine dayalı bir zihin ve ahlak biçimlenmesini edinme zorunluluğunda olduğu kuramsal yoldan saptandıktan sonra, insanlığın geleceği sorununu bilinçli olarak ele alan ve -bilinçsiz olan ya da her ne suretle olursa olsun, insan iradesinin dışında kalan güçlerle denk bir kuvvet oluşturdukları zaman- insan topluluklarını uygar toplumlara dönüştüren ve onların yaşamına tam anlamı ile tarihsel bir karakter kazandırabilen bilinçli güçlerin birer parçacığı olmalarını sağlayacak eğitim ve öğretimin ne olduğunu ve nasıl verilmesi gerektiğini açıklamak kalıyordu.

Yaşamın sağladığı somut deneyim bir büyük gerçeği öğretir: Buna göre, insanın zihni, önceden bu işe uygun bir biçimde eğitilmedi ise, dışardan formülleri, kavramları, bir kelime ile soyut olanı almaya -başka bir deyişle, duyulara ve aynı zamanda insanın aklına seslenen somut gerçeklerin dışında hiçbir şeyi algılamaya- elverişli değildir.

Bu deneyim bana filolojinin, genellikle gözden kaçmış olan, paha biçilmez değerini açıklamış oldu. Batı eğitiminin temeli, sanıldığı ve sık sık dile getirildiği gibi, estetik değil, hiç olmazsa klasik tipteki okullarda, filolojiktir. Gerçi, öğretimde estetik eğitimle filolojik eğitimin özdeşleştikleri kabul edilmelidir, çünkü orta dereceli okullarda filoloji iki klasik dilin öğretilmesi ve klasik çağın büyük edebiyat eserlerinin okutulması biçimini alır. Okullarda ise estetik duygunun eğitilmesini hemen hemen yalnızca edebiyat sağlar. Ancak filolojik eğitimden çok farklı bir şey olduğu vurgulanmalıdır. Filolojik eğitimin amacı gençlerin ruhunu gerçek olanla ilişkili hale getirmektedir; edebiyat eseri ise en somut insancıllığı kapsar, çünkü onda ilintilik ya da özel gerçekle ideal ya da evrensel gerçek kaynaşmış durumdadırlar.

Her çeşit dogmacılığa götüren yolu kesen öğe, işte bu somutça insancıl olanı tanımaktı; bundan da filolojik eğitimin humanist biçimlenimin ve dolayısıyla, her tarihsel, felsefi ve bilimsel zihin yapısının temelini oluşturduğu sonucu çıkıyordu.

İnsan aklı somut gerçeği tanımadıkça tarihsel yargıya ya da felsefi kavrama erişemezdi, çünkü tarihsel yargıya varmak için olaylar arasındaki ilişkiyi saptamak, felsefi kavrama erişebilmek için de -duygusal ve akılcı öğelerin iç içe olduğu- somuttan ideal değeri soyutlamak gerekiyordu.

Böylece ortaya temel bir kuram çıkıyordu; daha önce söz konusu edilen aşamalar boyunca yavaş yavaş oluşan bu kuram, buraya kadar kat edilen yola öylesine parlak bir ışık tutuyordu ki, her şey yeni bir önem ve yeni bir anlam kazanıyordu. Türkiye'nin ve herhangi bir Batılı olmayan ülkenin kültür sorunlarının çözümünde, bundan böyle -tanıma kuramı ve ruhun tarihsel oluşumu kavramı olması nedeniyle, ruh kuramı diye adlandırabileceğimiz- bu kuram yön verici egemen öğe olmalıydı.

Bu kuram filolojinin ne olduğunu da kesinlikle ortaya çıkarmaktaydı; bu açıdan bakıldığında, filoloji, tıpkı tarih ve felsefe gibi, bir yandan özel bir bilim dalı, bir yandan da bir tanıma biçimi olarak görünüyordu. Şöyle bir denklem ortaya çıkıyordu: Filoloji ile filolojik tanıma arasındaki ilişki, tarihle tarihsel tanıma ve felsefe ile felsefi tanıma arasındaki ilişkilerin tıpkısıydı. Böylece filolojinin sınırları da kesinlikle belirlenmiş oluyordu; kimse artık filolojiyi ne küçümseyebilir, ne de tarih ya da felsefe ile karıştırabilirdi.

Üçüncü olarak, bu kuram ortaya yeni bir sav atıyordu: Buna göre, temel eğitim için filoloji, daha doğrusu klasik filoloji (bununla filoloji adını taşıyan özel bilim dalı değil, klasik çağ eserlerine dayanan filolojik biçimlenim anlaşılmalıdır) zorunluydu; çünkü klasik filoloji ile öbür filolojiler arasında öz farkı vardı. Bu fark, klasik filolojinin, incelediği evrenin en somut bir insancıllıkla dolup taşan eserlerden yana zengin olmasından ve filoloji biliminin ve hatta filoloji kavramının doğmasına yol açan somut bir evren olmasından kaynaklanmaktaydı.

O halde benim artık filolojik diyebileceğim, yani geniş ufuklu, her çeşit insancıllığa açık ve insan aklına güven duyan bir ruhu oluşturma gücü yalnız Yunan ve Latin filolojilerine özgü olmalıydı.

Araştırmanın vardığı bu sonuçlara göre, Türkiye'de Yunanca ve Latincenin okutulmasının zorunlu olduğu kesin bir dille ileri sürülebilirdi.

Temel kuram, ayrıca, mutlak gerekle Vico'nun -filolojik certum dediği arasında beklenmedik bir karşılıklı bağ da kuruyordu. Gerçekten, dört tanıma kategorisinden geçerek -filolojik tanıma, tarihsel tanıma, felsefi tanıma ve historio-filozofik tanımadan geçerek- aşama aşama insanlığın manevi deneyiminin genel sentezine varılıyordu; bu sentez düşünmekte olan bir ben duygusunu kuvvetle duyuruyordu; daha doğrusu sentez insanın kendi düşüncesinin varlığını bilincinde duyma düzeyine ulaşıyordu.

Bununla gerçekler düzeyinde olsun, fikirler düzeyinde olsun her durağan ve her tarihsel an ortadan kalkıyor, böylece -atomun parçalanması ile maddenin yok olması gibi- düşüncenin bütün önceki aşamaları yok oluyordu. Ancak nasıl insan için atomun parçalanması değil, içinde yaşadığı somut dünya gerekli ise, aynı biçimde onun için değerli olan -her defasında zihnin yeni bir çabası ile elde edilen ve en yüksek hakikatin düşünen ben olduğunu duyuran- o güçlü sezgi değil, insanlığın manevi evrim tarihidir. Esasen unutulmamalıdır ki -kimya, fizik ve matematik bilimlerinin atomun parçalanmasını sağlamaları gibi-, bu yüksek bilince erişmeyi sağlayan da insanların otuz yüzyıllık tarih boyunca olgunlaşan deneyimidir.

Bu ruh kuramından eğitim sorunu ile ilgili bazı sonuçlar çıkarılabilirdi. Çünkü bu kuram, eğitimin amacını açıklıkla ortaya koymaktaydı. Ona göre diyebiliriz ki eğitimin amacı insana insan ruhunun bir gerçek olduğu bilincini kazandırmaktır; dört tanıma kategorisi (ve özellikle filolojik eğitim) sayesinde onu bilinçli güçlerin bir parçacığı yapmaktır; onu, bilinçsiz ya da her ne suretle olursa olsun, insan iradesinin denetiminden kaçan güçlere elden geldiğince karşı koyma yeteneğine sahip, zihinsel, ahlaksal ve estetik yetkinliğe erişmiş bir birey kılmaktır. O bilinçsiz ya da insan iradesinin dışında kalan güçler her toplumda bol sayıda vardır. Bu güçler, toplumun manevi varlığı boş inançlardan, ilkel inanışlardan oluşuyorsa, egemendirler; fakat -kuşaktan kuşağa çoğu zaman bilinçsizce aktarılan- bu aynı varlık aklın ışığı ile aydınlatılmış ise, bir kenara itilmek ve yok olmak durumundadırlar.

Şu halde eğitimin amacı, elden geldiğince bireyin ve toplumun yazgısını insanların bilinçli iradesinin denetimine bırakmaktır. Eğitimin amacı böylece saptandıktan sonra, bundan mantıksal olarak çıkan sonuç her toplumun bütün insanları için bir tek eğitim biçimi olduğudur.

Gerçekten, orta dereceli öğretimde değişik tipte okulların bulunmasının pratik düzeydeki zorunluluğu, gençleri değişik mesleklere hazırlama gereksiniminden kaynaklanmaktadır; ancak okul içi ve okul dışı eğitimin gütmesi gereken ideal amaç, her insanı -aydın olsun, köylü olsun, işçi olsun- aynı insanlık ideallerine yöneltmek olmalıdır.

4 - Bu girişi yazmamın nedeni

 

Bu giriş bölümünde, kitapta ele alınan hemen hemen bütün konulara dokunuldu. Bu sayfaların, ele alınan çeşitli sorunlar arasındaki ilişkilerin izlenilmesini ve hepsi de yaşamsal önemde olan bunca sorunun aynı kitapta incelenmesinin nedeninin anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşündüm. Kuşkusuz anlatımıma daha sistematik bir biçim verebilirdim; böylece eser belki daha açık olur ve mantıksal yapı bakımından daha büyük bir güç kazanabilirdi; ancak o zaman somut karakterini kesin olarak yitirirdi; çağdaş insanlığın canlı ve güncel sorunları ile ilginin kesilmesi ise, okuyucunun işlenen konuların anlamını kavramakta güçlük çekmesine neden olabilirdi. Bu kitap algıları zihnin çeşitli işlemlerinden geçirerek bilgiç bir sistem kurma hevesi ile kaleme alınmadığına; hümanist yaşam anlayışı ile Batılı olmayan dünyanın gerçekleri arasındaki çatışmanın ve bu çatışmanın yarattığı koşulların bir ürünü olduğuna göre, anlatımı tarihsel çerçevesi içinde sürdürmem kanımca gerekliydi.

 

 

II. BATILI OLMAYAN EVRENİN TARİHSEL

VE FİKİRSEL İNCELEMELERE AYKIRI

DÜŞEN NİTELİĞİ

 

I - Batılı olmayan evrenin tarih ve fikir yönlerinden yapılan incelemelere karşı koyan bir nitelikte olmasının nedenleri

 

Batılı olmayan evreni bir bütün olarak kavrayan bir kuram bugüne kadar vücut bulmuş değildir; bunun en başta gelen nedeni Batılı olmayan evrenin, yaratılışının gereği olarak, sistemli bir araştırmaya, yani bu evrenin özünü ortaya koyacak ve böylece nedensel bağlantılarını ve ideal değerlerini saptayacak veya başka bir deyişle, bu evren hakkında tarihsel yargılar verecek ve onun felsefi kavramlarını bulup çıkaracak araştırmalara yaratılışı gereği aykırı düşen bir nitelik taşımasıdır. Batılı olmayan evrenin bu aykırılığını doğuran nedenler iki çeşittir.

Birinci çeşit nedenler, zihnin kendine ait özgür bir dünyası olduğu bilincine erişmiş olup, bu bilinci kendi toplumlarında uyandıran kişilerin öğretisine yabancı kalmış olan Batı dışı toplumlarda, bilinçli güçlerin bilinçsiz ya da her ne suretle olursa olsun, insan iradesinin denetiminden kaçan güçlere oranla hemen hemen yok denecek kadar zayıf olmasından doğmaktadır (1).

Bilinçli güçler toplumları yalnız ilintilik gerçekler düzeyinde değil, -olayların akışına ve içinde doğdukları toplumun evrimine bilinçli olarak etki yapmaları itibarıyla- tarih düzeyinde de, -bilince erişmiş olan insan zihninin bir ifadesi olmaları itibarıyla- fikir düzeyinde de kavranılır ve anlaşılır düzeye getirirler; bu yüzden Batılı olmayan bir toplumun tarihini, edebiyatını, sanatını, kuruluşlarını ve toplumsal yapısını ne kadar incelerse incelesin, bilgin, zekâsı ve insanlık sorunları hakkındaki olgun deneyimi ile kavrayacağı ve belki de, birçok ince ve derin gözlem halinde belirteceği ilintilik gerçeklerin düzeyinin ötesine geçemeyecektir. Ne kadar geniş olursa olsun, bu evrenle ilgili deneyimi ve bilgisi onu yalnızca toplu bir görüşe eriştirecektir; fakat o bu görüşünü fikirlerin üstün düzeyinde açıklayıp doğrulamak durumuna gelemeyecektir. Hatta, bu toplu görüşüne dayanarak birtakım olumlu savlar bile ileri süremeyecektir (2); tersine, Batılı olmayan evren üzerine bilgisi ve deneyimi birtakım yadsımalar ve çelişmelerden öteye gidemeyip dağılacaktır.

Batılı olmayan evrenin bu aykırılık niteliğinin ikinci çeşit nedenleri doğrudan doğruya birinci tür nedenlere bağlanır. Çünkü Batı'nın zihinsel, ahlaksal ve estetik değerlerine dayanmakla, bu değerlere ve bu değerleri yaratan ruha yabancı olan bir evren üzerine yargıya varmak ilk bakışta doğru değildir. Böyle olunca da, bilginin olumsuz savları bile temelsiz ve zihin karıştırıcı bir öznellik kazanmaktadır. Gazetecinin yalın izlenimi ile tarihçinin verdiği yargının ve kuramcının erişmeye çalıştığı kavrayışın aynı değeri taşır görünmeleri ve bir dereceye kadar da, gerçekten öyle olmaları (çünkü gerek bu izlenimler, gerek bu yargı ve kavramlar hep bir kaynaktan, her çeşit tarihsel ve fikirsel öğeden yoksun görünen pragmatik gerçeklerin ilintiliğinden doğmaktadır), bu öznelliği daha belirlemektedi (3). Batılı olmayan evren üzerine ileri sürülen görüşlerin birbirinden son derece ayrı olması da bunun bir sonucudur. Bu görüşler yüzeyde kalmakta ve sağlıklı olmayan sonsuz bir hayranlıktan en derin ve küçük düşürücü -bu duyguyu uyandıranı da duyanı da küçük düşüren- bir küçümsemeye varmaktadır.

Fakat her ne kadar Batılı olmayan evrenin kuramcısının henüz ortaya çıkmamış olması her şeyden önce araştırılan konunun kendi niteliği ile ilgili ise de, şu da kabul edilmelidir ki bizzat tanıyan özne, yani Batı düşüncesi, Batı'nın bu görevini yerine getirecek yeterliği gösterememektedir. Bu konuda Batı düşüncesinden başka bir tanıyan özne de söz konusu olamaz, çünkü, ilgili kavramları yaratmış olmak nedeniyle, yalnız o,(4) olayların ve eserlerin akılcı bir irdelenimine girişip, Batılı olmayan evreni tarih ve fikir yönlerinden ele alan bir incelemeyi kendine konu edebilir.

Gerçekten, Batı düşüncesi, kendi manevi sınırlarının dışında kalan insanlığı bilmezlikten gelmekte direndiği için, Batılı olmayan evreni ve onun ivedi sorunlarını tanıma yönünde çok düşük bir düzeyin ötesine geçmemiştir. Bu sorunlara ''temel sorunlar'' değil de ''ivedi sorunlar'' diyorsak, bunun nedeni o evrende ''temel sorun'', ''ilke sorunu'' gibi kavramların var olmayışında aranmalıdır.

Batılı olmayan toplumların maddi durumuna olduğu kadar manevi ve kültürel durumuna gösterilen ilgi bakımından da, Batı evreni sosyalist evrene oranla çok geridedir. Bize öyle geliyor ki -A. Tonybee'nin kullandığı terminoloji ile söyleyelim- bu, tarihin Batı uygarlığının karşısına çıkardığı yeni bir meydan okuyuştur; Batı uygarlığı da, yok olmak istemiyorsa, bu meydan okuyuşa karşı koymak zorundadır. Ancak bugün, Batılı olmayan ulusların eğitim ve kültür alanı gibi insanlığın geleceği için gerçekten yaşamsal bir önem taşıyan bir alanda, Batılıların tarihin bu meydan okuyuşuna cevap vermeye azır olduklarını gösteren belirtiler kanımızca henüz pek zayıftır. Oysa, Batı düşüncesi kendi -Avrupalı ya da Amerikalı- çevresine sıkıca kapanmaktan vazgeçerse, kuramsal etkinliğini Batılı olmayan evrenin sorunları üzerinde toplamaya yanaşırsa, ta başlangıçtan beri, belirli uygarlık aşamalarında birikinti su gibi yatan kitleleri -insanlığın büyük çoğunluğunu oluşturan toplulukları- harekete geçirmeyi, büyük bir ırmak gibi akan evrim sürecinin akıntısına onların da katılmalarını kesinlikle sağlayabilir: aynı zamanda, kendi özü hakkında yeni ve çok yanlı bir bilince erişme olanağını bulur.

Gerçekten, ruhumuzdan ve zihinsel alışkanlıklarımızdan ayrı bir ruhun ve zihniyetin ifadesi olan maddi ve manevi bir evren üzerine bir değer yargısına varmamız gerekiyorsa, ilkelerimizi yeniden ve özenle gözden geçirmek, değerlendirmelerimizi ve yargılarımızı yeni bir incelemeye dayandırmak, hatta düşünsel ve ahlaksal değerler sistemimizin tümünü yeniden gözden geçirmemiz gerekir; çünkü biz bu değerleri incelemeden, çok kez de -üyesi olduğumuz toplumun manevi varlığının birer parçası olmaları dolayısıyla- farkında olmadan bilinçsizce benimsemişizdir.

Başka bir deyişle, bizim geleneksel değerlerimizle ilgisi olmayan maddi ve manevi bir veri üzerine bir değer yargısı verilecekse, önce insanın yaratılışı ve amaçları nedir sorusuna cevap vermek gerekir; çünkü ancak bu soruyu cevaplandırmakla yargılarımız için bütün toplumların kabul edecekleri ortak bir temel bulabilir, yeryüzünde var olmuş olan ve var olan uygarlıklar arasında bir sıra kurma olanağını veren evrensel bir ölçüt ortaya koyabiliriz.

Bunun dışında mutlak bir ölçüt kurmanın; çeşitli uygarlıklara bağlı çevrelerin değerlendirilmesinde bizi tek yanlı, tek yanlı olduğu için de öznel görüşlerden korumaya yeterli bir ölçüt saptamanın başka yolu yoktur. Bu durumda bile, yargının nesnelliği, insanın yaratılışı ve amaçlarının ne olduğu sorusuna verilecek cevabın nesnelliğine bağlıdır, çünkü, örneğin, mistik bir ruhla maddeci bir ruhun bu temel sorunu birbirinden çok farklı bir biçimde çözecekleri açıktır.

Böyle olmakla birlikte, daha sonra görüleceği gibi, bu temel sorunun çözülmesi için sağlam bir nesnellik ölçütü vardır.

Şimdilik şunu belirtmekle yetinelim: Batı düşüncesi bu temel sorunu ortaya atmak şöyle dursun, kendinden memnun olmanın verdiği bir doygunluk ve huzur duygusu içinde tükenip gitmektedir. Her halde bu düşünce kendini daha derin bir biçimde inceleyecek, bir tüm olarak ele alınan insanlığın evrensel düzeyi üzerinde kendi değerini doğru olarak biçecek bir araştırmaya girişebilecek olgunluğa henüz erişmiş görünmemektedir; tersine, çağımızın tarihsel koşulları göz önüne getirilirse, Batı düşüncesinin kendisine düşen görevi üzerine alacak güçte olmadığı kabul edilecektir.

Kuşkusuz, Batı'da gerçekten aydın ruhlu insanların sayısı az değildir; bunlar Batı evreninin karşısına çıkan ve çözüm bekleyen kültür sorunlarının ne olduğunu görmektedirler. Üstelik, pragmatik düzeyde ileri sürülen birçok çözüm biçimlerinin, insanlığın nereye varacağını çok iyi gören bir sezişten esinlendiğini de kabul etmek gereklidir. Ancak şu da var ki, ne bu aydın kişiler, ne de gerçeklerin karşı konmaz dürtüsü Batılı toplumların genç kuşaklarına yeni bir ideal verecek yeterlikte değildirler; bunun nedeni ise, bu fikirlerin ve bu olayların bilinçli düşünce tarafından henüz değerlendirilmemiş, kuramsal bir sistem içinde sağlam bir biçimde doğrulanmamış olmasıdır.

Başka bir deyişle, Batı düşüncesi eriştiği hakikatlerin evrenselliğini duyurmak istiyorsa (ve gerçekten, ileride görüleceği gibi, böyle bir sava hakkı da vardır) -bu tür sorunların incelenmesi ve çözülmesi söz konusu oldu mu- kuramsal çalışmalarının temeli ve amacı olarak yalnız Batılı toplumları, yüzyıllar süren bir evrim sonunda oluşan Batılı insan ruhunu değil, tüm insan soyunda beliren insan yaratılışını ele almak zorundadır. İşte o zaman, yalnızca İ.Ö. 5. yüzyıl Atinalılarını göz önünde tutmakla, Sokrates'in ne kadar yanıldığı çok daha iyi anlaşılacaktır. Kritik der Urteilskraft'ında(5) Kant estetik yargıların, varlığını önceden kabul ettiği tek ve ortak bir sağduyu sayesinde olanaklı olduğunu ileri sürmekle aynı yanılgıya düşmüştür. Kant sağduyunun insanın evrensel yaratılışından ileri gelmeyip, belli bir forma mentis'in pratik ifadesi olabileceğini, bu forma mentis'in de toplumun, mensuplarına bilinçli ve bilinçsiz yollardan verdiği belli bir eğitimle meydana gelebileceğini düşünmemiştir. Oysa gerçek durum budur; sağduyu tek değildir; uygarlıkların sayısı kadar sağduyular vardır. İmdi, başvurulması istenen bu tek ölçütün evrensel ve kendiliğinden var olan bir etken olmadığı; tersine etkilediği ve etkisinde kaldığı estetik duygu ile aynı kaynaktan gelen ve aynı nitelikte olan bir etken olduğu sonucuna varılmalıdır. Sağduyunun, denek taşı görevini göreceği o quid'in bir bakıma ürünü olduğu savunulabilir.

Sonuçta, belli bir insan topluluğunda oluşmuş olan ve ortaya çıkan bir duyguya dayandığı için, estetik yargı yalnız o toplum içinde bir anlam, bir değer taşır, fakat bambaşka bir eğitimin ve uygarlığın egemen olduğu bir evrende o yargının hiçbir anlamı yoktur.

Batı düşüncesinin kendi içine inatla kapanışının örneklerini manevi alanların tümüne yaymak, böylece örneklerin sayısını sonu gelmeyecek biçimde çoğaltmak olanaklıdır. Burada zorunlu sonucu çıkarmakla, yani bu koşullar altında Batı evreni ile Batılı olmayan evren arasında herhangi bir diyalog kurmaya olanak olmadığını söylemekle yetinelim. Batı düşüncesi, yeni bir çaba göstererek, kuramsal etkinlik alanını, tüm insanlığı kavrayacak biçimde genişletmedikçe, bu diyaloğu kurmaya olanak sağlanamayacaktır.

Gerçekten, Batı düşüncesi insan soyunu bir tüm olarak ele alırsa, kendi gerçek özünün ne olduğunu anlamakta güçlük çekmeyecektir; çünkü onun gerçek özü, -içinde uzun bir evrimle geliştiği, hayran olunacak, ama gene de sınırlı dünya bölümünde beliren özü değil- insanoğlunun evrensel yaratılışı karşısında ortaya çıkacak olan özdür.

Bu yolu tutmakla, Batı düşüncesi, bir yandan Batılı toplumların öncülük ettiği manevi evrimin tüm insan soyu için geçerli olan birtakım değerlerin saptanmasına götürdüğünü, böyle olunca da, bu değerlerin bütün insanlar tarafından benimsenebilir olduğunu ortaya koyabilir; bir yandan da bilinenden -yani bizzat kendisinden- yayılan ışığın yardımı ile bilinmeyeni, Batı'nın dışında kalan bilinmeyen evreni açıklamak, böylece sorunlarını kavramak ve ona karşı davranışını eriştiği bu yeni anlayışa göre ayarlamak olanağını bulabilir.

Batılı olmayan evreni sistemli bir biçimde incelemek isteyen araştırıcının göstermek zorunda kalacağı çifte çaba böylece belirmiş oluyor. Araştırıcı her şeyden önce, Batı uygarlığı karşısında (bu sözlerimizden belli bir tutumu benimsediğimiz anlaşılacaktır) bir çok ortak özellikler gösteren Batı dışı uygarlıkların ruhuna, bugüne kadar nüfuz edildiğinden daha derin bir biçimde nüfuz etmek zorundadır. Bundan başka, Batı uygarlığının özünü araştırmak ve mutlak değerini, yani bugün var olan ve geçmişte var olmuş olan uygarlıklara oranla taşıdığı değeri ortaya koymak da ona düşmektedir. Çünkü bizzat olayların somut gerçekliği, bilgini Batı uygarlıkları ile öbür uygarlıkları -hatta, A. Toynbee'nin yaptığı gibi, Batı uygarlıklarına bir prima inter pares değeri verilse bile- (6) aynı düzey üzerinde incelemekten alıkoymakta; onda Batı uygarlığının kendine özgü ve özünde bulunan bir üstünlük sayesinde öbür uygarlıklardan ayrıldığına ilişkin bir duygu uyandırmaktadır.

Başka nedenler olmasa bile, bilim ve teknik alanlarında, Batı uygarlığının öbür uygarlıklara oranla çok ileri bir evrim noktasında bulunması ve bu gerçeği yadsımanın olanaksız olması bütün toplumların bu üstünlüğü de facto teslim etmelerine neden olmaktadır. Ayrıca, Batı uygarlığının kendisine tükenmez bir yaşam gücü bağışlayan bir iç güçle hareket eder görünmesine karşılık, öbür uygarlıkları, tam tersine, ortadan kalkmamak için ve gururlarından özveride bulunmak suretiyle kısmen bilinçli kısmen bilinçsiz -fakat kökeni bilinçli iradeden çok kendini koruma içgüdüsünde aranılması gereken- bir Batılılaşma çabasına düşmüş oldukları sezisi de bu üstünlük savını doğrulamaktadır (7).

 

2- Batılı olmayan evrendeki bunalım

 

Önce söylendiği gibi, bugüne kadar yapılagelenlerden çok daha ciddi ve çok daha sistemli bir incelemeye girişse de, bilgin, araştırmalarının tümüyle düşsel bir görüşle sonuçlanmasını istemiyorsa, ilintilik gerçeklerin somut yüzeyinde kalmak ve o gerçekleri tarih yönünden yargılamaktan da, ideal değerlerini soyutlamaktan da vazgeçmek zorundadır; çünkü buna önce işaret edilen iki çeşit neden -tanıma konusunun böyle araştırmalara karşı koyan niteliği ve tanıyan öznenin yetersizliği- engel olmaktadır. Tersine, bilgin Batılı olmayan evrenin başlıca aksaklıklarını günlük yaşam düzeyinde, yaşanan gerçeklerde arayıp bulmak için çaba göstermelidir. işte o zaman, Batılı olmayan uygarlıkların, Batı uygarlığının etkisi altında, derin bir bunalım dönemi geçirmekte olduğunu ve bu bunalımın nedenlerinin gene iki çeşit olduğunu görmekte gecikmeyecektir.

Başta bu uygarlıkların doğasına özgü nedenler gelir: bunların en önemlisi, bu toplumun kendi zihin yapısını, toplumun maddi ve manevi görünümünü oluşturan dogmalara uygun bir biçimde oluşturmasıdır. Böyle olunca bu zihin, her şeyi kendi son derece sınırlı açısından görür, yargılar ve benimser. Bu nedenle o toplumda özgür bir zihin evreninin, insan onuru duygusunun oluşması beklenemeyeceği gibi, toplumsal ve siyasal özgürlüklerin de hiçbiri veya hemen hemen hiçbiri var olamaz. Toplumsal, siyasal, ahlaksal ve ekonomik düzende, önce söz konusu edilen bilinçli güçlerin bulunmayışı bu durumun bir sonucudur; bu yokluk sonucunda da, bir yandan, insan tarafından denetim altına alınmayan ve serbestçe boşanmak olanağını bulan doğa güçleri, bir yandan da, keyfi davranışların ve kişisel çıkarların dinginsiz oyununa olduğu kadar, olayların doğal akışına da hemen hemen tamamıyla terk edilmiş olan toplumun kendisi öyle koşullar yaratırlar ki, insan azla yetinmeye, tevekkül göstermeye ve her türlü savaşım ruhundan yoksun olduğu için, gerçekte kendisinin bizzat yarattığı o karşı konulmaz yazgıya boyun eğmeye kendiliğinden razı olur. Şu halde o aynı uygarlığın iç enerji kaynaklarına başvurmakla bir evrim yolunun açılması hiçbir zaman beklenemez.

Gerçekten de -herkeçe bilinen bir benzetme ile- (8) tepesi keçiler tarafından kemirilen ağaçlara, enine büyümeyi sürdüren fakat boyları bir daha hiç uzamayacak olan bodur ağaçlara benzeyen uygarlıklar Batılı olmayan uygarlıklardır. Bu uygarlıklar güç doğumlarının belli anında belli bir istikrara kavuşmuş ve -birbirlerinden farklı olmalarını sağlayan- belli bir düzeni oluşturmuş oldukları halde, bütün çabalarını, yeni atılımlara değil, status quo'nun korunmasına yöneltmişlerdir. Aralarındaki ortak karakteri oluşturan da aslında budur. Daha aşağı sınıflara mensup soydaşlarını sömürmek fırsatını veren bir düzenden yararlandıkları için, toplumun güçlü sınıfları status quo'nun başlıca koruyucusudur. Böyle bir çevrede düşünce dokunulmaz dogmalar biçiminde kristalleşir. Aşamadığı sınırlar içinde zorla tutulan ruh da, yaratıcılık gücünü kaybetmediği için, toplumun fikirsel fetihlerini işleye işleye süse boğar, karmakarışık arabesklerle donatır, fakat yeni fetihlere atılmaya cüret edemez; böyle bir etkinlik sonucunda ruhun son derece inceldiği ve o kristalleşmiş düşünceye en kusursuz biçimini, en olgun ifadesini vermeyi başardığı görülür.

Birbirini izleyen kuşaklar sanki on bölü üç cinsinden bir aritmetik probleminin sonucun hep daha doğru, daha yetkin bir hale getirme çabasındadırlar; daha başlangıçta elde edilen üç virgül üç'e daha bir çok üçler eklemekten sanki usanmamaktadırlar; fakat bu insanlar sonucu 10/3 biçiminde gösterip problemi kesin olarak çözmek, dolayısıyla yeni problemlere geçmek, bakışlarını yeni ufuklara çevirmek gücünden yoksundurlar.

Hep daha ileri bir incelik ve yetkinlik düzeyine çıkmak için gösterilen bu sürekli ve kısır çabanın sonu gelmeyecek gibi görünür; fakat en sonunda bezginlik ve yorgunluk belirtileri gösteren ruh, şişip bünyesinde kanserli hücrelerin türemesine yol açar; bol sayıda üreyen bu hücreler barındıkları vücudu tümüyle kaplar ve onu öldürecek hale gelirler. Ruhun ağır bir çarpıklığa uğradığını gösteren kesin belirtiler artık ortadadır. Bu durumda -kadın-erkek eşitliği davasını umursamayıp, kendisini erkeğe tutsak eden geleneğe dört elle sarılan kadının örneğinde olduğu gibi- insanların kendi köleliklerini canla başla savundukları görülür. Ya da sevdiğinin sağlığa kavuşmasını kurşun dökmekle sağlamaya çabalayan bir insanın sergilediği görünüme dehşetle tanık olunur ve -gerektiğinde, kediyi kusturucu otları yemeye iten içgüdü gibi- içgüdülerin bile bu biçimde işleyen bir insan muhakemesinden çok üstün olduğu kanısına varılır.

İradesiz, durgun, tembel ve kaygısız bir toplumun sergilediği dış görünüş bu hastalığın tablosunu tamamlar. Böyle bir toplumun iç yaşamı (buna manevi yaşam diyebilmek güçtür) bir kaç dogmaya mekanik bir biçimde saygı göstermekten ileri gitmez; hatta bunlara dogma demek bile doğru olmaz, çünkü o toplum dogmanın da, özgür düşüncenin de ne olduğu bilincine erişmiş değildir; bunlar daha çok geçmiş kuşakların bir mirasıdır: toplum onları bilmeden benimser ve zihin alışkanlıkları haline getirir. Bunun sonucu, hiçbir gücün koparıp atmaya yetmeyeceği bir kısır döngüdür; bu kısır döngü, pratik alanda, olsun, kuramsal alanda olsun, insanı ''iğrenç bir hayvan olmasa, domuza domuz demezlerdi'' (9) biçiminde muhakeme etmeye götürür. Bu çeşit bir muhakemeye dayanan yargıları ise mantık yolu ile çürütmek olanaksızdır.

Manevi yaşamın var olmayışının pratik yaşamda karşılığı, en aza indirilmiş, en aza indirildiği için de kitleleri sonsuz bir sefalet içinde yaşamaya, doğa güçlerine ve egemen olanların iradesine boyun eğmeye zorlayan bir etkinliktir (10).

Sonuç olarak bu ülkelerde insanın yaşamı gerçekten -oralarda büyük R ile yazılan ve böyle yazılmasında isabet olduğu yadsınamayan- Raslantının elindedir. Böylece, doğa, felaketler, hastalıklar, yoksulluk ve hatta kendinden daha güçlü olan soydaşları karşısında çaresiz kalan insan, bu keder verici ve düşman çevrenin baskısı ile alınyazısına razı olarak ruhunun derinliklerine çekilmeye, kendi içine kapanmaya zorlanmış olur.

Görünüşe göre, gerçek bir manevi yaşama sahip olmayan, tarih görüşü ve fikir yaşamı bulunmayan böylesine toplumlarda gözlem ruhu bile dağılıp gitmektedir (11), çünkü kişi, etkisine karşı koymadan katlandığı dış evrene karşı hiçbir ilgi duymaz olur. Dünyanın zevklerinden vazgeçilip, bunlar, istense bile, artık elde edilir olmaktan çıktı mı, insanlara yalnızca bir bitki yaşamı kalır; böyle bir durumda tek manevi ışık, öbür dünya düşüncesi ve bu düşüncenin verdiği umuttur.

Tek değilse de, başlıca kaygısı meditatio mortis (ahret düşüncesi) olan böylesine toplumlarda, ilk bakışta, günlük yaşam gereksinmelerinin en aza indirilmiş olacağı sanılabilirse de, tersine, bu çevrelerde doğal yaşam gereksinmelerinin son derece kaba ve zorba bir biçimde belirdiğine ve küçük bireysel çıkarların vahşice düşmanlıklara yol açtığına tanık olunur; bu savaşım bütün şiddeti ile patlak vermiyor, toplum yaşamının yüzeyindeki kaygısız uyuşukluğu bozmuyorsa, nedenini kişilerin seçtiği silahta, asıl amaçlarını gizlemeyi ve iki yüzlülükle davranmayı yeğ tutmalarında aramalıdır. Böylece savaşım olabildiğince gürültüsüz ve patırtısız, ama gene de amansızca yürütülmektedir.

Tanrının ya da insanların açık buyruğu ile, insancıl ve toplumsal idealler beslenmesine izin verilmeyen yerlerde, insanların, daha yüksek çıkarların var olduğundan habersiz oldukları için, davranışlarını ve yargılarını yalnızca kendi bireysel ve günlük çıkarlarına göre ayarladıkları gözlenmektedir. Bunun sonucunda böyle bir çevrede kişinin bireysel ve günlük küçük çıkarı yaşam normu düzeyine yükselmekte; güzel ve iyi olana karşı saygı duygusunun, ahlakça yükselme isteğinin ve her çeşit yaşam felsefesinin yerini almaktadır.

Gerçekten, Batılı olmayan evrendeki toplum yaşamı, insanca ideallerle yönlendirilmediği, insan-ötesi ideallerce de dikkate alınmadığı için, doğal oluşuna terk edilmiş olarak, istikrarını ve dengesini kişilerin küçük çıkarlarının çatışmasında bulur; bu çıkarlar genellikle bitkisel ve duygusal yaşamın en kaba gereksinmelerini doyurmaya yöneliktir.

Toplum içindeki, hatta aile içindeki ilişkilerin tümüne -yerine göre, bazen üstü kapalı, bazen açık biçimde beliren, fakat daima acımasız olan- bir do ut des zihniyeti egemendir. Bu do ut des hiçbir ahlaksal değere saygı göstermeyen, hatta Tanrı ile olan ilişkilere bile el atan bir hoyratlıkla uygulanmaktadır.

Batılı olmayan toplumları doğal bir ölüme itmiş ya da itmekte olan bu yapısal nedenlerin yanında daha başka nedenler de vardır. Bunlar, Batılı olmayan evrenin bunalımını daha da ağırlaştırıp yoğun hale getiren ve Batı uygarlığı ile ilişki kurulmuş olmasından kaynaklanan dış nedenlerdir.

Batılı olmayan toplumların kendilerini koruma içgüdüsünü harekete getiren etken Batı'nın siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda yaptığı baskı ve gösterdiği yayılma eğilimidir. Geleceklerini saptayıcı bilinçli bir görüşle değil, daha çok (önce de dendiği gibi) kendilerini koruma içgüdüsü ile hareket eden ve davranışlarına ona göre yön veren bu toplumlar, Batılılaşmak için çabalarken, sınırlı düşüncelerinin karşılarına diktiği aşılmaz engelleri yıkacak ve yeni bir yaşamın doğmasına fırsat verecek olan şu, tanınması gerçekten güç ve Batı uygarlığına özgün gücün ne olduğunu araştıracak yerde, kendilerini ölüme mahkûm eden tümörü koparıp atacak bisturiyi elde etmek ve böylece, yüzyıllardan beri içinde yaşadıkları hareketsiz ortamda bitkisel yaşamlarını eskisi gibi sürdürmek amacını güdüyorlar. Onun için bu toplumlarda Batı uygarlığının ruhuna, onun kültürüne, kurumlarına, hatta, bir ölçüde, tekniğine bile bilinçli bir yaklaşma çabasının sarf edildiği göze çarpmıyor.

Bu ülkelerin, bilinçle ortaya konmuş olmayıp, iki karşıt gücün -Batı'ya uymak zorunluluğu ile her yenilik denemesine karşı koyan passiv direncin- çatışmasından doğal olarak oluşan ve gitgide ağır basan sorunu; Batı'dan yalnızca mutlaka alınması gerekeni alabilmek, bunu yaparken de denetimi elden kaçabilecek bir Batılılaşma hareketine kapılmamak sorunudur. Batılılaşma sorununu bu açıdan gören ve bu yoldan çözmeye çalışan düşünürlerin en özgünü Gandhi'dir. Sorunu enine boyuna incelemiş ve geniş bir ilgi toplamış olmasına rağmen, Hintli düşünür, gerçeklerin gücünü gereğince ölçemediği için tam anlamı ile olumsuz bir sonuca varmaktan kurtulamamıştır: Gandhi ekonomi alanında Batılılaşmaya engel olmayı tasarlamış, bununla Hindistan'ın geleneksel uygarlığını kurtaracağını ummuştur. Kendisi öldükten sonra, arkadaşlarının tuttuğu bambaşka yol, onun düşündüğü çözümün ne denli ütopik olduğunu yeteri kadar kanıtlamıştır (12).

Olanak bulsalar, Batılı olmayan toplumlar yalnızca silahlı kuvvetlerini Batılı biçimde yeniden örgütlendirmeyi yeterli görecek, onunla yetineceklerdir (13); ama yalnız silahlı kuvvetlerin modern biçimde donatımı ile yetinilmek istense bile, gene de tekniğe gerek vardır; teknik ise, verilerini pratik alanda uyguladığı bilimden ayrılamaz. Modern donatım isteyen ülke, kapılarını  tekniğe ve bilime de açmak zorundadır. Ancak teknikle bilimin bir ülkede tutunup yer edebilmesi için daha bir çok koşulların gerçekleşmesi zorunludur sağlam temellere oturtulmuş bir ekonomi, sanayileşme, yeni bir yönetici örgüt, yeni kurumlar, yeni bir yaşam ritmi başta gelen gereksinimlerdir.

Bu da yetmez: Bilim ancak uygun bir biçimde eğitim görmüş zihinlerde gelişir; bilim zihniyeti ise ödün vermeyecek bir akılcılık ister, özlü bir hümanist temele dayanır. İşte bu gerçek, bu  konuda bunca eser yazılmış olmasına rağmen (14), Batı'da bile gerektiği kadar yer etmiş değildir; Batılı olmayan evren ise, bilimle hümanist zihniyet arasındaki ilişki şöyle dursun, teknikle bilimin arasındaki bağlantıyı bile güç kavrar görünmektedir. Nitekim, pragmatik gerçekler alanında yapılan gözlemler, Batılı olmayan düşünürlerde -aslında hiç de yersiz olmayan- bir kuşkuyu, Batı'dan her ithal edilen şeyin Batılı olmayan yeni kuşakların zihinsel ve ahlaksal biçimlenimine dolaylı ve etkisi ileride görülecek bir darbe olduğu kuşkusunu uyandırmaktadır (15).

Bütün bunlar Batılı olmayan evrenin iç bunalımını daha da ağırlaştırmaktadır. Batı'dan ithal edilen özgürlükçü kuruluşlar, aslında sallantıda olan eski ahlaksal düzenin son artıklarını yere sermiştir; buna karşılık, bu toplumlar henüz yeni bir ahlak düzenine gereksinme duyacak zamanı bulamamışlardır. Bütün alanlara büyük bir karmaşa egemendir. Bilinçli düşüncenin bir ürünü değil, yalnızca bir ithal malı olan siyasal özgürlük bu ülkelerde dizgin tanımayan bir demagojiye yol açmaktadır; ya da yalnızca adı var, kendi yok bir kavramdır. Son derece ilkel, kapalı bir ekonomiden ulusal, hatta uluslararası çapta bir ekonomiye birdenbire geçilmesi, ekonomik yaşamda büyük bir dengesizlik yaratmıştır. Toplum yaşamı, yeni ve modern olanla eski ve geleneksel olan arasında süregiden çatışmanın etkisi ile alt üst olmuş durumdadır. Tarihsel köklerinden koparılarak, başka iklimlere götürülüp dikilen Batılı kuruluşlar sayesinde kurulan özgürlük düzeni, sosyalist rejimin yerleşmesinden önceki Çin'de olduğu gibi, birçok ülkelerde korkunç bir ahlak bunalımına yol açmıştır.

Batı'nın siyasal, toplumsal ve ekonomik kavramları, doğup geliştikleri tarihsel çevre içinde değerlendirilmedikleri, dolayısıyla -ideal değerlerini soyutlama olanağını verecek olan- felsefe yönünden  incelenmedikleri için, çok kaba bir biçimde anlaşılmakta ve uygulanmakta, bu yüzden de  büyük sapıtmalara neden olmaktadır. Bunun en güzel örneği ulusçuluk kavramının Japonya'da, İkinci Dünya Savaşı'ndan önce, taşkın ve amansız bir militarizm biçiminde ortaya çıkmış olmasıdır (16).

Fakat gelenekçilikle yenicilik arasındaki karşıtlığın özellikle eğitim ve kültür alanlarında belirgin ve giderilmez olduğu gözlenmektedir; çünkü yaşamın somut gerçekliği ve olayların doğal akışı, toplumun manevi yaşamından çok maddi yaşamını daha çabuk ve daha derinlere inecek biçimde etkiler; gelenekçi güçler ise kültür alanında daha canlı ve daha inatçı bir direnme olanağına sahiptirler.

Gerçekten, düşmanın askeri ve siyasal baskısından korunmak için, onun silahlarına karşı aynı ölçüde etkili silahlarla çıkmak gerektiği meydanda ise de, Sokratik kavramlarla insan hakları bildirgesini esinleyen anlayış arasındaki ilişkiyi, ya da Sophokles'in tragedyalarının incelenmesi ile -çağdaş bilimin son zaferi olan- atomun parçalanması arasındaki ilişkiyi kavramanın çok daha güç olduğu kesindir; çünkü Batılı olmayan evren hiç bilmemekte, Batı evreni ise, bildiği halde, pratikte tümüyle unutur görünmektedir ki, insanlık tarihinde manevi özgürlük düzenini ilk kuranlar klasik çağın büyük kişileridir; işte bütün ilerlemelerin başlıca kaynağını oluşturan dignitas hominis -insan onuru- kavramı ile, bu ulu kavramla, insan aklına duyulan sarsılmaz güven de bu manevi özgürlükten ileri gelmektedirler.

Batılılaşma zorunluluğu ile geleneklere -her çeşit eleştiri yeteneğinden yoksun olmanın uyandırdığı- körü körüne bağlılık duygusu arasındaki karşıtlık, eğitim ve kültür alanında daha şiddetle ortaya çıkıyorsa, bunun başka bir nedeni bu iki karşıt gücün burada birbirini bilmezlikten gelememesidir, birbirinin yanında yer alamamasıdır; çünkü okul, radyo-televizyon, tiyatro ve buna benzer toplumsal kurumların programlarının saptanmasında, toplumun eğitim ve kültür sorunları, hatta bizzat manevi evreni, sürekli olarak, somutluk kazanmaktadır. Bu nedenle eski ile yeni evren arasındaki gizli savaşım, kuramsal incelemelere hiç yeteneği olmayan en kaba kişilerin bile gözünden kaçmamaktadır.

Böyle olmakla beraber, Batılı olmayan evren bir formülle ("eski gelenekçi zihniyet ve yeni Batı tekniği" formülü ile) bu iki karşıt güç arasında bir mondus vivendi, ödünlü bir uyuşma çaresi bulmuştur. Bu mondus vivendi, her iki tarafın kendi savları lehinde yeni tutamaklar arayıp bulmasını gereksiz kılmakla, bugünkü bunalımın sürüp gitmesine neden olmaktadır (17). Uygarlıkla kültürü iki ayrı şey gibi gören Alman kökenli bir kurama dayanan bu formülün hiçbir anlamı olmadığı kesindi. Ne var ki bu, o formülün yaygın bir onay görmesini önleyememekte ve çürütülmesini çetin bir sorun haline getirmektedir. Oysa, insan düşüncesinin ve toplum etkinliğinin ürünleri arasında tekniğin ayrı ve bağlantısız bir ürün olmadığı, tam tersine insan sorunlarına ve art arda ortaya çıkıp toplumdan çözüm bekleyen zorunluluklara sımsıkı bir biçimde bağlı olduğu kanıtlanmak suretiyle, bu formülün temelsizliği kolayca ortaya konabilir. Bu durumda böylesine anlamsız bir ikiliğin uzun süremeyeceği ve şu iki seçenekten birinin gerçekleşmesinin zorunlu olacağı anlaşılmalıydı: Ya toplumun gelenekçi tutumunun ağır basacağı ve tekniği ve teknikle birlikte kabul edilmek zorunda kalınan kuruluşları kendisine benzeteceği, kendine uyduracağı; ya da -çok daha zayıf bir  olasılıkla- tekniğin zamanla toplumun ruhunu uyuşukluktan kurtaracağı ve biraz olsun daha bilinçli bir Batılılaşma dönemine geçilmesini sağlayacağı sonucuna varılması gerekirdi.

Fakat bir formülü, hakikati ifade ediyor diye değil de, kendi işine geliyor diye benimseyen bir zihniyetin böyle bir muhakemeyi benimsemesi beklenemez. Bu formül Batılı olmayan toplumların işine geliyor, çünkü hazır bir formüldür ve Batı kökenlidir -yani sağlamlığı kuşku götürmez ve çürütülmesi güç bir formüldür-; aynı zamanda bu formül, yaratıldığı sanılan, gerçekte ise yalnızca kabul edilip katlanılan bir durumu fikir düzeyinde kusursuz bir biçimde doğrular görünmektedir.

Bundan çıkarılacak sonuç şudur: Eleştiri yeteneğinden yoksun ve belli dokunulmaz dogmaların esiri olan zihniyetlerini atmak olanağını bulmadıkça, Batılı olmayan toplumların bugün içinde bulundukları bunalımdan kurtulmaları olası değildir. Şu halde bugünkü bunalımın sona ermesi daha başka, çok karmaşık nitelikte bir sorunun, Batılı olmayan toplumların bugüne kadar hiç dikkate almadıkları bir temel sorunun çözümlenmesine bağlıdır.

İnsan, yaratılışı itibarıyla soyut düşünceden çok somut gerçeğin etkisine açık olduğundan, Batılı olmayan toplumların yalın, yalın olduğu kadar temel bir sorunun ve bu soruna bağlı bütün öbür sorunların çözümlenmesine zorunlu bir önkoşul oluşturan bir hakikati kavramaları belli bir süre isteyecektir. Hakikat şudur: İnsanın oluşturduğu ve örgütlediği toplumsal evren, onun iç evreninin dış görüntüsünden başka bir şey değildir; bu nedenle çağdaş uygarlığın, insanı kötü raslantıların  darbelerinden, hastalıklarından, doğanın kaba güçlerinden, ilişki kurmak zorunda olduğu soydaşlarının keyfi davranışlarından korumakta gösterdiği büyük başarının nimetlerine bir gün kavuşmak istiyorlarsa, Batılı olmayan insanlar, bu uygarlığı yaratan insanlardaki zihinsel ve ahlaksal biçimlenimi olduğu gibi benimsemek zorundadırlar.

Türk toplumunun bugün karşılaştığı kültürel sorun ayrıntılı bir biçimde incelenirse, ileri sürülen savın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Gerçekten Türk toplumu, Batılı olmayan toplumlar arasında, Atatürk'e borçlu olduğu, dikkate değer bir evrim düzeyine erişmiştir; çünkü Atatürk devrimi ona düşüncelerin özgürce ifade edilmesi için gerekli olan temel özgürlükleri sağlamış ve böylece, yalnızca yeti halinde bile olsa, bu ülkede zihin özgürlüğünü kurmayı başarmıştır.

 

 

III. TÜRKİYE'NİN KÜLTÜR SORUNU

 

1- Osmanlı çağında yenilik hareketleri- Devrimin eylemci ve yaratıcı dönemi: Atatürk'ün manevi portresi

 

Devrim dönemine ait belgelerin, anlaşma metinlerinin ve başlıca yasaların incelenmesi ile yetinildikçe, Türk devriminin meydana getirdiği büyük eseri doğru dürüst değerlendirmeye olanak görülemeyeceği; bunun yanında, genel karargâhlarını kurmak için Ankara'ya ilk kez geldikleri zaman, Türk ihtilalcilerini eyleme iten kahramanlık ruhuna nüfuz etmenin gerekli olduğu haklı olarak gözlenmiştir (1). Öte yandan, Ankara'daki Türk ulusçularının ve başlarında bulunan Kemal Atatürk'ün fikirlerinin ne denli ileri ve cüretli olduğunu anlayabilmek için, Osmanlı çağında ülkeye egemen olan siyasal, toplumsal ve kültürel düzeni olduğu kadar, imparatorluğun son bir iki yüzyılında girişilen yenilik hareketlerini de iyi bilmek gerekir. Türk toplumunu Ortaçağ'ın karanlıklarından çağdaş uygarlığın ışığına çıkarmak amacını gütmüş olan Kemal Atatürk'ün fikir alanında gösterdiği yüksek yaratıcı çabayı tam olarak değerlendirmenin başka yolu yoktur.

Bizans'ın Osmanlılar üzerindeki etkisinin niteliği ve niceliği sorunu çetin bir sorundur: çünkü İstanbul'un alınmasından sonra baş gösteren dolaysız etkilerle, Osmanlıların daha önce, Anadolu'da ve Anadolu'nun dışında, Bizans kuruluşlarının etkisinde kalmış birtakım devletlerle ilişki kurmaları nedeni ile aldıkları dolaylı etkilerin birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Üstelik gerçekten Bizanslı olan öğelerle , bizzat Bizans'ın Ortadoğu uygarlıklarından, özellikle Sâsâni uygarlığından, devraldığı öğeleri ayırmak gereği vardır (2).

Bu sorunun çözümü yolunda bugün varılan sonuçlar ne olursa olsun, Romalılarla Osmanlılar arasında bir benzerliğin var olduğu meydandadır: Romalılar, Yunanistan'ın fethine giriştikleri zaman, gerek Etrüsk uygarlığının aracılığı ile, gerek İtalya'daki Yunan yerleşmeleri ile aralarında kurulan ilişkiler yolu ile, Yunan kültürünün ana öğelerini esasen benimsemiş bulunuyorlardı. Aynı biçimde, Osmanlılar da İstanbul'u fethederken Bizans'ın zihin yapısına çok benzeyen, demir çember içine alınmış dar bir zihin yapısının içine girmeye önceden hazırlıklı idiler. Çünkü onlar çok önceden çeşitli vesilelerle Bizanslılarla ve daha geniş ve derin bir biçimde, -binlerce yıldan beri yakın ve Ortadoğu'yu egemenliği altında tutan ve ilk olarak Herodotos tarafından kesinlikle teşhis edilip Yunan ruhunun karşısına çıkarılan (3) Doğu ruhu ile karşılaşmış ve bunlardan etkilenmişlerdi.

Bizans'ın zaptından sonra, Osmanlılar Bizans kuruluşlarını bir ölçüde benimsemiş olsalar da, kendi kuruluşlarını Bizans'ta buldukları benzer ve daha gelişmiş kuruluşlar örneğince yeniden örgütlemiş olsalar da olmasalar da, şu bir olgudur ki, Yunanistan'ın Roma üzerine yaptığı etkiden farklı olarak, Bizans'ın kendini fethedenler üzerindeki etkisi olumsuz ve yıkıcı olmuştur. Yunan ve Roma uygarlıklarının mirasçısı olmasına rağmen, Bizans Osmanlılara eski pagan kültürünün hiç bir temel öğesini verememiş, hatta Anadolu'nun güneyindeki Hellenizm çağı devletlerinin Araplara aktardıkları kültür öğelerinin en küçük bir parçasını bile aktaramamıştır. Sonuç olarak, Bizans'ın doğulu ruhu, doğmakta olan Osmanlı kültürünü Denetim altına almış ve İslam uygarlığının klasik çağında Arapları Renaissance'ın eşiğine kadar götürmüş olan fikir ve kültür hareketlerinin Osmanlıların becerisi ile yeniden canlanması ve ileri atılımlar yapması olanağını ortadan kaldırmıştır. Şurası kesindir ki Selçuklu ruhu, Osmanlı ruhuna oranla, çok daha az Bizanslı, çok daha az Sâsânidir; Selçuklular, bugün genellikle anlaşılan anlamı ile, Osmanlılardan çok daha az Doğuludurlar. Osmanlı sanatı ile karşılaştırıldığı zaman, Selçuk sanatı bunu en kesin bir biçimde kanıtlamaktadır.

Osmanlı uygarlığının, hemen Bizans'ın fethi ile değilse de, fethinden pek az zaman sonra duraklamasının ve uzun yüzyıllar sürecek olan bir gerileme dönemine girmesinin başlıca nedeni budur. İslam skolastiği ile yeni bir güç ve dinamiklik kazanan birkaç bin yıllık Doğu ruhu, Osmanlı toplumunun henüz pek genç ve yaşam dolu vücudunu yıpratan bir zehir etkisi yapmıştır.

Hükümdarın aslında cömert ve babaerkil yaşayışın gereği olarak, demokrat ve özgürlükçü ruhu, İslam evreninin dünyasal ve ruhsal önderi olmanın verdiği güçle, kulları üzerinde ölüm-dirim hakkına sahip, mutlak bir efendinin zorba gururuna dönüşmüştür. Din bilginleri hükümeti desteklemiş, hükümet de din bilginlerine dayanmıştır. Din bilimi tanınan tek bilim olduğu için, ulema toplumun biricik bilgin sınıfını oluşturmaktaydı. Bu sınıf toplum yaşamını Kuran adına, daha doğrusu Kuran'ı kendi yorumlayışına göre, yüzyıllarca denetim altında tutmuştur. Ulemanın yorumu felsefe anlayışına aykırı, Ortodoks, kelimelerin anlamına bağlı, yalnızca seziden esinlenen bir din anlayışına uygun düşen; dogma haline gelmiş birtakım inançların dışına çıkamayan, belki filolojiden ve tarihsel bilgilerden yararlanan, ancak asla filolojik ve tarihsel bir yorum olma amacını gütmeyen bir yorumdu. Böyle bir yorumla toplumu yönetmişler, daha doğrusu mutlak bir hareketsizliğe mahkûm etmişlerdir. Çiftçilikle hayvancılık hariç, her türlü dünyasal etkinlik yasaklanmış, toplumun heyecan ve hayal kaynakları kurutulmak pahasına betimleme sanatlarına izin verilmemişti ve tıpkı Avrupa Ortaçağı'nda olduğu gibi, mimarlıktan da sadece ad gloriam dei yararlanma yolu tutulmuştu.

Çıkarını kurulu düzenin korunmasında gören her iktidar gibi, bu egemen sınıfta her çeşit yeniliğin baş düşmanı kesilmiş ve birçok olumsuz davranışları arasında, matbaanın Müslümanlarca kullanılmasına 1729 yılına kadar engel olmuş ve böylece kültür alanında 289 yıllık bir gecikmeye neden olmuştur.

Genellikle tarihçiler bu yılı, imparatorluk kurumlarının yenilenmesi uğrunda girişilen hareketin başlangıcı olarak kabul ederler: 1729'u izleyen yıllarda birçok girişimlerde bulunulmuşsa da, hepsi kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Bununla beraber, Osmanlı kuruluşlarını yenileme isteği, devletin varlığı söz konusu olduğu her dönemde eylemci bir güç olmasını bilmiştir. Başlangıçta, uyruklarının dile getiremedikleri istekleri karşılamayı arzulayan aydın bir hükümdarın ödününden çok, koşulların kabul ettirdiği birtakım yenilikler söz konusu olmuştur. Gerçekten Osmanlı toplumu Batı'nın, ne anlamını ne de amaçlarını kavramasına olanak bulunmayan manevi ve maddi evrimine karşı hiçbir hayranlık ya da yakınlık duymuyordu. O yalnızca maddi yaşamını tehdit eden tehlikelere tepki gösteriyordu: yenilenme ve ilerleme zorunluluğu üzerinde açık ve bilinçli bir görüş oluşmuş değildi; toplum kendini koruma işgüdüsü ile, bir de, her zaman yenmeye ve iradesini kabul ettirmeye alışık olmanın verdiği gururun dürtüsü ile hareket ediyordu.

Nitekim Sadrazam İbrahim Paşa'nın ve onu bu tehlikeli işte destekleyen padişahın (1730'da İbrahim Paşa'nın öldürülmesi, padişahın da tahttan indirilmesi ile sonuçlanan) girişimlerine başlıca neden, Rusya'nın Deli Petro zamanında izlediği tehditçi siyasettir. III. Mustafa'nın (1757-1773) aynı yolda yaptığı girişimlerin daha az ilintilik ve daha bilinçli olduğuna inanılamaz. III. Mustafa Batı'nın üstünlüğünü kabul etmekle beraber, bu yadsınamaz üstünlüğün nereden geldiğini ve ne olduğunu anlamaktan çok uzaktı. O kadar uzaktı ki Resmi Ahmet Efendi'yi, hayranı olduğu II. Frederich'ten iki müneccim başı istemekle görevlendirmiştir: Frederich'in giriştiği savaşlardaki başarılarını müneccimlerinin yeteneklerine bağlıyor, tasarladığı savaşları ilan etmek veya etmemek konusunda ve elde edeceği sonuçlar üzerinde onlara danışmak istiyordu. On-on iki yıl sonra, Kırım'ın elden gitmesini izleyen dönemde Halil Paşa'nın giriştiği yenilik hareketlerinin de daha bilinçli nedenlere dayandığı savunulamaz.

III. Selim'in büyük cüretle giriştiği daha köklü yenilik hareketi, varlığı açıkça tehdit edilen imparatorluğu korumak amacını güdüyordu. Kolayca tahmin edileceği gibi, bu hareketten en başta subay sınıfı yararlanmıştır; çünkü -ne donatım, ne talim ve eğitim, ne de örgütlenme bakımından Batılı ordularla başa çıkamayacak duruma düşmüş olan-  Osmanlı ordusunu modernleştirmek için duyulan zorlayıcı gereksinim, padişahı subayların Fransızca öğrenmelerine izin vermeye itmiştir. Öbür okullarda yasak edilmiş olan resim dersinin askeri okula sokulması aynı zorunluluktan ileri gelmiştir. Öte yandan, Avrupa devletlerinin başkentlerinde ilk kez kurulan elçilikler, sınırsız bir gururun ve her bilimin Kuran'da bulunduğuna ilişkin inancın o güne kadar bilmezlikten geldiği Batı evrenine açılma yolunda atılmış ilk önemli adımı oluşturmuştur.(4)

O dönemde Osmanlı toplumunun ruh ve kültür durumu üzerine fikir edinmek için, III. Selim'in öldürüldüğünü ve sorunların özüne inip onlara bir çözüm bulma gücünden yoksun olmakla beraber, gene de dinsel inançlara belirli bir ölçüde aykırı düşen yeniliklerinin ortadan kaldırıldığını anımsamak yeterlidir. Fakat gerçeklerin ağırlığı o kadar büyük, kendini koruma içgüdüsü her duygudan o kadar daha güçlüdür ki, çıkarcı kör tutuculuğa rağmen, II. Mahmut (1808-1839) bir kez daha devleti modernleştirmek işine girişmekten kendini alamamış ve ilk olarak, her yenilik hareketinin karşısına dikilen başlıca engeli yok etmek amacı ile, Yeniçerilerin kılıçtan geçirilmesini  emretmiştir; sonra, öğretimin Fransız dili ile yapıldığı bir tıp okulu ve Fransızların Saint-Cyr okulunu örnek tutan bir askeri okul kurmuştur.

Böylece, 1856 yılında, oğlu Abdülmecid (1839-1861) tarafından ilan edilen Tanzimat dönemine  varılır. Avrupa'nın etkisi artık her alanda duyulur hale gelmiştir. İmparatorluğun Avrupa vilayetlerine yayılmakta gecikmeyen ulusculuk akımının ve Batı ülkelerinde anayasalı bir düzen kurmak için girişilen  savaşımın yankıları Osmanlı başkentinde büyük olmuştur; İstanbul'da da parlamentolu bir düzen kurma yanlısı güçlü bir akım belirmiştir. Ancak, padişahın rızası ile ilan edilen anayasal düzen, özgürlük için çok kaypak bir güvence idi; Birinci Meşrutiyet'in ilan edilmesi ile kaldırılması bir olmuştur. İkinci Meşrutiyet saray tarafından değil, saray dışında oluşan ve gittikçe güçlenen -asker ve sivil- aydınlarca ilan edilmiştir.

Birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ve Alman İmparatorluğu ile Avusturya - Macaristan İmparatorluğu'nun yenilgisi ile sonuçlanması, yaşlanmış Osmanlı Devleti'nin esasen sallantıda olan askeri, siyasal ve ekonomik düzeninin ve çökmeye yüz tutmuş kuruluşlarının yok olmasını daha da çabuklaştırmıştır. İlk anda, önce padişahların, daha sonra Avrupa eğilimli küçük bir aydın zümresinin giriştiği yenilik hareketinin Osmanlı Devleti'nin yıkıntıları arasında göçüp gideceği sanılmıştır.

Batılı devletler Osmanlı ordularının fethettikleri toprakları aralarında paylaşmakla yetinmeyip, Anadolu'ya da el atınca, tek tek direnme odakları oluşmuştur. Ünlü bir general, Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basarak Türk ulusunun temsilcilerini kongreye çağırmış ve direnişi örgütlemiştir. Bu andan itibaren, ilk dönemi Kurtuluş Savaşı'nın gümbürtüsü içinde geçen Türk ihtilalinin tarihini izleyebilmek, ruhunu kavramak, bu ihtilalle geçmiş dönemlerde girişilen yenilik hareketleri arasındaki öz farkını anlayabilmek için, büyük olayın protagonistini, baş kahramanının kişiliğini her yönü ile tanımak gerekir (5).

Atatürk daha işin başında son amacın ne olduğunu kesinlikle saptamıştı (6); bu yüzden Türk ihtilali, güçlü bir zihnin tasarlayıp gerçekleştirdiği bir başarılar dizisidir. İhtilal mantıklı ve uyumlu bir gelişim gösterir (7).

Atatürk, seyrek görülen bir siyasal öngörü ile, aleyhte olan koşullardan yararlanmasını bilmiştir; hatta denebilir ki Türk ulusuna indirilen her darbe onun amaca doğru yeni bir adım atmasına vesile olmuştur. Batılıların savlarına sahip çıkarak, onlara kendi silahları ile karşı koymuş, Wilson'un ilkelerini en elverişsiz koşullarda eşi olmayan bir ustalıkla kullanarak ulusal bilincin uyanmasını sağlamıştır; bu uyanış yalnız İstanbul'da küçük bir  aydın zümreye özgü kalmamış, ülke çapında olmuştur (8). İzmir'in işgali ona, Harbiye Nazırı'na gönderdiği bir telgrafta, halkın heyecanının ve bu heyecanın neden olduğu gösterilerin kontrol edilmesi çok zor bir güç kaynağı olduğunu ima etmek için vesile olmuştur (9). Ulusal iradeye dayanan bir hükümetin kurulması yolunda ilk adım böylece atılmış oluyordu. Nitekim, aynı yılın ağustos ayı başında, Erzurum Kongresi'nin çalışmalarını bitirmesi üzerine yayınlanan bildirgede "kuvayı milliyeyi âmil ve iradei milliyeyi hâkim  kılmanın esas olduğu" ilan ediliyordu (10). Çok geçmeden, Damat Ferit Paşa hükümetinin işlediği hatalar, ona bu halk heyecanını, İstanbul'daki kabineyi yıkacak güçte bir kamuoyuna dönüştürme fırsatını vermiştir (11). Bununla da yetinmeyerek, İtilaf Devletlerine etkili birer önlem gibi görünen İstanbul'un işgali ve Osmanlı parlamentosunun dağıtılması olaylarını yeni bir fırsat bilmiş ve bundan, padişahın artık hareket özgürlüğünü yitirdiğinin kanıtlandığı savı ile, Meclis'i Ankara'da toplamak ve "Büyük Millet Meclisi Hükümeti"ni  kurmak için yararlanmıştır (12).

Büyük ihtilal böyle başlamıştır. Bu ihtilal, büyük bir askerin ve çok büyük bir devlet adamının, fakat hepsinden çok Türkiye'de -hatta bütün Batılı olmayan evrende- Batı'nın kurumlarını ve kültürünü en iyi anlamış olan ve onları herkesten iyi değerlendirmesini bilen geniş kültürlü bir fikir adamının eseridir.

Yenilikçi padişahların tersine, Atatürk hanedan çıkarlarına bağlı değildi, gücünü Tanrısal iradeden almıyordu; bu nedenle de, yenilikçi padişahlar gibi, Osmanlı toplumunun manevi zincirlerden kurtarılmasına en büyük engeli bizzat kendisi oluşturmuyordu. Atatürk, Batılı olmayan bir toplumun tarihinde ilk defa olarak halka başvurmuştur; bağımsızlığın elde edilmesinde ve demokratik bir devletin yaratılmasında halkla birlikte çalışmıştır.

Yaşamı ve eseri üzerine çok yazılmıştır, ama hiçbir tarihçi söylevlerinde beliren kişiliğine uygun bir manevi portresini çizmemiştir. Oysa, söylevlerini okurken Atatürk'ün göz önünde beliren manevi kişiliğinin bir yana bırakılmaması gerekir; çünkü 1919'dan ölüm tarihi olan   1938 yılına kadar geçen olayların en derin nedenlerini akla uygun ve doyurucu biçimde açıklayabilmek için onun kişiliğinin tuttuğu ışığa gereksinim büyüktür.

Söylevlerinde, kahraman ve şövalye ruhlu bir insan olarak belirir; ulusu için savaşım veren bir şövalyedir; bazen, utangaçlığa çok benzeyen alçak gönüllülüğü kendisinden söz etmesine engel olur (13); dünyayı gerçekçi gözle görür (14), fakat gerçeği, gerçeklerin en yalınını, kendi ideal amaçlarına yöneltmesini bilir; olaylara egemen olmak ister ve olur (15). Türk ulusundan söz ettiği zaman, sözlerinde insanlık duygularının titreştiği hissedilir: Türklerin çok daha mutlu bir geleceğe layık oldukları fikrinin onu baskı altında tuttuğu, bu fikirle yanıp tutuştuğu bellidir. Fakat o bütün insanlara (16), bütün uluslara saygı duyar (17); insanların acılarına saygılıdır (18). Bizzat kendisi çektiği acılarla yücelmiştir (19). Karakteri Yunan tragedyalarındaki kahramanların karakterine benzer: Tıpkı Sophokles'in kahramanları gibi, şiddetle arzular ve duyguları bilinçli birer fikre dönüşünce, yalnız bu fikirlerin mantıksal gücü ile savaşıma atılır. Gözler, yargılar, değerlendirir: Hak ve hukukun, sağduyunun, mantığın, onur duygusunun bir şeyin yapılmasını gerektirdiğine inandı mı, hukukun, mantığın, adalet duygusunun, onur duygusunun yengisi için çalışır.

Sık sık doğal hukuktan (20), meşruluk ilkesinden (21), insanlık halinin sınırlılığından söz eder (22). Hakkın gücüne inanır; inancı sarsılmaz bir inançtır; insan bazen Demosthenes'i okuduğu sanına kapılır (23). Bazen Perikles'e benzer (24). Üslubu ölçülüdür, fakat canlandırdığı bazı hayallerin görkemi Aiskhylos'u anımsatır (25). Çok güçlü bir konuşmacıdır. Kendini sözlerinin hızına kaptırdığı hiç görülmez; duyguları üzerinde kurduğu egemenlik tamdır; tumturaklı sözlerden kaçınır. İnfial edip coştuğuna çok az raslanır; o durumlarda bile kendi üzerindeki egemenliği elden kaçırmaz (26). Meclis'te söylediği bir söylevin bir bölümü vardır (27): o satırları okurken, sözlerindeki şiddet; infialinin taştığı anlarda bile berraklığını koruyan muhakemesi; sorunları en gizli noktalarına varıncaya kadar deşen keskin irdeleme gücü ve özellikle karşısındakine hiçbir kaçamak bırakmayan o art arda kanıt sıralama yeteneği karşısında insan büyülenmiş gibi olur. Büyük Nutuk'un sonunda, olağanüstü bir yasa ile ülkenin mutlak efendisi olmaya yeltendiği yolunda ileri sürülen suçlamalara karşı kendini savunurken, onu konuşturan duygunun, kökü derinlerde olan bir onur duygusu olduğu hissedilir (28). Bazen ülkesinin geleceği söz konusu olduğu zaman, heyecanlı hayallerinde bir an için, bir cümle süresince, lirik bir eda parlayıp söner (29).

Fakat bunlardan çok, insanı, düşüncesinin derinliği ve berraklığı etkiler (30). insan hayret içinde kalır; nasıl bir eğitimden geçtiğini merak eder olur. Ama bugüne kadar bu konuda doyurucu bir inceleme yapılmış değildir. Ancak şu kadarı kesindir ki toplumda çağın en parlak kişilerinin harp okulu ile tıp okulunda yetişmiş olmaları bir raslantı değildir; çünkü Osmanlı toplumunda yalnız bu iki kurum, öbür eğitim kurumları arasında, Batı'yı örnek tutmuş bulunuyordu (31). Bu nedenle bu iki okul dinin dogmatik zihniyetinin bir ölçüde de olsa dışında kalabilmiştir; öte yandan askerlik sanatı olsun, tıp sanatı olsun, her ikisi gerçeklere dayanan sağlam bir muhakeme gücüne gereksinim gösteriyordu. Ayrıca, bu okullarda Fransızca okutuluyordu; bu da en yetenekli ve meraklı öğrencilere Fransız düşüncesi ve Fransız kültürü ile ilişki kurma olanağını veriyordu. Bu öğrencilerden biri Atatürk'tür. Onun bir özelliği de, bir bakışta geniş ufukları kavrayabilmesidir; ele aldığı her konuyu enine boyuna tanımak ister, çünkü bütün tanınmadıkça onun herhangi bir bölümü üzerinde sağlıklı bir yargıya varılamayacağına inanır. Arzusu, tüm toplumun, iyi bir askerin savaş sanatına nüfuz etmek için gereksindiği olumlu ve akılcı ruhla yönetildiğini görmektir (32).

Her şeyin kaynağına inmek aklının vaz geçmediği bir gereksinimdir (33); öyle anlaşılıyor ki bu özelliği onu Batılı olmayan evrende hiçbir kişinin erişemediği bir fikir özgürlüğüne kavuşturmuştur. Onun fikir özgürlüğü mutlak ve egemendir: bu yüzden Doğu ile Batı'nın arasını bulmak gibi boş çabalarla vaktini harcamamış, ihtilal yolunda cüret ve bilinçle yürümek olanağını bulmuştur (34). Gözlemlerinin, yargılarının ve uygulayıcı eylemlerinin temeli Batı düşüncesidir; fikirleri ve davranışları bu düşüncenin çevresi içinde anlam ve değer kazanır. Olayları yorumlarken, tasarlanan planları doğrular ve kabul ettirirken, ölçü olarak Batı'nın değerlerinin alır (35). Batılı olmayan evrende gelmiş geçmiş aydın kişiler arasında en aydın ruhlu olanı odur.

Meşrutiyetçi fikirlerin etki alanına giren çevresi, askeri okuldaki öğrenimi, Fransız ihtilali üzerine edindiği bilgiler, tanığı olduğu büyük sarsıcı olaylar ve özellikle muharebe meydanlarında yakından tanımak fırsatını bulduğu ulusunun düştüğü durumdan duyduğu elemle kendisini bağımsızlığını yitirmiş bir toplum çocuğu olarak görmekten duyduğu eziklik (36), yaralanan onuru, ona, Batılı olmayan toplumların ruhunu doğuştan tutsak eden zincirleri koparıp atma gücünü vermiştir (37). Dehası ona en büyük hakikatlere ermenin yolunu göstermiştir: sezi halinde bir tarih bilinci düşüncelerini aydınlatır (38). Tarihe karışan yüzyıllara başvurduğu zaman, aradığı bir örnek, mutlak bir hakikat değildir. Amacı, bir geleneği, bir göreneği tarihsel gelişimi içinde inceleyip hakkında yargıya varmak ve şu ya da bu geleneğin, şu ya da bu göreneğin belli bir çağın toplumsal koşulları ile ilintili olduğunu, hepsinin insanların eseri olduğunu, bu nedenle yeni gereksinimlerle uyumlu hale getirilebileceklerini, daha doğrusu getirilmeleri gerektiğini kanıtlamaktır (39). Gerektiğinde bir kelimenin etimolojisini ele alır (40); toplumsal ve siyasal kurumların tarihini açıklamak için yüzyılların gerisinde klasik çağa erişir (41). Yaşamı sever ve Türk ulusunun da yaşamı sevmesini ister. Yaşam onun için sürekli bir savaşım ve sevinçtir. Atatürk büyük bir humanisttir (42).

Atatürk'ün bir eylem adamı olduğu, onda bir düşünürde aranacak niteliklerin aranamayacağı biçiminde sav yaygındır. Ancak, baş kahramanı olduğu olaylara bir göz atmak bile aksi kanıyı uyandırmaya yeterlidir. Atatürk Samsun'a ayak basmadan önce de yüklendiği tarihsel görevin ne olduğunu saptamış ve amaca varmak için uygulayacağı programı kesinlikle tasarlamıştı. Kendisini olayların akışına hiçbir zaman kaptırmayıp, tam tersine onları kendi lehinde yönlendirmeyi, onlardan yararlanmayı başarmış olması da, esasen, bu bilinçliliği ile açıklanabilir. Fikirlerinin berraklığı, kurucusu olduğu kurumlarda yansıyan dahiliğinin parıltıları, ona çağdaş İslam evrenini en büyük düşünürlerinin eriştikleri noktanın çok ötesinde, çok üstünde ayrı bir yer sağlamaktadır: söylevlerinin incelenmesinden edinilen kanı budur.

Eseri insanın karşısında anıtsal bir gerçek olarak durduğu için, Atatürk'ün fikir yönü gözden kaçmaktadır. Fikirlerini gerçekleştirmeyi başarmış olması adeta bir kusur gibi yüzüne vurulmak istenmektedir: oysa fikirler, gerçekleşmekle, ideal düzeydeki anlamlarını ve değerlerini yitirmezler.

Dendiği gibi, onu eyleme iten, düşüncesidir. Düşüncesi o kadar güçlü ve özgün bir düşüncedir ki, nedeni ve parçası olduğu eylemleri, yepyeni bir ışık altında görür, onlara yeni boyutlar kazandırır. Gerçekten de yetenek sahibi herhangi bir Türk generali direnme hareketinin başına geçip günün birinde Sakarya kıyılarında yurdu istila eden düşmanla muharebeye tutuşabilir ve onu yenebilirdi. Ancak, ''kahraman Türk neferinin Anadolu muharebelerinin manasını anlaması, yeni bir mefkûre ile muharebe etmesi'' yalnız Atatürk tarafından sağlanabilirdi. Muharebeyi izleyen günlerde, uyanan bu yeni bilinci, ülkeyi coşturan bu yeni ideali gözleyen bizzat kendisidir (43). Atatürk yalnız geleneksel düşüncenin sınırlarını parçalayıp kolayca aşan bir devrimci değildir; o aynı zamanda olaylara olduğu kadar kendi düşünce dünyasına bilincinin ışığını tutan bir düşünürdür. Devrimi sürdürerek, ilkeleri uyarınca saltanatı ve daha sonra hilafeti ortadan kaldırıp cumhuriyeti ilan ettiği, birtakım cüretli atılımlarla ülkenin genel görünümünü değiştirdiği yıllar boyunca, Sakarya Muharebesi yeni bir anlam ve önem kazandı (44). Sakarya Muharebesi Doğu'nun Batı uygarlığını Batı'ya karşı savunduğu muharebe olarak tarihe geçmeye hak kazandı.

Öte yandan eylemini, Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyet dönemleri olmak üzere, iki döneme ayırmak âdet olmuştur. Kurtuluş Savaşı'nda asker olarak parlak zekâsını ortaya koyduğu, cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet adamı ve reformcu olarak sivrildiği ileri sürülür. Bu sav, eserini çok yanlış ya da maksatlı açıdan görenlerin savıdır. Çünkü yazılı ve sözlü beyanları hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle tam tersini kanıtlamaktadır. Devrimin özünü oluşturan esaslar 1919-1923 yılları arasında hem uygulamaya temel olmuş, hem de birer ilke olarak dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki cumhuriyet döneminde başarılan işler ne kadar önemli bir ve çarpıcı olursa olsun, gene de bu öncüllerin doğal ve zorunlu birer sonucudurlar.

Gerçekten, Wilson ilkelerine başvurmak ve böylece imparatorluğun ve saltanatın temelini oluşturan Osmanlılık ilkesine ilk ciddi darbeyi indirmek suretiyle Türk ulusçuluğu esaslarına dayanan programı kaleme alması, Samsun'a ayak basmasını izleyen günlere raslar. Gene o günlerde ulusal egemenlik ilkesinin ilanını hazırlayan beyanlarda bulunur. Milli Misak ve anayasa, savaşa girişilirken kaleme alınmıştır: bunu belirten bizzat kendisidir (45). Ayrıca, ekonomik temelleri sağlam bir devlet yaratılmasını (46), akılcı ve ulusçu bir eğitim kurulmasını, cumhuriyetin ilanından önce talep etmiştir (47). Nihayet, savaş süresince çok büyük ihtilalin gerçekleştiğini idrak eden gene kendisidir (48). Atatürk'ün çok yönlü kişiliğini daha iyi anlamak için bir özelliği göz önünde tutulmalıdır: Atatürk Türk ulusunun ortak bir duygusunu, din duygusunu sömürmekten -bunun tükenmez bir manevi güç kaynağı olacağını bildiği halde- kesinlikle ve sistemli olarak kaçınmıştır. Hiçbir zaman müttefiklere ve Yunanlılara kutsal savaş ilan etmemiştir (49). Ulusçuluk ilkesini bayrak edinmiş ve yığınların anlayışsızlığını yenmek zorunda kalacağını (50) şiddetli bir direnme ile karşılaşacağını bildiği halde, ulusta bu yeni bilinci uyandırmaya çalışmıştır. Bu yüzden Anadolu'da yer yer ayaklanmalar olmuştur; onun bu, temel ilkeler konusunda ödün vermeme kararı, Ankara hükümetinin direnişi örgütleme çabasını çok güçleştirmişse de, toplumu ileride başlatılacak olan yenilik hareketlerine hazırlama bakımından yararlı olmuştur.

Bu kadar aydınlık ve berrak bir zekâya sahip olan bir insanın kendi eserinin anlam ve değerini kavrayamayacağı düşünülemez. Hukuk okulunun açılması münasebeti ile Ankara'da söylediği söylevde (51) devrimin geçirdiği aşamaları ana hatları ile dile getirir: Atatürk'ün gözünde başarılan ihtilal o denli önemli ve geçmiş ihtilallerin hepsinden nitelik bakımından o kadar farklıdır ki ona bir başka adı vermek gerekir (52); gerçekten de, bu ihtilal sayesinde Türk toplumu tümüyle dünyaya dönük -yani akılcı ve laik- yepyeni bir zihin yapısı edinmiştir.

Atatürk'ün kişiliğini ve eserini incelemiş olan tarihçileri yanıltan çeşitli etkenlerin var olduğu kabul edilmelidir. Mussolini'nin ve Hitler'in çağdaşı olması, birtakım karşılaştırmalara ve benzetmelere yol açmıştır: günün geçerli yöntemi olan pragmatik ve pozitivist yöntem bu yoldaki çalışmalara hız kazandırmıştır. Ancak pragmatik ve pozitivist yöntem her şeyin yüzeyinde kalan, derine işlemeyen bir yöntemdir: böyle olduğu için de, geçerli bir yöntem olabilmesi ya da hiç olmazsa, büyük yanılgılara yol açmaması için, bizzat olayların akla ve mantığa uygun olmaları ve gene akla uygun ve mantıklı koşullardan kaynaklanmaları gerekir. Ne var ki bu yöntem Batı evreninden, yani içinde doğduğu evrenden farklı bir evrenin sorunlarını incelemek için kullanıldığı zaman tümüyle yetersiz olduğunu ortaya koymakta gecikmemektedir.

Pragmatik yöntem Atatürk'ün, tıpkı Mussolini ve Hitler gibi, ülkede tek partili bir düzen kurmuş olduğunu saptamakla yetinir. Gözlemleri bu olay üzerinde odaklanır; değişik ülkelerde aynı sonucu doğuran çok değişik ve özel koşulların bulunabileceğini hesaba katmaz ve böyle bir araştırma ile kendini görevli saymaz: olayların nedenlerini incelemeye yanaşmaz. Güdülen amaçların ne olduğu ile de ilgilenmez. Oysa Atatürk ile Avrupalı diktatörler arasındaki büyük fark, güdülen değişik amaçlardadır. Mussolini ile Hitler Fransız ihtilalinin ilkelerine cephe alırlar ve demokrasinin kokuşmuş bir yönetim biçimi olduğu savı ile aslında diktatörlüğün övgüsü olan yeni bir devlet kuramı oluşturmaya uğraşırlarken, ''diktatör'' Atatürk kent kent dolaşıyor, cumhuriyet rejiminin yararlı yanlarını anlatmaya çalışıyordu: ''Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir; sultanlık korkuya, tehdide müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir'' diyordu (53). Takriri Sükûn yasasının yürürlükte olmasından yararlandıysa ''yalnız ve ancak bir noktai nazardan istifade etmiştir... O noktai nazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda, layık olduğu mevkiye ıs'at etmek ve Türk Cumhuriyeti'ni sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek için'' yararlanmıştır. Bu ise, ancak bir koşulla, ''istibdat fikrini öldürmek'' koşulu ile olanaklıydı (54).

De facto diktatörce olmakla beraber, kurulan rejim demokrasi ilkelerine inancını ilan eden ve toplumu demokratik ideale göre eğitmeyi amaç edinen bir rejimdi (55). Nesnelerin gözle görülür somutluğundan başka gerçek tanımayanlar için bu oldukça karışık bir durum gibi gözükebilir; ancak, ister çapraşık diye nitelensin, ister öngörüşlü olarak kabul edilsin, bu davranış Türk toplumuna 1945'te çok partili rejime geçme ve ülkeyi herhangi bir bunalıma sürüklemeksizin, 1950 seçimlerinde bir çeyrek yüzyıl süre ile ulusun yazgısını elinde tutmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi'ni iktidardan uzaklaştırma olanağı vermiştir.

Eserinin yanlış anlaşılmasına yol açan ikinci bir etken, 1917'de Rusya'da patlak veren komünist ihtilalidir. Atatürk'ün siyasal ve toplumsal kurumların laikleştirilmesi için gösterdiği çaba, kötü niyet ya da bilgisizlik yüzünden, Marksizmin öğretisel ateizmi ile sık sık karıştırılmıştır (56).

İşte bu çeşit yanılgıların önlenmesi ve Atatürk üzerine bugün hâlâ özlemi duyulan ciddi bir eserin yazılabilmesi için, onun Meclis'te ve Meclis dışında söylediği söylevleri ve özellikle 1927 yılında okuduğu büyük Nutuk'unu okumak ve iyi anlamak gerekir. Bu o kadar kolay bir iş değildir; çünkü Atatürk'ün düşüncesini ve eserinin taşıdığı anlam ve değeri gerçekten anlayabilmek için iki ayrı evreni kapsayan geniş bir bilgiye gerek vardır: Batı'nın hümanist değerlerini olduğu kadar, kuramsal eserlerden çok günlük hayatın gerçekliğinde beliren İslamlığın ruhunu tanımak zorunluluğu vardır. Oysa, Batılı bilginler genellikle devrimin, kendi evrenlerine hiç de yabancı olmayan amaçlarını çok iyi anlamakla beraber, devrimin fikirsel ve manevi alanlarda harcamak zorunda kaldığı çabayı ölçecek, devrimin taşıdığı evrensel nitelikteki değeri kavrayacak güce sahip değildirler; bunun nedeni, bir yandan Batılı olmayan dünyayı tanımamaları, bir yandan da kullandıkları pragmatik yöntemdir. Doğulu bilginlere gelince, bunlar Batı'yı çok yüzeysel bir biçimde tanımaktadırlar ve Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda harcadığı çabanın büyüklüğünü değerince anlamakla beraber, devrimin gerçek amaçlarının ne olduğunu saptamak ve dolayısıyla devrimi fikir düzeyinde değerlendirmek gücünden yoksundurlar.

Ruhuna erişilmesi ne kadar zor olursa olsun, Nutuk Atatürk'ün kişiliğini ortaya koymak isteyen için en önemli kaynaktır. Böyle olduğu halde, bugüne kadar hiçbir ciddi incelemeye konu edilmemiş olması dikkat çekicidir.

Onu gerçekten anlayanlar için, Nutuk edebi ve tarihsel değeri ilk bakışta göze çarpan önemli bir eserdir. Bizim kanımıza göre, Nutuk biçim ve içerik bakımından Türk nesrinin en büyük eseridir.

Tarih eseri olarak, değeri her ölçünün üstündedir: tarih eserinden olayların gerçeğe uygun bir anlatımı ve mantığa uygun bir yorumu anlaşılıyorsa, 1919-1927 yılları arasında yer alan olayların bu anlatımından ve bu yorumundan daha kusursuz bir şey düşünülemez; çünkü yazar o olayları tasarlayıp gerçekleştiren insandır. Böylece Thukydides'in dilediği ideal durum oluşmuş olmaktadır (57). Atatürk'ün söylevi, tıpkı Thukydides'in tarihi gibi, bir tarih ve sanat eseridir ve nasıl Thukydides'in eserinde devlet adamlarına atfedilen söylevler çıplak olarak fikir yönünden aydınlatıyorsa, Atatürk'ün Nutuk'unda da gönderilip alınan telgrafların metinleri okuyucuyu Kurtuluş Savaşı'nın manevi ortamına sokuyor (58); bununla da kalmayıp, geçen olayların en derin nedenlerini ortaya koyuyor. Nutuk'a geçirilen bu metinler, birer gerçek belgedir; bu nitelikleri ile Thukydides'in tarihine serpiştirdiği söylevlerden daha büyük bir değer taşırlar. Bundan daha önemli olmak üzere, o metinler bize asıl savaşımın muharebe meydanlarında değil, telgraf makinelerinin başında sürdürüldüğünü göstermektedir.

Değinilmesi gereken önemli bir konu daha var: Atatürk devriminin fikirsel değerini hiçe indirmekte çıkarı olanlar, onun eserinin geçmiş çağlarda girişilen reform hareketlerinin yalnızca bir devamı olduğu görüşünü ileri sürerler; kişisel bir yargıya varma gücünden yoksunluğu bilimsel nesnelliğe sıkı bir bağlılık biçiminde anlayanlar da bu sava katılırlar. Devrimin önceki dönemlerin olaylarını izlediği, önceki dönemin tarihine bağlandığı kuşkusuz yadsınamaz. Ancak Atatürk'ün düşüncesi ile Osmanlı yenilikçilerinin düşüncesi arasındaki farkın öz farkı olduğu da ancak körü körüne yan tutanlarca reddedilebilir. Bu fark bir derece farkı değil (59), bir nitelik ve ruh farkıdır.

Özellikle ticaretle ilgili birçok maddenin şeriat esaslarını açıkça çiğnediğini bildiğimiz Mecelle'nin hazırlanması ile -İsviçre vatandaşlık yasasının hemen hemen eksiksiz bir çevirisi olan- Türk vatandaşlık yasasının 4 Nisan 1926 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konması ve böylece yeni bir hukuk düzeninin kurulması arasındaki fark ne ise, bu iki düşünce arasındaki öz farkı odur (60). Aynı zamanda Peygamber'in temsilcisi olması dolayısıyla, uyruklarının dünyasal ve ruhsal efendisi durumunda olan bir hükümdarın, kurulmasına razı olup izin verdiği bir parlamentolu rejimle, ulusal egemenlik ilkesine dayanan cumhuriyetçi ile laik bir rejim arasındaki fark ne ise, o iki düşünce arasındaki fark da öyle bir ruh farkıdır. Nihayet, Sokrates'le davranışların bir örneğini Platon'un Phaidros'unda gördüğümüz sofistleri karşı karşıya getiren bakış açısındaki farklılık ne ise, bu da öyle bir farklılıktır (61).

Sokrates, halkın çabucak kanıp inanma mizacı ile alay eden; Oreithyia adlı genç kızın Bora tarafından kaçırıldığına inanmayıp, rüzgârın, kızı, kayaların üstünde arkadaşı Pharmakeia ile oynarken itip aşağıya yuvarlamış olacağını düşünen sofistlerin görüşüne uymayı reddeder. Eski mythosların bu biçimde, akılcı bir zihniyetle, yorumlanmasında onun için çekici bir yan yoktur; yararını da görmemektedir. Onun tutumu başkadır: Bu halk öyküsündeki şiir havasını beğenir, ancak bu masalı mantığın ölçülerine vurarak incelemeyi reddeder. Mythosun yeri mythos alanıdır; bu alanı felsefe araştırmaları alanından ayrı tutar. Oreithyia ile Bora efsanesi onun gözünde halkın ince ruhunu dile getiren güzel bir masaldır, o kadar. Sofistler ise akılcı yorumları ile efsanenin şiir havasını bozmakta, buna karşılık gerçeği bulgulama yolunda tek adım atamamaktadırlar. Sokrates'in sofistleri eleştirmesinin nedeni budur.

Aslına bakılırsa, Sokrates geleneklere sofistlerden daha saygılıdır. Ancak yığınlar bunu kavramakta güçlük çekerler; onların kanılarında mantığın yeri pek yoktur. Halk yığınları ciddi bir zihin çabası gösterme gücünden yoksun olduğu için daima ödünlü uyuşma yoluna sapanlarla beraberdir. Sofistlerin davranışı böyle bir ödünlü uyuşmadan -eski değer yargıları ile yeni görüşleri birlikte koruma olanağını veren bir ödünlü uyuşmadan- öteye varmaz. Sofistler mythosu bir yana itmiyorlar; kayaların üzerinde oynarken birdenbire yok olan Oreithyia'nın anısına bir bakıma bağlıdırlar. Bambaşka bir biçimde yorumlamakla beraber onlar efsanenin verilerini kabul ediyorlar. Hiçbir şeyi yıkmıyorlar, ortadan kaldırmıyorlar; eski bir öyküyü çağdaş anlayışa, günün görüşlerine ve duygularına uydurmakla, yani modernleştirmekle yetiniyorlar. Oysa Sokrates yıkıyor, yok ediyor. Tanıma kaynağı olarak mythoslar, tanıma kaynağı olarak ataların aktardığı bilgiler onun için geçersiz şeylerdir. Hakikatin kaynağı, devletin manevi ve toplumsal düzenine temel oluşturan ilkelerin kaynağı onun için artık gelenekler değil, akıldır. Bu durumda sofistler yenilikçidir, ama Sokrates ihtilalcidir. Onun Atina mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmesinin gerçek nedeni bu ihtilalciliğidir.

29 Ekim 1923'te Cumhuriyetin ilanını izleyen dönem, coşkulu bir etkinlik ve yaratma dönemidir. Atatürk'ün burada çizilen manevi portresi göz önünde tutulursa, büyük devrimi meydana getiren -laik devletin kurulması, Arapça ve Farsça'nın okullardan kaldırılması, öğretimde çağdaş bilimlere ağırlık verilmesi, ülke kapılarının Batı tekniğine açılması, din esasına dayanan yasanın yerine İsviçre vatandaşlık yasasının ve İtayan Ceza Yasası'nın konması, Arap harflerinin kaldırılıp Latin harflerinin kabul edilmesi, Avrupalı örneklerine uygun birçok toplumsal ve kültürel kurumlarla birçok eğitim ve sanat kurumlarının kurulması, giyim kuşamda Batı'ya uyulması(62) gibi- büyük atılımların, bu kadar kısa bir zamana nasıl sığdırılmış olduğu daha iyi anlaşılır. Birbirini süratle izleyen bu aşamaların son amacı ülkeyi, önceden ve özenle hazırlanan bir plan gereğince, özü ve görünümü ile baştan başa değiştirmektir.

Radikal yenilenmeden Atatürk'ün anladığı, toplumun tümüyle de olsa sadece maddi yaşamının değişmesi değil, onun kültürel ve manevi yaşamının da özlü bir değişmeye uğramasıydı. Yeni değerlerin kabul edilmesini yeterli bulmuyordu; istediği, bu değerlerin kişilerin zihnine işlemesi, onların zihin habitus'u haline gelmesiydi (63).

Pratikte imparatorluğun bütün ticaretini Müslüman olmayan azınlıkların tekeline bırakan ve böylece -dinin koyduğu ticaret yapma yasağının da yardımı ile- Türk ulusunu etkin yaşamdan uzak tutup onu tam bir hareketsizliğe zorlayan kapitülasyonların kaldırılması, Türk toplumunun bundan sonraki atılımını olumlu yönde etkilemiştir.

2- Durgunluk dönemi ve devrimin ideolojik cephesindeki çelimsizlik

 

İkinci Dünya Savaşı gelip çatınca, devletin karşılaştığı yaşamsal tehlikeden korunma kaygısı, devrim yolunda gösterilen çabaların önce ağırlaşmasına, sonra da büsbütün durmasına neden olmuştur. Sonunda -Atatürk'ün amaçlarından biri olan- çok partili rejimin kurulması ile tam bir durgunluk dönemine girilmiştir. Devrimin ortaya koyduğu eseri incelemek, onu yeniden değerlendirmek eğilimi bu yıllarda yaygın bir hal almıştır. Bir bakıma, son derece dinamik bir yaratıcılık döneminden sonra başarılan işlerin muhasebesinin yapılacağı bir döneme geçilmesi doğaldı.

1950'lerde beliren yeni durumun çeşitli nedenleri vardır. Her şeyden önce, Atatürk'ün ölümünü izleyen yıllarda, dürüstlükleri ve Kurtuluş Savaşı'nda ülkeye ettikleri büyük hizmetler sayesinde halkın saygısını kazandıkları halde, Atatürk'ün cumhuriyetin ilanına götüren cüretli fikirlerine sonuna kadar ayak uyduramamış olan ve bu nedenle devrimciliğin birer temsilcisi olarak görülmelerine olanak bulunmayan insanların yüksek sorumluluk mevkilerine getirilmeleri, toplumun büyük kesiminde ''aşırı'' davranışlardan artık vaz geçilmek istendiği izlenimini kanıya dönüştürmüştür. Böyle bir manevi ortamda İsmet İnönü ülkede çok partili bir rejim kurmakla Atatürk'ün eserini biçimsel olarak tamamlamış, ancak bu yeni düzen devrim ruhunun zayıflamasına, sonra da gerilemesine başlıca neden olmuştur. Böylece devrimin en büyük başarılarından biri sayılması gereken demokratik özgürlüklerin genişletilmesi, Cumhuriyet rejiminden memnun olmayanlara karşı saldırıya geçme olanağını vermiştir.

İkinci olarak, çok partili rejime geçilmekle, -evrim derecesi birbirinden çok farklı birer zihin yapısına sahip toplumsal sınıflardan oluşan- ulusun, elde ettiği oy hakkı sayesinde, bir anda, hiçbir hükümetin göz ardı edemeyeceği büyük bir siyasal güç olarak ortaya çıktığını hesaba katmak gerekir.

Üçüncü olarak, dinle ilgili olan ve laik devletin kurduğu yeni toplumsal ve siyasal düzenle halkın inançları arasında baş gösteren çatışmadan doğan birçok dinsel nitelikteki sorunların gerçekte çözümlenmediği, hatta ele bile alınmamış olduğu kabul edilmelidir.

Bundan başka savaşın neden olduğu genel kargaşalık, ülkenin ekonomik ve mali alanda karşılaştığı büyük güçlükler, silah bırakışımını izleyen yıllarda Avrupa'da canlanan yeni birtakım dinci eğilimler, 1950'ler Türkiyesi'nin kültürel koşullarının incelenmesinde göz önünde tutulması gereken etkenlerdir.

Fakat bu durgunluk ve eleştiri döneminde işin en çok göze çarpan yanı, devrimin ideolojik cephesinin derme çatma bir yapıya sahip olmasıdır.

Atatürk'ün uygulamasında üç aşama saptanabilir. Birinci aşama Türkiye'nin askeri, siyasal ve toplumsal aşamasıdır. İkincisi, ekonomik aşamadır; İzmir'de toplanan ekonomi kongresini bu aşamayı muştulayan ilk belirti olarak görebiliriz (64). Üçüncü aşama ise başarılan işlerin ideolojik bir sistem içine oturtulması aşamasıdır. Ancak bu aşamada yalnızca iki bilim kurumunun, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun kurulduğuna tanık olunmaktadır. Atatürk'ün erken ölümü, eserini fikir düzeyinde değerlendirme isteğinin gerçekleşmesine engel olmuştur (65).

Güçlü bir zekânın tasarladığı devrim, Fransız ihtilalinin tersine, fikir düzeyinde hiçbir köklü hazırlığa dayanmıyordu: devrim, yalnızca Atatürk'ün olağanüstü kişiliği ile gördüğü büyük saygınlık sayesinde, bir de Türk ulusunu bir önder etrafında toplanmaya iten ve Atatürk tarafından zaman zaman büyük ustalıkla değerlendirilen olaylar sayesinde gerçekleşme olanağını bulmuştur. Bu önder, kölelikten kurtarmak istediği ulusundan yalnızca savaşma meydanında canını vermesini istememiş, daha büyük bir özveri çağrısında bulunarak çok daha çetin bir yolda -toplumun özüne inen büyük bir manevi kalkınma savaşımında- peşinden gelmesini talep etmiştir.

Türk devrimi, kölelik yaşamına alışık olmadığı için bağımsızlığını ne pahasına olursa olsun korumak isteyen bir ulusun gösterdiği olağanüstü bir çabanın sonucudur. O günlerin çetin koşulları altında halkça gösterilen ve Atatürk'e planını gerçekleştirme olanağını sağlayan yüksek görev duygusu ve büyük anlayış, onun ulus olarak varlığını sürdürme iradesinden kaynaklanmaktadır.

Devrim pragmatik düzeyde gerçekleşmiştir; devrim, gücünü sistemli bir biçimde yayılıp telkin edilmeye çalışılan ilkelerden değil, önderinin ileri görüşlülüğü ve azminden olduğu kadar ulusun gururundan ve önderine bağlılık ve minnet duygularından almıştır.

Ancak devrimin en büyük eksikliği, yetişen yeni kuşakların cumhuriyetin kurduğu kurumların ruhunu ve bu kurumların dayandığı ilkeleri daha iyi anlayıp benimsemelerine yol açacak; dolayısıyla onları, devrim kuşağının pragmatik düzeyde başardıklarını fikir düzeyinde değerlendirmeye yetenekli kılacak bir eğitim sistemi yerleştirmemiş olmasıdır.

Eğitim alanındaki başarısızlık, devrimin değerlendirilmesi konusunda dün olduğu kadar bugün de duygular ve olaylar düzeyinin ötesine geçilmesine olanak vermemektedir. Öbür yandan duyguların, kendilerini doğuran nedenlerin unutulup gitmesi ile ve genellikle, aradan bir süre geçtikten sonra, doğal olarak zayıflayıp söndükleri göz önünde tutulursa, bu durgunluk ya da yeniden gözden geçirme dönemi diye adlandırabileceğimiz dönemin devrimin aleyhine dönüşmesi beklenmedik bir sonuç değildi.

 

3- Batılıların modern Türkiye üzerindeki görüşleri

 

Her şeyden önce Atatürk devriminin İslamologların ilgisinin dışında kalan bir inceleme alanı olduğunu belirtmek gerekir; çünkü İslam bilginleri dikkatlerini doğal olarak Arap evrenine çevirirler; bunun da nedeni Kuran dilinin Arapça olması ve çeşitli İslam kültürlerinin Arap uygarlığının klasik dönemine az ya da çok idealleştirdikleri bir örnek olarak bakmalarıdır. Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu kendi başına bir konu olarak ele alınmayıp, daha çok kültürünün kaynağı olan Arap evreni, Bizans İmparatorluğu, İtalyan deniz cumhuriyetleri ve nihayet büyük Avrupa devletleri ile kurduğu ve sürdürdüğü ilişkiler açısından incelenmektedir. Bu nedenle Atatürk devrimi çok uzun bir zaman yalnızca gazetecilerin ve dünyada olan bitenlerle ilgilenen aydınların incelediği bir konu olmaktan kurtulamamıştır (66). Pek az bilim adamı devrimle ilgilenmiştir; bu ilginin sonucunda büyük değer taşıyan eserlerin meydana geldiği de söylenemez (67).

Sayısı sınırlı Batılı bilgin ve Batılı aydınların modern Türkiye üzerine bugüne kadar vardıkları çeşitli yargılar çoğunlukla Türk ülkesinin ve Türk ulusunun genel dış görünümüne dayanmaktadır. Bundan önceki bölümde bu yargıların niçin son derece yüzeysel kalmaya mahkûm olduğu üzerinde duruldu.

Cumhuriyet Türkiyesi üzerine ileri sürülen değişik kanılar kısaca üç kategoride toplanabilir. Bir yanda, ana çizgileri ile de olsa, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihini bilen, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Anadolu halkının giriştiği Kurtuluş Savaşı üzerinde bilgi sahibi olan bilgin ve aydınlar vardır: Bunlar yargılarını bugünkü Türkiye ile yarım yüzyıl önceki Türkiye arasındaki karşılaştırmaya dayandırırlar; bu karşılaştırmayı yargılarına ölçüt olarak alırlar. Böyle bir karşılaştırmadan doğan izlenim hayranlığa varır. Yabancı gözlemcilerin bu yargısının ekonomik, teknik, toplumsal ve siyasal alanlarda elde edilen başarılar ve sağlanan gelişmelerle doğrulandığı genel bir görüştür. Gerçekten, aradaki bütün aşamalar atlanılarak, kara sabandan traktöre; dinsel öğretimden, ağırlığı modern bilimlere veren ve insanın muhakeme yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan laik bir öğretime; çarşaftan bikiniye; tek kişinin mutlak egemenliğinden, kadınlara erkeklerle hak eşitliği tanıyan(68) ve milletvekili adaylarının önemli bir yüzdesinin partilerin yerel örgütlerince gösterilmesini isteyen en ileri bir demokrasiye geçmeyi başarmış olan bir topluma hayran olmamak olanak dışıdır. Hele, özellikle büyük kentlerde günlük yaşamın Avrupalı görünümü ve Avrupalı örneklerine göre kurulan modern kurumlar bu görüşü destekleyen sağlam tutamaklardır.

Bu aydınlara bakılırsa, Türk toplumu geleceğe güvenle bakabilecek genç, gücü taşkın, dinamik bir toplumdur.

Buna karşılık, ikinci kategoriye sokabileceğimiz bilgin ve aydınlar, tıpkı öbürleri gibi, devrimin başardığı maddi eserleri incelemekle yetinmekte, ancak dünyayı başka bir açıdan, kendi Batılı uygarlıklarının yükseğinden görmektedirler. Onlar bugünkü Türkiye'yi Batı evreninin en ileri ülkeleri ile karşılaştırmakta; bu ülkede bilim ve teknik alanlarında gözledikleri sayısız eksiklikleri, toplumsal ve siyasal yaşamdaki aksaklıkları, çelişkileri aleyhine değerlendirmekte, geriliğinin birer örneği saymaktadırlar. Avrupa'daki örneklerine göre kurulmuş olan kurumlarda biçimin ruhtan çok ilerde olduğunu saptadıkları için de, Türkiye'yi bütün gerilikleri ile sıradan bir Ortadoğu ülkesi olarak görmektedirler.

Birbirine tümüyle karşıt iki görüşü benimseyen ve gerek hayranlık duymakta, gerek devrimin başarılarını küçümsemekte aynı ölçüde aşırı gider görünen bu iki kategoriye giren aydın ve bilginlerin yanında üçüncü bir kategori daha vardır; bunu oluşturanların sayısı çok değildir ve Türk toplumunun çözmek zorunda kaldığı sorunların özünü kavrayamamakla birlikte, ülkenin manevi yanı ile ilgilidirler. Bu kategorinin insanları ülkenin manevi durumunu tümüyle olumsuz bir ışık altında görmekte birleşirler. Onların gözünde, Türkiye'de ''Avrupalılaşmış'' çok küçük bir azınlığın karşısında, geri kalmış, dogmaların esiri, zihnini çalıştırmakta tembel, ilkel kanıların ve kuruntulu inançların kölesi olan büyük halk yığınları bulunmaktadır. Fikir düzeyinde oluşturulan sağlam kanılardan yoksun bulunan bu ''Avrupalılaşmış'' azınlığın toplumsal ve siyasal yaşamda bir dizi reforma ve modern tekniğin benimsenmesine razı olmasının tek nedeni -onlara göre- Batılıların eriştiği refaha kavuşma, kavuşmakla da ileri uluslar topluluğuna katılabilme umududur.

Türk toplumunun dış görünüşü göz önünde tutulur ve bu üç kategorinin görüşleri bir bir incelenirse, birbirinden çok farklı olmakla beraber, aynı gerçeğin değişik yanlarını vurgular görünen bu yargıların her birinin bir doğruluk payı olduğunu teslim etmek gerekir. Çünkü ülke, Atatürk'ün 1933 yılında söylediği bir söylevde belirtitği gibi, sürekli ve hızlı bir değişim süreci içindedir: ''Geçen on sene gelecek devirler için bir başlangıçtan başka bir şey değildir. Bununla beraber, eski edvirlerin tarihi karşısında, cumhuriyetin bu on senesi, eşi görülmeyen bir diriliş ve göz kamaştırıcı bir ileri atılış abidesidir.''(69)

Genellikle Türkiye'nin dış görünümüne ve günlük yaşamın gerçeklerine dayanan bu yargıların, Batılı bilginlerin bugün Türk toplumunun karşılaştığı manevi sorunların bilincine varmaktan bir hayli uzak olduklarını açıkça ortaya koyduğunu kabul etmek gerekir. Oysa, aslında Avrupalıların beş-altı yüzyıl önce aştıkları bir bunalımın benzerini geçirmekte olan Türk toplumunun çözmek durumunda olduğu yaşamsal sorunların niteliğini anlamakta bu bilginlerin güçlük çekmemesi gerekir. Ne çare ki, Avrupalılar Batı'nın uzun ve derinlere inen kültürel deneyimi ile Türkiye'nin bugünkü kültür sorunları arasında herhangi bir bağlantı ya da benzerlik kurabilme yeteneğinden yoksun görünüyorlar (70).

 

4- Çağdaş Türkiye'nin durumu ve manevi bunalımı

 

İstanbul'da Batı'ya eğilim gösteren küçük bir aydın zümrenin idealci etkinliği bir yana bırakılırsa -bu etkinlik hiçbir zaman toplumsal ve ulusal bir hareket önemini kazanmış ya da kazanmak amacını gütmüş olmayıp, yukarıda söz konusu edilen kısıntılı reformlara yol açan etkinliktir-, bundan yarım yüzyıl önceki Türkiye'nin tümüyle bir Ortaçağ görünümünde olduğu söylenebilir. Türk toplumu toplumsal sorunlara eğilen aydın çevrelerden yoksundu; çünkü dünya işlerinden elini ayağını çekmişti, yaşamla ilgili amaçları, çıkarları yoktu; etkin, dinamik yaşamın ne olduğunu bilmiyordu; ilerleme kavramına ve tarih bilincine yabancı olduğu için de günün birinde yepyeni bir yaşama kavuşma umudu beslenemezdi. Din eğitimi değişmez ve tartışılmaz kurallara bağlılığı sağlamaktan başka amaç gütmüyordu; bu kurallar birçok ilkel inançlarla birlikte aile ve toplum yaşamına yön veriyor ve böylece ulusun zihin habitus'unun biçimlenmesinde etkili oluyordu. Bu da toplumun geleneklerine körü körüne, inanılmaz bir biçimde bağlanmasına; ruh hastalarına, meczuplara özgü bir davranışla, en somut gerçeklerin, üzerinde düşünülmeden, tartışılmadan, usa vurmaya girişilmeden reddedilmesine neden oluyordu (71).

Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimle çok kısa bir zamanda, dünyanın en ileri toplumlarının malı olan ilkeler ülkeye sokulmuş ve bu ilkeler uyarınca birçok kurumlar kurulmuştur. Bu andan itibaren devrimin yaşam verici soluğu her alanda kendini duyurmuştur; böylece, yüzyıllardan beri maddi ve manevi açılardan tam bir hareketsizlik içinde olan toplum yola düşmüş, uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Cumhuriyet yönetimi, teokratik rejimlerde istenmeyen, gerek de duyulmayan bir aydın sınıfına gereksiniyordu. Hukuksal, toplumsal, ekonomik ve siyasal incelemelere büyük bir coşku ile girişilmiş, bireylere tanınan özgürlükler sayesinde birdenbire açılan yepyeni sayısız fikir, sanat, bilim, eğitim alanlarının çekiciliği en uyanık, dogmalardan fazla etkilenmemiş zekâları harekete getirmiştir.

Eskisine oranla toplum yaşamı yoğun denebilecek bir etkinlik kazanmıştır; yeni bir dizi sorumluluklar yüklenmek zorunda olduğunu anlamıştır. Eskiden köylü tarlasında yalnızca kendi besinini sağlamak kaygısında iken, bugün ülke çapında, zaman zaman uluslararası çapta bir tarımsal kalkınmanın yapıcı bir öğesi olduğu bilincine erişmiştir; bu yüzden kendi küçük tarlasının ve köyünün çok ötelerine uzanan sorunlara merak sarmış durumdadır.

Türk toplumu yeni yeni gereksinimler duymaktadır: su istemekte, elektrik istemekte, daha elverişli konutlar, zaman yitimini önleyecek makineler, taşıtlar talep etmekte, daha iyi yollar arzulamakta, yaşamın yeni ritmine uymak çabası ile katlandığı maddi ve zihinsel yorgunluğunu giderecek dinlence olanaklarının sağlanmasını istemektedir.

Onda yeni yeni arzular, hevesler uyanmaktadır; tiyatrolara, sinemalara, konser salonlarına istek duymaktadır; çünkü bu çeşit toplum ve sanat etkinliklerinin insanı eğlendirip eğitmekle kalmadığını, ona yaşama zevkini aşıladığını, ertesi gün işbaşı ettiğinde yorgunluğunun üstesinden gelecek yeni bir enerji verdiğini anlamıştır.

Bu toplum yaşamın güzel olduğunu, yaşamaya değdiğini bulgulamıştır. Atatürk'ün en güzel arzularından biri Türk ulusunun yaşamı sevdiğini ve ondan zevk aldığını görmekti.

Bununla beraber, bütün bu yeni etkinlikler ve bu etkinliklerin uyandırdığı yeni gereksinimler, hevesler ve istekler günlük yaşamın bilinçsiz akışı içinde doğal bir gelişme ortamı bulduğu halde, bu yaşama dalmış olan insanlar, eylemlerinin, duygularının, düşüncelerinin muhasebesine koyuldukları zaman, onları ahlâk açısından açıklayamaz duruma düşmekten kurtulamamaktadırlar. Çünkü bağlı oldukları ahlâk, öbür dünya kaygısını ön planda tutan bir evrende oluşmuş olan yüzyılların ahlâkıdır.

Bir bakıma Türk toplumunun her bireyi, vaktiyle Boccaccio'nun karşılaştığı durumla karşılaşmaktadır. Hümanizmin büyük öncüsü, Napoli ve Floransa'da geçen gençlik yıllarında, içinde kaynaşan yaşama tutkusunu kendisine tek kılavuz seçmişti. Decameron adlı eseri yaşama bağlılığının ifadesidir; biz ilk kez bu eserde Ortaçağ'ın öbür dünyaya dönük zihniyetinin taşkın bir coşku ile ve kesinlikle reddedildiğine, yeni bir yaşam anlayışının muştulandığına tanık oluyoruz. Yazarın yaşama içgüdüsü eski ahlâk kadar ulu, ancak ondan çok daha sade, çok daha insanca ve doğal bir ahlâka götüren yolu tutmuştu. Fakat, kırkına doğru, ölümün düşünülmeye başladığı yaşta, şiddetli bir manevi bunalıma düşmekten kurtulamamıştır. Saygı ve sevgi duyguları ile bağlı olduğu dostu Petrarca işe karışmasaydı, Boccaccio insanlığın en büyük kişileri arasında anılmasını sağlayan eserini yakacaktı. Çünkü Boccaccio geçmiş yılların muhasebesini yapmaya, yaşamının anlamını ortaya koymaya, değerini ölçmeye giriştiği zaman, elbette kendi ahlâk anlayışının ölçütlerine başvuracaktı. Onun ahlak anlayışı ise, toplumun dinsel ahlak anlayışıydı. Ortaçağ düşüncesinin ölçütlerine göre de Boccaccio kendini ve eserini mahkûm etmekten kurtulamazdı. O da bunu yapmıştır (72).

Boccaccio'nun, bugünkü Türk insanından farklı olarak, bambaşka bir ahlakın -akılcı ve insancıl temellere dayanan Yunan-Roma ahlakının- büyük temsilcilerini çok daha yakından tanıma olanağını bulmuş olduğu düşünülürse, bu olayın üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir anlam kazandığı anlaşılır. Gerçek şudur ki, bu konuda Boccaccio'ya oranla çok daha elverişsiz koşullarda olan Türk toplumu dinsel ahlakın dışında, yalnızca akılcı ve insancıl değerlere dayanan, zihin özgürlüğü ve dignitas hominis (insan onuru) kavramlarından esinlenen başka bir ahlakın varlığından bugün bile habersizdir.

Boccaccio, henüz sistem halinde belirmemekle beraber, derin ve somut bir yaşam sevgisi biçiminde meydana çıkan kendi dünya görüşü ile yalnızca meditatio mortis'ten esinlenen Hıristiyan dogmaları arasındaki çatışmadan kaynaklanan bunalıma düştüğü zaman, kilisenin yerleşmiş ahlak kurallarına uymak zorunluluğunu duymuştu. Buna karşılık Türk toplumunda böyle bir bunalımın ne sanatta ne de fikir dünyasında yansıdığına tanık olmuyorsak, bunun nedenini toplumda gerçek bir fikir yaşamının henüz oluşmamış olmasında aramak gerekir.

Gerçekten bu toplum bugüne kadar ne yeni bir dünya görüşünün eşiğine varabilmiş, ne de eski dogmatik düşünüşünü bilinçli bir sistem haline getirip koruma olanağını bulmuştur. Hele eski ahlakı yeni zorunluluklarla uzlaştırma yolunu hiç bulamamıştır. Öyle ki, ancak alışkanlıklar, örf ve âdetler ve gelenekler yolu ile -yani bilinçsiz bir biçimde- kuşaktan kuşağa aktarılan eski ahlak ilkelerine bağlı kaldığı halde, daha doğrusu bağlı kalmaya çalıştığı halde, bugünkü yaşamın günlük olaylarından ve bu olaylar karşısında edindiği izlenimlerden bir dizi sonuç çıkarmaktan kendini alamamaktadır. Bugün bu günlük yaşam eskisine oranla çok daha canlı ve dinamik olduğu için, uyandırdığı izlenimler ve telkin ettiği fikirler yepyeni bir nitelik taşımakta ve devrimin, ilan ettiği ilkeler yolu ile Türkiye'de yerleştirmek istediği yaşam anlayışının kapsamı içine girmektedir.

Bunun sonucu, toplumun çağın gerisinde kalmış olan zihin yapısı ile yaşadığı gerçek yaşam arasında uyuşmaz bir çelişkidir. Bilinçli bir biçimde kavranılmadığı kesin olmakla beraber, bu çelişki gene de üzüntü ve şaşkınlık kaynağıdır.

Sonuç olarak, skolastik zihniyetin eski değerler sistemi ile pragmatik ve duygusal gerçeklerin yüzeysel ve öznel yorumu arasında ödünlü bir uyuşmanın kurulduğu göze çarpmaktadır; işte bu ödünlü uyuşma, modern Türk toplumunun altmış yıldan beri dayandığı güvenilmez ve kaypak temeli oluşturmaktadır.

 

5- Benimsenmek istenen yeni ilkelere ve başlayan yeni yaşayışa rağmen, öbür dünyaya dönük yazgıcı zihniyetin Türk toplumu üzerindeki egemenliğini sürdürmesi

 

Somut varlıkları ile sürekli olarak karşımızda durdukları göz önünde tutulursa, günlük yaşam gerçeklerinin zamanla toplumu eski zihin yapısından ve bu zihin yapısının temelini oluşturan öbür dünya kaygısından sıyırabileceği ilk anda akla gelebilirse de, böyle bir olasılığa bel bağlamamak gerekir. Çünkü insanoğlunun yeryüzünde var olmasının anlamını ve amacını açıklayan -dinden kaynaklanmayan- özgür bir kavrayış ile hiçbir zaman ilişki kurmamış olan; kurmadığı için de yeni kuşaklara manevi özgürlük ilkesine dayanan bir zihin biçimi vermek olanağına hiçbir zaman sahip olmamış olan ve sonunda, iç evreninin durgunluğuna dalmış olup, özgür düşüncenin, diyalektiğin, ilerleme kavramının ne olduğunu hiçbir zaman bilmemiş olan bir toplum, insanlığı yöneten genel yasa gereğince, maddi yaşamını, kuşaktan kuşağa aktardığı iç yaşamı örneğince biçimlendirmekten başka bir şey yapamaz.

Bireyler olsun, toplumlar olsun, günlük yaşamlarını fikir düzeyinde değerlendiremezlerse, büyük idealler besleyemez, büyük idealler peşinde koşamazlar. Yaşamın güçlükleri, toplumsal yaşamın zorunlulukları karşısında, bu insanlar, daha büyük bir çaba ve azimle işe koyulacakları yerde, çabucak yılarlar; insanı insan olarak yüceltenin acılar ve savaşım olduğu düşüncesine yabancı oldukları için, yeryüzünde zevki nimetlerin en büyüğü sayarlar; ona erişemeyince, yaşama karşı ilgileri azalır, kendi içlerine kapanırlar; yeryüzünde amaçsız, amaçsız olduğu için de umutsuz yaşarlar. Böyle bir ruh durumu içinde, çevrenin kendilerine bilinçsiz yollardan, sanki el altından, telkin ettiği mistik düşüncenin tevekkül evreninde iç dinginliğine kavuşurlar.

Devrimin öğretim ve eğitim alanlarında yaptığı atılımlarla eski zihniyetin yeni kuşaklara bilinçli yollardan aktarılması önlendikten sonra, bu zihniyetin -örf ve âdetler, kuruntulu inançlar, günlük dilde yer etmiş deyimler gibi- bilinçsiz yollardan geçerek yeni kuşakları nasıl etkisi altına aldığını incelemek çok ilgi çekici olmalıdır.

Eski zihniyetin etkisi yalnızca yığınlar üzerinde olsaydı, devrim ilkelerinin ve bu ilkelerden esinlenilerek kurulan kurumların günün birinde gelenekçi duyguların dağ gibi yükselen dalgaları altında yok olup gitme tehlikesi o kadar büyük olmazdı. Ancak eski zihin yapısının yalnız okumamış halk yığınlarına değil, aydınlara da egemen olduğu itiraf edilmelidir. Aslında aydınla halk adamı arasında zihinsel ve ahlaksal biçimlenme bakımından öze deyen bir fark olduğu savunulamaz; bunun nedeni, bugün Türkiye'de modernist eğitimin öğretim alanını tekeli altına almış olmasıdır. Aydınla halk adamı arasındaki fark gerçekten meslek bilgilerinden öteye gitmemektedir: biri yasaların maddelerini biliyorsa, öbürü sürü gütmesini biliyor (73). Bu durumu sezenler yok değildir. Eskiler Divan şairlerinin ünlü dizelerini dillerinden düşürmezlerken, genç kuşakların o dizeleri ağza almadıklarından yakınanlara zaman zaman rastlanmaktadır. Dile getiriliş biçimi basit olmakla beraber, gözlem özünde doğrudur. Gerçekten bugün Türkiye'de bir ulusun kültür bilinci diye bilinen şeyin var olduğu ileri sürülemez. Oysa sağlam bir ulusçu bilince, güçlü bir din bilincine ve hatta meslek bilincine sahip olan bir toplumun kültür bilincinden yoksun olması aklın alacağı şey değildir.

Gençlerin divan edebiyatı şairlerinden dizeler okumamaları, onların o evrenle -kendilerine özgür insan ve özgür vatandaş olma yolunda herhangi bir yardımda bulunamayan o manevi evrenle- bağlantıyı kesmiş olduklarını gösterir. Bu, devrimin en büyük başarılarından biridir. Çünkü her edebiyat meydana geldiği çağın ve ortamın görüşlerini ve duygularını dile getirir. Okullarda çok yüzeysel bir biçimde okutulan divan edebiyatının yeni kuşakların bilincinde yaşamaması, yeryüzündeki yaşamın geçici ve boş olduğu inancına dayanan dünya görüşünün (divan şairleri olgun sanatları ile bu dünya görüşünü yansıtırlar) cumhuriyet kuşaklarına, hiç olmazsa bilinç yolundan, aktarılmadığının kanıtıdır.

Ancak divan edebiyatı şairlerinin yerine başka şairler ve fikir adamları geçmediğine göre, bugün yeni kuşakların her türlü manevi destekten yoksun oldukları sonucunu çıkarmak gerekir.

Oysa manevi enerji kaynağının bulunmayışı, toplumun maddi ve manevi alanlarda gelişmesine tek başına engel olmaya yeterli bir nedendir. Peri Hypsous'u yazan adını bilmediğimiz büyük düşünür yaşadığı ve (bunu anımsamakta yarar vardır) insancıl ve akılcı değerler sisteminin geçerli olduğu çağda, geçmişte insanlığa onur kazandırmış olan büyük adamlar çapında kimselerin yetişmeyeceğini o günkü toplumun manevi dayanağı olmayışına, yeni bir bilinçten ve yeni ideallerden yoksun oluşuna bağlamakla, güçlü bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamaktadır (74).

Kültür bilincinden yoksun bir toplumun yüzyıllar boyunca kazanılan deneyimlerden ders alamayacağı, bu deneyimleri değerlendirip dile getiren büyük insanların önderliğinden yararlanamayacağı meydandadır. Böyle bir toplumun insanları, yaşamlarının en güç bir anında, ya da önemli bir karar vermeye hazırlandıkları sırada o büyük kişilere başvurmak, onların yardımından yararlanmak olanağından yoksundurlar. O ulu kişiler ki, bizzat örnek olmakla, özdeyişlerinin inandırıcı gücü ile, insanlık duygularını dile getiren dizelerinin ve bestelerinin uyumu ile, yahut ta gerçeğe ışık tutan fikirleri ile, yaşamın sıkıntıları ve acıları ile karşılaştığı zaman, cesaretlendirmek, teselli etmek, öğüt vermek için, insanın kalbinde ve aklında sevecenlikle beliriverirler. Aydının eğitimi doğa bilimleri ve matemiğe dayandırıldığı ve her ne olursa olsun, meslek bilgilernin ötesine pek geçmediği için, bir toplumda zihin ve ahlâk açısından aydınla sade halk adamı birbirinden farklı değildirler; her ikisinin tek manevi dayanağı babadan oğula, çoğu zaman bilinç dışı yollardan, aktarılan geleneklerdir. Gelenekler ise tarih boyunca ülkede gelişmiş olan ya da etkisini dışardan duyurmuş olan uygarlıkların uzak bir yankısından başka bir şey değildir.

Türk toplumunda, aydın olsun olmasın, her bireyin başvurduğu tek manevi kaynağı oluşturan gelenekler, Anadolu'da ve Anadolu dışında gelmiş geçmiş çeşitli uygarlıkların ürünüdür; ancak onlara egemen olan ruh İslam uygarlığının ruhudur. Türk ulusunun zihin habitus'unu meydana getiren bu uygarlıktır. Toplumda geleneklerin sürdürdüğü bu zihniyet, devrimin savunduğu ilkelerin ve kurduğu kurumların aracılığı ile yerleştirmek istediği ve çoğu zaman -yeni kurumların var oluşuna aldanılarak- yerleştiği sanılan dünya görüşüne ve zihin yapısına taban tabana karşıttır.

Bazen bir kelime insanı hiç beklenmedik bir ruh durumuna, içinde kök salmış olduğunu hiç bilmediği bir ahlak düzenine, bir manevi evrene sürüklemeye yetebilmektedir. Bu kelimelerden biri, dinsel anlamı akla gelmeden sık sık kullanılan inşallah'tır. Konuşma dilinde bir öneriyi, bir çağrıyı kabul etme anlamında kullanılıyorsa da; vazgeçme, isteksizlik, ihmal, sözünden dönme durumlarında kelimenin asıl anlamına başvurulmakta, söz verilmediği, işin Tanrı'ya bırakıldığı ileri sürülmekte, böylece suçlu kendisini aklamaktadır.

Aynı biçimde, güç bir durumda, olayları değerlendirip kendi başımıza karar verme zorunluluğu karşısında kaldığımız zaman -benzer koşullarda başkalarının ağzından çokça duyduğumuz için- dilimizin ucuna gelen bir deyim: Yarın Allah kerim, bilmeden duygularımıza bambaşka bir yön verir, irademizi zayıflatır, davamız uğrunda savaşım verme azmimizi kırarak bizi tevekküle boyun eğmeye zorlar.

Sonuçta, tarihsel ve düşünsel temellerinden yoksun, ahlâk dışı bir akılcılığın egemen olduğu okullarda yetişen teknikerin, mühendisin, avukatın, yöneticinin, hekimin, aydının -bugünkü eğitimin boş yere yıkmaya uğraştığı- eski yazgıcı yaşam görüşünün pençesine yeniden düştüklerine tanık olunmaktadır. Bu yüzden, devrimin benimsediği ilkelere ve kurduğu çağdaş kurumlara rağmen, hareket noktasında yerinde sayan Türk toplumunun manevi evreninde göze çarpan bir gelişme gözlenememektedir.

Bu durumda Kuran'ı tek kelimesinin anlaşılmasına gerek duyulmadan ezberletmek amacından başka amaç gütmeyen Kuran kurslarının yarı resmi etkinliği ile, Milli Eğitim Bakanlığı'nca meslek adamı yetiştirme amacı ile kurulmuşlarken din okulu niteliğini açığa vurmakta gecikmeyen İmam-Hatip okullarının gösterdiği gelişme karşısında devrim adına kaygılanmamak olanaksızdır. Çünkü çağdaş olma savında bulunan bir toplumda varlığı hiç bir suretle açıklanamayacak olan Kuran kursları ile birkaç modern bilim dalına yer verilmekle dogmatik ruhu yok edilemeyen İmam-Hatip okullarının etkinliği, eski düşüncenin genç kuşaklara yeniden bilinçli ve sistemli biçimde aktarıldığının çürütülmez kanıtıdır.

 

6 - Bugünkü durumu yaratan nedenler. Devrimin üç yorumu

 

Türk toplumu yarım yüzyıldan fazla bir süreden beri dogmatik zihniyetle günlük yaşam gerçeklerinin yüzeysel yorumu arasında kurulan ödünlü bir uzlaşmaya dayanıyorsa, bunun başlıca nedeni dayanaksız bir sanıda aranmalıdır. Devrimin, tarihsel ortamından koparıp -akılcılığın ne olduğu oluşum süreci içinde ve insanlığın fikir tarihi çerçevesinde incelenip anlamaya çalışılmaksızın- Türkiye'ye aktardığı akılcı ilkelerin tek başına eğitimin -Ortaçağ'ın karanlığından henüz kurtulamamış olan bir toplumun eğitiminin- temelini oluşturabileceği sanılmıştır. Ülkede kabul ettirilen laiklik ilkeleri ile laik kurumların kendi başına yeni kuşakların ruhunda laiklik bilincini uyandıramayacağı, uyandırmasının olanaksız olduğu hiçbir zaman akla gelmemiştir. Gerçekten, Batı'da laiklik ilkesini bulgulandıran Avrupalı kurumlar değildir; tam tersine, bugün Türkiye'de yerleştirilmesine uğraşılan o toplumsal ve siyasal düzenin meydana gelmesini sağlayan, yaşamı laik açıdan değerlendiren bakıştır.

Bu durumda laiklik bilincinin Türkiye'de uyanmamış olması şaşılacak bir olay değildir; çünkü bu bilince erişebilmek için toplumun belli bir zihin ve ahlak biçimlenimine sahip olması gerekir. Ancak, topluma bu istenilen zihin biçimlenmesini verecek eğitim sistemini kabul ettirebilmek için, toplumun laiklik kavramına değilse de, gerçekten özgür bir düşünce düzeyine erişmiş olması gerekir.

Görüldüğü gibi, ortada bir kısır döngü vardır. İslam evrenini hareketsizliğe mahkûm eden manevi zincirlerin kopması isteniyorsa, bu kısır döngünün parçalanması zorunludur. Ortadoğu evreninde laiklik bilincinin oluşturulması sorununun bu bölge toplumlarının geleceği için ne kadar büyük yaşamsal bir önem taşıdığının anlaşılması için, örneğin bir katolik din adamının, belli dogmalara bağlılığı bir yana bırakılırsa, sahip olduğu dünya görüşünün ve davranışlarının Batılı olmayan halk yığınlarının ve Batılı olmayan aydınların çoğunun dünya görüşü ve davranışlarına oranla, çok daha humanist bir zihin yapısının ürünü olduğu göz önünde tutulmalıdır.

Devrimin en önemli ilkelerinden biri, din sorunları ile din duygularının siyasal etkinlik alanının dışında tutulmasını buyurur; bu buyruğa genellikle uyulmaktadır (*). Ancak anayasada yer aldığı halde, laiklik ilkesi -yalnızca bir ilke olarak kaldıkça- ne halk yığınlarında ne de, hatta aydın çevrelerde laiklik bilincini uyandıramaz. Laiklik ilkesinin ilan edilmesi olsa olsa bu bilincin uyanması ve yayılması yolunda çaba gösterceklere gerekli özgürlüğü sağlar; bu çabanın en çok öğretim ve eğitim alanında gösterilmesine gerek olduğu kuşkusuzdur.

Bugünkü durumda laik bilincin ne toplumsal ilişkiler, ne fikir, ne de -Türk akılcılığının kalesi olan- bilim alanında eğemenlik kuramadığı kesinlikle belirtilmelidir. Hele laik bilincin bireyin yaşamına yön veren kararlarına ve davranışlarına egemen olduğunu savunmak büsbütün olanak dışıdır.

Atatürk devriminin çeşitli yorumları ve bu yorumlara uygun olarak ülkede beliren çeşitli akımlar gözden geçirilirse, toplumda laiklik bilincinin yokluğunun, ülkenin kültür yaşamını ve dolayısıyla yazgısını ne denli olumsuz biçimde etkilediği yeterince ortaya çıkar. Yalnız bu akımların hiçbir zaman ideolojik bir sistem oluşturmadıkları -bulundukları fikir düzeyi anımsanırsa, oluşturamayacakları açık olduğu- belirtilmelidir; ancak böyle olmakla beraber, bu akımların toplumun manevi yaşamını ve genel gidişini derin bir biçimde etkilediği de bir gerçektir.

Bu akımları ana çizgileri ile belirtmek yetecektir; çünkü -aslında derince bir irdelemeye dayanamadıkları için- ayrıntılı bir inceleme konusu edilmelerine gerek olmadığı gibi, - duygu ve öznel kanı düzeyinin ötesine geçemeyen- temsilcileri ve bu konuda yapılan -içerik bakımından son derece yoksul- yayınlar üzerinde durmayı gerektirecek bir neden de yoktur. Birer ideoloji oluşturma olanaksızlığı karşısında, bütün bu akımlar eylemciliğe dönüşme eğilimini göstermektedirler.

Söz konusu edilen ödünlü uzlaşma durumunun doğmasına neden olan yorum başta gelmektedir; bu yorum devrimin resmi diyebileceğimiz, daha doğrusu devletin kabul eder göründüğü yorumdur. Buna göre, Atatürk devrimi ülkenin toplumsal ve siyasal bünyesinde derin, büyük bir değişiklik eylemidir; amacı, ülkenin Avrupa uygarlığına ayak uydurmasını sağlamaktır. Ancak, bizzat bu görüşün temsilcileri uygarlık, kültür, etik değerler, ideoloji gibi kavramlara gerçekten nüfuz edemedikleri için, devrimin bu birinci yorumu açık değildir ve Avrupa uygarlığından ne anlaşıldığı ortaya konulamamaktadır. Bu uygarlığın manevi cephesinin Hıristiyanlık, maddi cephesinin ise bilim ve teknik olduğu kabul edildiğine göre (hiçbir tarihsel veriye dayanmayan bu yanlış kanıyı yayanların başında Batılı aydınlar ve bilginler gelmektedir), -saçmalığı oranında büyük bir kolaylıkla benimsenen bu sava uygun olarak- (75) Müslüman bir topluluğun Batı uygarlığının manevi cephesini reddedip, maddi cephesini benimsemesinden daha doğal bir davranış düşünülemez.

Türk ya da Batılı, böyle düşünenler Avrupa'yı Avrupa yapan toplumsal ve ahlaksal değerlerin insancıl ve akılcı ilkelere dayandığını ve bu ilkelerin kaynağının Yunan- Roma evreninde aranması gerektiğini bilmemekte ya da unutmaktadırlar. Doğu kaynaklı Hıristiyan dinini güçlü ve olumlu etkisi altına alan işte bu değerler sistemidir. Bu gerçeği göz önünde tutanlar, klasik çağın büyük insanlarının naturaliter christiani (doğuştan Hıristiyan) değil, tam tersine büyük kilise düşünürlerinin historice gentiles (tarihsel açıdan pagan) olduklarını kabul etmek zorundadırlar (76).

Atatürk devrimini bu biçimde yorumlayanlar, İsviçre vatandaşlık yasasının şeriatın yerine konmasını, artık kimsenin tartışma konusu edemeyeceği, karşı çıkamayacağı, kuramsal hiç bir doğrulamaya gereksinim göstermeyen bir olup bitti sanmaktadırlar (77). Bunlar, yeni kuşakların -teknik bilgilerden aldıkları güçle- eski skolastik zihniyeti alt edeceğine inanmaktadırlar.

Bu birinci yorum, genellikle ve bu arada Gibb tarafından yapılan sınıflandırmaya göre (78), secularists kesiminin Batı evrenine karşı takındıkları olumlu tutuma uygun düşmektedir.

Öte yandan, sözcülerine, Gibb'in sınıflandırmasına göre, modernists diyebileceğimiz (79) ikinci bir yorum, Atatürk'ün eylemini bir ihtilal olarak değil de, yalnızca bir ıslahat hareketi, maddi alanın dışına taşmaması gereken büyük bir yenilik ve kalkınma hareketi olarak görmek isteyen ve bunda direnen yorumdur. Böyle düşünenlere göre, 1919 yılında başlayan devrim, geleneksel İslam uygarlığının saptadığı sınırlar içinde tutulması gereken yenilikçi bir harekettir; amacı da, toplumun maddi koşullarını daha elverişli duruma getirmektir. Bunlar da devrimciler arasında yer alırlar: Atatürk'e duydukları sevgi ve hayranlığın nedeni, onu bilim ve tekniğin sağlam desteğini sağlamakla İslam evrenini yok olmaktan kurtarmış olan bir dâhi olarak görmeleridir. Doğal olarak devrimin bazı yanlarını eleştirmekte, özellikle laiklik ilkesine karşı çıkmaktadırlar. Ancak, laikliğe cephe almakla, modern vatandaşlık yasasını kaldırıp eski İslam hukukuna dönülmesi gerektiğini savunup savunmadıklarını kendileri de kesin olarak bilmemektedirler (80).

Yeni kuşaklara verilen ve ağırlık merkezi teknik bilgilerden oluşan öğretimin yetersizliğini haklı olarak gözledikleri için okullarda din esaslarına dayanan bir ahlak öğretimine yer verilmesini istemektedirler. Yalnızca teknik bilgilere önem veren bir eğitimin eksiklikleri fazlasıyla belirgin olduğu için, çok partili rejime geçildiği tarihten beri resmi çevreler de devrimin bu ikinci yorumunu yeğler görünmektedir (*).

Bunun en açık kanıtları, o yıllarda din derslerinin önce yalnızca ilkokullara, daha sonra orta dereceli okullara da sokulması, Ankara Üniversitesi'nde bir İlahiyat Fakültesi'nin kurulması, imam ve hatip yetiştirmek üzere orta dereceli okulların açılması, arkadan yüksek ilahiyat enstitülerinin kurulmasına gidilmesidir.

Bu yorumun yanlıları eski zihniyetle günlük yaşamın gerçekleri arasındaki çelişkiyi böylesine zorlamalı bir bağdaştırma ile çözümlemek arzusundadırlar.

Üçüncü yorumu benimseyenler, Atatürk'ü, orduları sevk ve idare etmekte usta, rakiplerini ortadan kaldırmakta daha da usta bir general olarak görürler. Onların gözünde Atatürk kutsala hiç saygısı olmayan, son derece hırslı, Kurtuluş Savaşı'nın kendisine sağladığı saygınlıktan iktidarı ele geçirmek için yararlanmış bir insandır. Bu yoruma göre, Atatürk'ün başardığı ihtilal eski Osmanlı toplumunun dayanağını oluşturan İslamlık ilkesini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir eylemdir. Üçüncü akımı benimseyenler geleneksel zihin yapısı ile devrimin bu zihniyete uymayan ilkeleri arasındaki çatışmanın çözümünü devrimin reddinde görmektedirler. Ülkede uyanan, fakat skolastik zihniyetin ortaya koyduğu eski değerler sistemi içinde doğrulanmalarına olanak bulunmayan yeni yaşam gereksinimlerini ve yeni hevesleri bile ret ederek, hareket noktasına dönmek azmindedirler. Karmakarışık duygularını düşünce haline getirip ifade edemeyen bu insanların bir içgüdü dürtüsü ile kendi içlerine kapanışını doğru yorumlamak güçtür; ancak öyle anlaşılıyor ki onlar Batı'nın bilimini ve tekniğini bile elde etmek istemiyorlar; onlar ancak Batı bilim ve tekniğinin hazır ürünlerini kabule yanaşıyorlar.

Davranışları Gibb'in conservatives (81) dediği kimselerin davranışına uyuyor. Ancak, yanlısı oldukları düzen bugün artık Türkiye'de var olmadığı için öbür İslam ülkelerinde coservative -tutucu- olanlar burada birer "gerici" kimliği kazanıyorlar. Çünkü devrimin kurduğu düzeni tanımayarak, eskiye, geriye dönmek kararındadırlar. Bu nedenle bu akımın bir adı da devrim düşmanlığıdır.

Bu üç yorumdan hiçbirinin Atatürk'ün kişiliği, düşünceleri ve eseri üzerinde, ana çizgileri ile de olsa, yapılmış yöntemli bir incelemenin ürünü olmadığını söylemeye gerek yoktur. Gerçek birer yorumdan çok, devrimin başardığı eser karşısında toplumun gösterdiği çeşitli tepkiler söz konusudur.

Üçüncü akımın ülkeyi nereye götürmek istediği, Türk toplumunun geleceği için ne kadar büyük bir tehlike oluşturduğu apaçık ortada olduğu halde, öbür iki akımın kendi amacına erişmekteki yetersizliği gözden kaçmaktadır; kendilerine devrimin savunucusu diyenlerin ülkeyi nasıl yavaş yavaş geriye ittiklerini, devrim düşmanlarının arzuladığı noktaya döndürdüklerini görebilen yoktur.

Gerçekten, yüzyıllardır kökleştirdiği zihniyetle, devrim kurumları sayesinde yaratılan yeni yaşam koşulları arasındaki savaşımda, eski dogmatik değerler sisteminin karşısına yalnızca teknik bilgiler kondukça, skolastik eğitimden geçmiş insanın -ya da, son zamanlarda, İmam-Hatip okulu mezununun- karşısına teknik bilgileri sağlam, ancak manevi ve düşünsel yaşamı olmayan, yani ahlak yönünden oluşmamış meslek adamı çıkarıldıkça, devrim ruhunun geleneklerin gücünü alt etmesi beklenemez. Ortada duran apaçık bir gerçek olmakla beraber, bu durum ne Türkiye'de ne de Batı'da gereğince anlaşılıp değerlendirilememektedir.

Öte yandan uzunca bir süreden beri ikinci yorumun birinci yorumun yerine geçmiş olması ve toplum yaşamında gün geçtikçe etkisini arttırması, hatta üçüncü yorumun baskısını gitgide daha çok duyuran bir güç kazanması, ülkenin yeni yönelişinin önemli birer belirtisidir. (*)

Eski zihniyetin toplumu hangi ilkel koşullar altında yaşamaya mahkûm ettiğinin, maddi ve düşsel yoksulluğunun ne düzeye vardığının ve genel durumunun ne kadar onur kırıcı olduğunun bilinmemesi bir yandan; bir yandan da okulda edinilen bilgilerin toplumun manevi sorunlarını çözümlemede yetersiz kalması, yeni kuşakların bir süreden beri eski ahlak anlayışına yeniden değer vermeye eğilim göstermelerine neden olmaktadır.

 

7- Üç yorumun yetersizliği

 

Yarının Türkiyesi'nde ister üçüncü yorum egemen olsun, ister ikinci yorum -ister Atatürk devrimini İslam evrenini koruyan surlarda açılmış bir gedik olarak görenlerin sözü geçsin; ister (gönüllerinde yaşattıkları toplumun geçmişe ait bir toplum olduğunu, ne verebilirse esasen vermiş olduğunu, ancak İslam dünyasında manevi evrime, olumlu bilimlere ve tekniğe yol açacak yetenekten yoksun olduğunu anlayamadıkları için)  Türk toplumunun skolastik zihniyetli bir Ortaçağ toplumu olarak kalmasını, fakat aynı zamanda Batı'nın biliminden ve tekniğinden yararlanmasını arzu edenler başa geçsin- bu iki yorumdan hangisi ağır basarsa bassın, durumun değişmeyeceği ve Atatürk'ün kişiliği ile eserinin, gecenin karanlığını bir an için aydınlattıktan sonra akıp giden bir yıldız gibi, tarihte hiçbir iz bırakmayacağı meydandadır.

Bu bakımdan -devrimin etkisi dışında kalan ve özgün bir yan göstermeden, öbür İslam ülkelerinde gözlenen akımları yakından izledikleri anlaşılan- bu iki akımın fikir tarihinde bir yeri olmayacağı sonucu çıkarılmalıdır. Bu durumda, yetersizliğine rağmen, birinci akımı yeğlemekten; Türk toplumunun devrim yolunda yürümeyi sürdüreceği ve günün birinde insanlığın manevi evrimine katılarak kendine düşeni yapacağı umudunu, bu yorumu benimseyenlerin düşüncesine bağlamaktan başka çare kalmadığı izlenimi uyandırmaktadır.

Gerçekten, onlar hiç olmazsa toplumun eski zihniyetini, eski toplumsal ve siyasal düzenini ve eski ahlak anlayışını reddetmek gerektiği savındadırlar. Ne var ki onlar, kendilerini başarıya götürecek yolu seçmekte yanılgıya düşüyorlar. Bugün Avrupa'da klasik eğitim yanlıları ile modernist eğitim yanlıları arasında başlayan (ve bu sonuncuların kesin yengisi ile sonuçlanan) çetin savaşım da onların bu konudaki yanlış görüşüne güç kazandırmakta, bu görüşün yaygın hale gelmesine yardımcı olmaktadır. Onlara göre, doğa ve matematik bilimlerine dayanan bir eğitim, Arap ve Fars dilleri ile Kuran'a dayanan eğitimin yerini başarı ile tutabilecektir.

Aldıkları Batı eğitimi, yüzeysel olmakla beraber, onların -büyüklüğünü kavramaktan çok sezdikleri- Atatürk'e duygusal yoldan bağlanmalarını sağlamaya yetmektedir. Devrim eserlerinin muhasebesine girişilmiş olduğu bir dönemde, onların davranışında hiçbir endişe belirtisi görülmüyorsa, bunun nedeni Türk devriminin özünü hiçbir zaman gerçekten anlamamış olmalarında ve -skolastik ruhla hümanist ruhun arasındaki şiddetli ve uyuşmaz çatışmaya sahne olan- fikir düzeyine hiçbir zaman yükselmemiş olmalarında aramak gerekir. Dinginlik içinde oldukları söylenemezse de, çevrelerinde olup biten olayları değerlendiremeyenlerin saf iyimserliğine sahiptirler. Yayıcısı oldukları fikirler, devrim ilkelerinin ve kurumlarının dokunulmazlığını -ülkenin geleceği üzerine bilinçli bir kanıya sahip oldukları için değil de gerçeği sezdikleri için dahi olsa- savunmaya hazır olanların zihnini karıştırdığı ve yanlış yollara götürdüğü için daha da zararlıdırlar.

Batı eğilimli bu aydınların savlarını kanıtlamak için başvurdukları tutamaklar, Avrupa düşüncesinden almadır. Bunlar Batı'nın tarih ve kültür deneyiminden çıkarıldıkları için Batı'nın gerçekleri ile tam bir uyum içindedirler. Böyle olduğu için de o tutamakların oluşmasını sağlayan tarihsel sürece yüzyıllar boyunca yabancı kalmış olan bir çevreye uygulanmak istendikleri zaman, birtakım gerçeklerin çarpıldığına ve gerçeklik niteliğini yitirdiğine insanları inandırmak olanaksız değilse de, çok zor olmaktadır.

Ayrıca günün özel koşulları altında, Batıcıların düşüncelerinin her türlü savaşımdan kaçınan, zamanın ve ilintilik olayların meydana getirdiği her çeşit duruma teslimiyetle katlanmaya hazır olan Doğu ruhuna tümüyle uygun düştüğü de belirtilmelidir. Bu da, devrime en candan bağlı olanların bile aslında Doğu ruhundan kurtulamadıklarının çürütülmez kanıtıdır.

Bu aydınların kanısına göre:

1) Yoğun yaratıcılık ve güçlü etkinlik dönemlerini bir durgunluk ve gerçekleştirilenlerin üzerine eğilip değerlendirme döneminin izlemesi olağan ve doğaldır; çünkü onlarca, her ihtilalden sonra, denizlerin gel git hareketindeki git dönemi gibi bir dönem gözlenmektedir (82);

2) Devrim yıllarında aşırı gidilmiş olması olağan ve doğaldır;

3) Bu aşırılıkların gözden geçirilmesinde ve gerektiğinde, ayıklanmasında özellikle gerici güçlerin etkili olması olağan ve doğaldır;

4) Belli bir zamanın geçmesine izin verildiğinde, birçok güçlüklerin kendiliğinden çözüm yoluna girmesi olağan ve doğaldır; çünkü ruhların yeni çağa uymaları ve ülkenin modernleşmesi zaman istemektedir; ancak bu sağlandı mı, eskiye dönme hevesleri ve geçmiş zamana duyulan boş özlem yok olmaya mahkûmdurlar;

5) Devrimci güçlerle gelenekçi güçler arasındaki savaşımın sürmesi karşısında, akla uygun bir orta yolun izlenmesi olağan ve doğaldır.

İnsanda, olayların ölümcül akışına karşı koyma azmini söndürmeye elverişli olan böylesine fikir yürütmelerden kendilerine göre çıkardıkları sonuç da çok ilginçtir; madem ki iki ucu temsil eden bu akımların hiçbirinin başarı sağlaması söz konusu değildir ve madem ki bir orta yol tutma zorunluluğu vardır, o halde daha şimdiden bu yolu izlemekten daha akıllıca bir davranış olamaz. Bu orta yolu izlemenin büyük bir yararı da, insana kimsenin tepkisini uyandırmadan yaşamak, üstelik ölçülü gibi görünen bu davranışla bilgelik aşamasına erişmek olanağını sağlamasıdır.

Çıkarılmak istenen sonucun ne kadar yanlış olduğu meydandadır; nitekim iki uçtan biri adına harekete geçen güçler -bu durumda devrimci güçler- savaşımdan vazgeçecek olursa ve gelecekte toplumun tutacağı hesaplanan orta yoldan yürümeyi daha akıllıca bulacak olursa, bu iki karşıt gücün, devrimci güçle gerici gücün, ortalamasının elde edilemeyeceği açıktır.

Bu ortalamanın yerine, söz konusu orta yolla gerici güçlerin izlediği yol arasında kalan yeni bir orta yol elde edileceği; hiç hesapta olmayan bu yolun, devrimcilerin öngördükleri orta yola oranla, gericilerin amaçladıkları yöne çok daha yakın bir yönde olacağı besbellidir. Tartışılması bile gereksiz olan bu yanlış sonuç bir yana, böyle düşünenlerce, kendi edilgin davranışlarını mazur göstermek için başvurulan -ve gerçekte devrim yanlılarının tarihin kendilerine yüklediği görevi yerine getirecek çapta olmadıklarını kanıtlamakla kalan- bu tür tutamak ve fikir yürütmelerin yalnızca Batı evreni içinde -yani zihin ve ahlak biçimlemeleri belli bir değerler sistemine dayanan toplumlar için- geçerli olduğu ayrıca belirtilmelidir. Bu öyle bir değerler sistemidir ki toplumun manevi, toplumsal ve siyasal düzeninin temeli olmakla kalmayıp, her evrimi, her değişimi, her ihtilal hareketini de yeti halinde kendi içinde taşır. Bunun için ihtilalcilerle gelenekçilerin ihtilal, karşı ihtilal, fikir düzeyi ve olaylar düzeyi anlayışları birbirinden farklı değildir; olmadığı için de bu iki karşıt güç arasında bir diyalog kurma olanağı her zaman vardır.

Fakat, Batılı olmayan bir topluma aktarıldıkları zaman, bu aynı tutamakların, toplumla hiçbir ortak yanı olmayan bir evrenden ödünç alınmış birtakım görüşler olduğu ve ilişkisiz durum ve olaylara kabaca uydurulmak istendiği görülür. Başka türlü olması da beklenemez, çünkü Doğu evreni öyle bir evrendir ki orada başarılan ihtilal ilk erek olarak yeni bir düzen kurmayı saptayacağı yerde, her şeyden önce topluma ihtilalin ne olduğunu anlama ve onu değerlendirme olanağını verecek değerler sistemini benimsetmek zorundadır.

Ödünç alınan bu tutamaklarla ilgili olarak şu noktaların belirtilmesi yararlı olacaktır:

1) Atatürk devrimi kendine özgü bir karakter taşır; bir temel ihtilaldir, çünkü amacı bir ulusun belli bir düzenden başka bir düzene geçmesi ya da bir toplumsal sınıfın başka bir toplumsal sınıfa haklarını tanıtması değil, bir toplumun tümüyle bir uygarlıktan başka bir uygarlığa aktarılmasıdır. Bu ihtilal toplumun siyasal ya da toplumsal kurumlarını yıkıp yenilerini kurmakla yetinmeyip, toplumun düşünsel değerlerini ele aldığı için ideal ihtilal (fikir ve zihin ihtilali) de diyebiliriz. O halde Atatürk devrimi, geçmişin ve bugünün bütün ihtilallerinden öz bakımından farklı, kendine özgü bir ihtilaldir. Çünkü Atatürk devrimi ülkede yeni bir düşünsel, ahlaksal ve estetik değerler sistemini yerleştirmeyi amaçlamıştır. Bu sistem benimsenmedikçe, bizzat ihtilalin özünü anlamak, hatta böyle bir sorunu ortaya atmak, eleştirisini yapmak olanağı olmadığı gibi ''durumu gözden geçirme dönemi'' diye adlandırılan bu dönemde gericilik akımının derinliğini ve etkisini değerlendirme olanağı da yoktur.

Atatürk ihtilalinin bu özelliğinden zorunlu olarak şöyle bir sonuç çıkmaktadır; Muhasebe dönemi, devrimin ortaya koyduğu eserlerin bir bölümünün kaldırılması ile -yani (çok uzak bir olasılık olmakla beraber) sözü edilen orta yolda karar kılınması ile- kapanacak olursa -bunun Türk devrimini anlama ve amacını kavrama olanağını veren ilke ve değerlerin yıkıntıya uğraması demek olacağı için- Türk toplumunun yeni baştan hareket noktasına dönmesi ve devrimin ortaya koyduğu eserlerle birlikte yok olması önlenemeyecektir.

2) Atatürk devriminin belirtmeye değer başka bir özelliği her türlü aşırılıktan sakınmış olmasıdır. Baş savunucusu olduğu dil ve tarih kuramları bile, bilimsel sonuçlara varmayı erek edinmekten çok, Türklerde yeni bir ulusçuluk bilinci uyandırmak amacı ile ortaya atılmıştır. Bu iki alanda göze çarpan ciddiye alınmayacak davranışlar ve yayınların başlıca nedeni ülkenin o dönemde gerçek bir dil ve tarih eğitimi görmüş uzmanlardan yoksun oluşudur. Atatürk'ün askeri ve siyasal -toplumsal- ekonomik aşamalardan sonra üçüncü aşamaya, yeni ve tümüyle Türk olacak bir sistemi kurma olanağını vereceğini sezdiği ideolojik aşamaya geçme arzusunun etken olduğundan kuşku duyulamaz.

Devrimin her türlü aşırılıktan uzak kalmayı başarmış olmasının nedenini, Atatürk'ün dürüst ve dengeli kişiliğinde, bir de onun Türk ulusunun dile getirilmemiş büyük emellerini hayran olunacak bir biçimde bulgulamış ve değerlendirmiş olmasında aramak gerekir. Toplumun en somut gereksinmelerinden kaynaklanan bu emeller, yürürlükte olan dinsel kurallara rağmen, daha doğrusu onlara ters düştükleri fark edilmeden, gönüllerde yer etmiş ve devrimin başarılmasında Atatürk'ün dayandığı temeli oluşturmuştur. Atatürk'ün gerçekleştirdiği dönüşüm atılımlarının ulusça olumlu karşılanması ancak bu saklı emellerin varlığı ile açıklanabilir. Esasen Atatürk'ün örf ve âdetlerle halkın zevkleri konusunda aşırı şiddet gösterilmesini hiçbir zaman doğru bulmamış olduğu da belirtilmelidir. Atatürk hukuk ve kurumlar alanında yapılan atılımların çok daha önemli olan manevi alanda yenilenmeye yol açacağını ummuştur. Bu ilkeye uyarak, kadınların giyimi ile tek sesli müzik konularında büyük bir duyarlıkla hareket etmiştir: Bu iki alanda değişimin daha sonra, doğal bir evrim sonucunda gerçekleşeceğini ümit ettiği kuşkusuzdur.

Din konusunda alınan ve -kötü niyet, çıkar ya da bilgisizlik yüzünden- birçokları tarafından aşırı şiddette görülen önlemlere gelince, bunların hiçbir zaman -ne yasa yapıcısının niyetinde ne de uygulamada- dine karşı yöneltilmiş olmadıklarını kesinlikle belirtmek gerekir. Gerçekten Türkiye'de ibadet özgürlüğüne saygıda hiçbir suretle kusur edilmemiş, halk yığınları ibadetlerini serbestçe yapmışlardır. Bu önlemlerin tek amacı şeriat düzenine dönüşü engellemekti. Güdülen amaç kurumların, toplumsal ve siyasal yaşamın özgürlük düzenine kavuşması ve sanat, fikir, söz ve vicdan özgürlüklerinin kurulmasıydı. Sorun, özgürlüğe kavuşmak sorunu olduğu zaman bir orta yol söz konusu olamaz; özgürlük ya vardır, ya da hiç yoktur. Dün de bugün de sorun aynıdır: ya Türkiye'de Aristoteles'i modern filoloji biliminin gereklerine göre yorumlama olanağı tanınmalıdır (bunun sonucunda da onu, Yunan düşüncesinin evrimci sürecinde, kendisinden önceki felsefenin varış noktası, kendisinden sonraki felsefenin de hareket noktası olarak görme düzeyine çıkılmalıdır) ya da Yunan düşünürü (felsefe tarihinin öncüsü olan Aristoteles!) Hıristiyan ve İslam ortaçağı evreninin yetkin ve çürütülmez auctoritas'ı olarak saygınlığını sürdürmelidir. Toplum yaşamı ya Batı'nın hümanist, dolayısıyla laik, ilkelerinden esinlenen bir düzene sokulmalı, ya da dinsel kurallar uyarınca yönetilmelidir. Bir orta yol söz konusu değildir. İşte denebilir ki Türk aydınları ve yabancılar bu özelliğin hiçbir zaman farkına varmamışlardır; onlar Atatürk devriminin, ana sorunun çözümlenmesinde, yani toplumun siyasal, toplumsal ve manevi özgürlüğü konusunda doğal olarak, özünün gereği olarak radikal davranmak zorunda olduğunu anlamamışlardır. Gerçekten, devrim radikal bir ihtilaldir, toplumun tümünü ve bütün yönleri ile kavrayan bir ihtilaldir. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün bile bu ilkelerden ödün vermezlikten vazgeçilecek olursa, devrim tümüyle yok olabilir. Nitekim, zaman zaman verilen ödünler yüzünden, devrim bugün hâlâ tehlikededir. Tehlikenin sürmesi aşırı gelenekçilerin amacı olabilir, ama devrime bağlılıklarını ilan eden aydınların bundan elem duymaları gerekir.

3) Tek partili rejim düzeninde, devrim ruhunun ülkede kök salmasına olanak vermek amacı ile siyasal etkinlikten bile bile uzak tutulmuş olan gelenekçi güçlerin, birer aşırılık olarak gösterilen atılımlara karşı başlatılan tepkide önemli bir rol oynadıkları, toplumsal ve siyasal yaşamı belirgin biçimde etkiledikleri bir gerçektir. Ancak birinci yorumu benimseyenler yeni ruhun ve yeni zihniyetin yeterince yer etmediğini görüp endişelenmelidirler; çünkü gelenekçi güçler aslında var olmayan aşırılıklara karşı savaşım verdikleri bahanesini ileri sürmek gereksinimini dahi duymadan devrimin ilkelerine ve kurumlarına açıkça meydan okumakta ve devrimi temellerinden sarsmaktadırlar.

Daha dikkatli bir gözlem davanın aşırılıkların önlenmesi davası olmadığını, devrimin tümüyle tehdit altında olduğu gerçeğini kolayca meydana çıkaracaktır. Devrimin tehlikede olmasının nedeni ise Kurtuluş Savaşı'nı yapmış olan kuşağın beslediği devrimci duyguların öğreti düzeyine bir türlü geçirilememesidir, toplumun bu konudaki fikir yetersizliğidir.

4) Bir toplumun manevi ve maddi evrimi ile her şeyi olgunluğa eriştiren zamanın beraber ilerledikleri bir gerçektir; fakat yüzyıllarca uygarlıkların en durgununa boyun eğmiş olan ve fikir ve tarih bakımlarından insanlığın büyük evrim sürecine sürekli olarak yabancı kalmış olan bir ülkede bu gerçeğin geçerli olduğunu ileri sürmekteki saçmalık ayrıca kanıtlamaya değmeyecek kadar belirgindir. Böyle düşünenlerin, Batılı olmayan uygarlıkların, daha önce sözü edilen bir çeşit iç yetkinliğe eriştiklerini, ancak yüzyıllar boyunca hiçbir evrimsel sürece girmediklerini göz önüne getirmeleri yetmelidir. Mısır uygarlığı bunun bir örneğidir.

Buna karşı çıkılabilir -gerçekten de sık sık karşı çıkılmakta, bunu yapanlar da yalnız Türk aydınları değildir-, denebilir ki, bugün büyük bunalımlara ve büyük sapmalara rağmen, gelişmesini sürdüren bir uygarlık vardır: Bunun yalnızca kurumları ve -çağdaş Batı uygarlığının en karakteristik yanı olarak görülen- tekniği örnek alınsa, hareketsiz toplumlar harekete geçebilir ve ilerleme yolunda yol alabilirler. Gerçekten de bir toplum özgürlük, demokrasi ve ilerleme kavramlarının tanımını ezberlemekle o kavramların bilincine erişebilseydi, böyle bir şeyin olması beklenebilirdi. Fakat gerçek durum çok başkadır: Öyle olduğuna inanmak için, şu yarı Batılılaşmış ülkelerin haline bir göz atmak yeterlidir. Onların durumu, insanlığın manevi evrimi açısından, Zelotların olduğu kadar Herodesçilerin düşüncelerinin de yararsız olduğunu ileri süren Toynbee'ye hak verdirmektedir (83).

5) Son olarak, iki karşıt güç arasında zorunlu olarak bir orta yolun bulunduğu hiç de doğru değildir. Herkesçe bilinen fizik yasasına göre, bir kitlenin, uygulanan iki gücün yönlerinin tam ortasına düşen bir yönde ilerleyebilmesi için, bu iki gücün tanımlarından eşit olması gerekir. Oysa Batıcı güçler gelenekçilerin manevi evreninin karşısına yalnızca Batı'nın tekniğini çıkarmakta ve hem ikisi arasında her türlü diyalog olasılığını ortadan kaldırmakta, hem de -kolayca tahmin edileceği gibi- yenik düşmektedirler.

Devrimin ikinci yorumu bu iki karşıt güç arasındaki dengesizliği daha belirgin hale getirmekte, hatta tehlike yaratacak bir düzeye çıkarmaktadır; çünkü bu yorum, devrimin ülkeye kazandırabileceği her şeyi kazandırdığına inandığı için, şimdi artık devrim yıllarında ihtiyatsızca yıkılmalarına neden olunan gelenekçi değerlerin yeniden kurulması gerektiği savındadır. İlk amacı toplumun ahlak anlayışını ve eğitimini dinsel temellere oturtmak ve İslam topluluğunu özerk bir düzen içinde yeniden örgütlemek, böylece onun, eğitim ve kültür alanlarında karşılaşılan birçok sorunların çözümüne katkıda bulunmasını sağlamaktır.

Bu talep laiklik ilkesine dayandırılmaktadır; gerçekten laiklik vicdan özgürlüğü, dolayısıyla özerk topluluklar biçiminde örgütlenme özgürlüğüdür. Ancak devrimin en sadık yanlıları bile bir gerçeği görememektedirler; toplum içinde laik ruhla dinin gerekleri arasındaki dengeyi koruyabilmek için ya -laiklik gibi- (84) dini de yalınç bir formüle indirgemek ve örneğin din Tanrıya ve peygamberlerine bağlılıktır demekle yetinmek gerekir, ya da laik düşüncenin de din duygusu gibi toplumun ruhunun dışında yaşayamayacağı ve onun da toplumun ruhunda kök salabilmek için dininki kadar geniş ve karmaşık bir örgütlenmeyi gereksediği kabul edilmek gerekir (85). Başka bir deyişle, dinsel düşüncenin örgütlenmesi karşısında dengeyi koruyabilmek için laiklik ilkesini toplumda yerleştirmenin bütün yollarını aramanın ve bu yolda ısrarla çaba göstermenin zorunlu olduğu kesinlikle kabul edilmelidir.

Fakat bu noktada devrimci aydınların kararsız ve edilgin tutumunun çürütülmesi konusunun ötesine geçilmiş oluyor.

Böylece açık olarak belirmektedir ki, ilk yorum yanlılarının düşüncesi dahi -incelenmeye değer bulabileceğimiz tek düşünce olduğu halde- tutarsız içerikli ve etkisiz bir düşüncedir. Bu düşünce Türk toplumunun bundan sonraki gelişimi açısından değil, Atatürk'ün getirdiği ilkelerin korunması bakımından dahi yetersizdir. Bu durumda devrimin yeni bir yorumu zorunluluk kazanmaktadır.

 

8- Devrimin dördüncü yorumu

 

Hiçbiri ideolojik bir nitelik kazanmamakla beraber, yine de Türk toplumunun manevi ve maddi gidişi üzerinde etkili olan bu çeşitli görüş ve davranışların incelenmesi sonucunda, Atatürk'ün eserinin dördüncü yorum adını vereceğimiz yeni bir biçimde yorumlanmasının zorunlu olduğu ortaya çıkmakta ve bu yorumun ne olabileceği önceden belli olmaktadır.

Bu yeni yorum bize en doğal yorum olduğu kanısını vermektedir, çünkü somut eserler halinde karşımıza çıkan bir dizi öncüllerin sonucudur; bu yorum aynı zamanda pratik açıdan en etkili yorumdur, çünkü Türkiye'nin bugün en yüksek noktasına ulaşan manevi bunalımına çözüm getirecek tek yorumdur. Böyle olduğu halde, Türk aydınları bugüne kadar böylesine bir değerlendirmeye yönelebilmiş değillerdir.

Gerçekten siyaset alanında teokratik düzeni reddedip demokratik rejimin en ileri örneğini kabullenen, toplumsal yaşamını yüzyıllarca yönetmiş olan şeriatı bırakıp bir anda İsviçre vatandaşlık yasasını, İtalyan ceza yasasını benimseyen; tam anlamı ile skolastik bir eğitimden akılcı ve en ilerici modernist eğilimlere yer veren bir eğitime geçmekle, manevi evreninde ihtilal yaratan bir ülke; Avrupa edebiyatı türlerini benimseyen, teokrasi çağında yasaklanmış olan betimleme sanatlarının özgürce gelişmesine olanak tanıyan; tiyatroyu, konservatuvarı ex novo kuran; Batılı üniversitenin ruhunu değilse de biçimini örnek alan; olup bittiye, bir dünyadan bambaşka bir dünyaya geçişin başarıldığına kendini inandırmak için dış görünümünde bile ihtilal yapan, alfabe, giysi değiştiren; yeni bir yaşama tarzına giren bir ulus böyle bir ulus ilk iş olarak, doğal ve mantıksal olarak, devrimin yakın zamanlarda Türkiye'ye soktuğu toplumsal, siyasal ve kültürel kuruluşların ruhunu -oluştukları yer ve çağda gelişmelerine yol açan ruhu- benimsemeye çaba göstermek durumundadır.

Bunun sonucunda da, Türk toplumunun siyasal eğitim alanında, Yunanistan'ın ve Roma'nın siyasal tarihini ve kurumlar tarihini -tarihsel gelenek yolu ile demokrasi kavramının yerleşmiş bulunduğu- Batılı toplumlara oranla daha büyük bir istek ve coşku ile incelemesi beklenir. Aynı biçimde, İsviçre vatandaşlık yasasının, bir kişinin iradesine boyun eğen toplumlardaki edilgin zihniyetle uygulanması ve bu yasaya aynı zihniyetle uyulması istenmiyorsa, Roma hukuku üzerine araştırmaların hız kazanacağı toplum, özellikle bu toplumdur. Çünkü ulusal irade ile getirildikleri için, insan onuru duygusunu zedelemeyen hukuk ve adalet anlayışını toplumun ruhunda kökleştirecek çalışmalar, bu çalışmalardır.

Ayrıca, klasik edebiyat, sanat ve düşünceye en büyük gereksinimi duyacak olan toplumlar, Batı edebiyatının türlerini ilk kez benimseyen, büyük kalkınma çabalarında laik mimarlığa ve şehircilik bilimine başvurmak zorunda olan ve betimsel sanatlarla ilk kez özgürce ilgilenebilen toplumlardır.

Türk toplumu, daha sonra üzerinde duracağımız dörtlü bir tanımadan yararlanarak, Batı'dan, ruhuna derinlemesine nüfuz etmeye gerek görmeden, aldığı kurumları ve ilkeleri koruyabileceğine inanmakta direniyorsa; geleceği için ölümcül sonuç verebilecek bu yanılgıyı sürdürüyorsa, bunun nedeni, insanlığın yüzyıllar boyunca oluşturduğu evrimin ürünü olan düşünsel ahlaksal ve estetik biçimlenmeden yoksun olmasında aranmalıdır. Öte yandan sözü edilen biçimlenmeyi verebilecek öğretim, eğitim ve kültür kurumlarının kurulmasına olanak sağlayacak tek etkenin devriminin bu dördüncü yorumu olduğu belirtilmelidir.

Nihayet, dördüncü yorumun toplum üzerinde egemen olabilmesi için, Atatürk'ün ölümünden beri Türkiye'nin devrimci atılımını köstekleyen bu bir çeşit kısır döngüyü kırıp parçalamak gerekir.

Gerçekten, bu kısır döngü parçalanmadıkça, Atatürk devriminin -Türk ve Batılı aydınların sandığı gibi- geniş kapsamlı da olsa, yalnızca bir toplumsal ve siyasal yenilik hareketi olmadığı, bunun çok ötesinde Ortaçağ düşüncesinin kültür bilinci düzeyinde reddi ve akılcı, laik, hümanist düşüncenin kabulü olduğu anlayışına erişme olanağı yoktur.

Ret, yalnızca Ortaçağ zihniyetinin ve bu zihniyetin ürünlerinin, yani toplumsal düzenin, teokratik rejimin reddi değil, bu ruhun gelişmesine elverişli ortamı yaratan manevi evrenin, yani fikirden yoksun edebiyatının, yaşamdan kaçak dekoratif sanatının, yaşamdan usancı ve yazgıya boyun eğişi dile getiren müziğinin bir yana bırakılmasıdır. Devrim -İslam ülkelerinde, eski ile yeni arasındaki çatışma, hemen hemen dinsel ruhla yenilik ruhu arasında süregelen bir çatışmadan ibaret olduğu için- kısaca laik diye adlandırabileceğimiz düşüncenin benimsenmesidir. Bundan başka, devrim laikliğin kaçınılmaz sonuçlarının hepsinin kabulüdür. Bu sonuçlar ise, hiç de, sanıldığı gibi dinsel düşüncenin siyasal yaşama el atmasını önlemekten ibaret değildir.

Gerçekten bir devlette laikliğin güvence altına alınması, toplumun laik bir zihin yapısına sahip olması ile sağlanabilir. Oysa laikliği gerçekten benimseyen bir toplumda, dinsel inançlar siyasal yaşama karışmamakla kalamaz; din düşüncenin, bilimin, sanatın özgürce gelişmesini engelleyecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır; ayrıca o, devlet adamının, bilginin, aydının, herhangi bir vatandaşın kendi hareketlerinin hesabını topluma dinsel ve dogmatik özde olan eski değerler sistemine göre vermek zorunda kalmaması için, ya da, buna zorlanırsa, kendini temize çıkaramama durumunda eski zihniyete tehlikeli ve onarılması olanaksız ödünlerde bulunmasının önlenmesi bakımından, vatandaşla toplum arasındaki ilişkileri etkilememek zorundadır.

Laik açıdan bakılınca, Atatürk devrimi Doğu'nun mistik ya da dogmatik, ama her halde akılcı olmayan zihin yapısından kaynaklanan değerler sisteminin reddi, akılcı ve insancı temellere dayanan yeni bir değerler sisteminin kabulü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yoruma göre, Atatürk devrimi, tarihe geçen ihtilallerin en geniş kapsamlısı, en derine ineni, en radikali (86) ve en hayranlık uyandırıcısı olarak belirmektedir. Atatürk dehaların en büyüğü; eseri, bir tek kişinin gerçekleştirebileceği eserlerin en yücesidir.

Devrim olaylarını oluştukları pragmatik alandan ve bugün anı olarak yaşadıkları duygu alanından çıkarıp, değerlendirilmelerinin yapılacağı fikir alanına yükseltecek olan, işte bu akılcı ve insancı sistemdir. Türk toplumunu bu durumdan kurtarıp, kuşkusuz daha elverişli ancak eskisi kadar durağan bir duruma getirmeyi değil, ona sonu gelmeyecek bir evrimi başlatacak ilk hareketi sağlamayı amaçlayan bir ihtilal yalnızca bu sistem içinde değerlendirilebilir. Çünkü evrim fikrinin, sözü edilen değerler sistemine varlık kazandıran Batı düşüncesinin dışında var olabileceğini düşünmek bile olanaksızdır.

Böylece, Türk toplumunun çözmek durumunda olduğu kültür sorunu ana çizgileri ile ortaya çıkmış oluyor. Sorun şu terimlerle dile getirilebilir: eski skolastik zihin yapısının üstesinden gelebilecek tek güç, hümanist kültürdür; bu kültürün ülkemizde doğup gelişmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü, öğretimde doğal ve matematik bilimlere geniş yer veren bugünkü eğitim sistemi eski zihniyetin köklerini sökmeyi başaramamıştır; onun bütün yapabildiği her biri el sürülmez birer auctoritas olan ve İslam evrenini egemenlik altında tutan ulemayı tahttan indirip yerine Larousse du XX. siècle'i geçirmek olmuştur.

Türk toplumunun geleceği, laik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlıdır: devrim ilkelerinin ve devrimci kurumların ülkemizde sürekli sağlam bir inanca altına alınabilmesi bu koşula bağlıdır. Toplumun zihninde laik bilincin yer etmesi, devrimin aldığı yolun bugünkünden çok daha iyi bir biçimde aydınlanmasına olanak sağlayacaktır; bu da, yeni bir yola giren Türk toplumunun sürekli olarak karşısına çıkan sorunları çok daha çabuk ve yanılmazlıkla kavramasına izin verecektir. Bu durumda toplumumuzu manevi alanda yeni ve daha büyük aşamalara ve insanlığın evrimi yolunda daha ileri bir noktaya götürecek olan yeni bir dizi toplumsal ve insancıl ideallerin filizlenmesi beklenmelidir.

Bugün yalnızca bir hayal olarak görünen, dinsel düşünce ve kurumlarda büyük bir reform hareketinin başlaması Türk toplumunda laiklik bilincinin yer etmesi ile ileride olanak kazanacağından kuşku duyulamaz. Reforma bizzat din adamlarının önayak olmaları da olasılık dışı değildir; çünkü bu durumda din adamları dinsel inançla yeni laik düzen arasında uyumu kurmak zorunluluğunu duymakta gecikmeyeceklerdir.

İslam toplumlarını ve genellike, Batılı olmayan toplumları, çoğunlukla dinsel temellere dayanan ve her halde eleştiri ruhundan yoksun olmaları nedeniyle, dokunulmaz bir niteliğe sahip olan geleneksel değerlerini yeniden gözden geçirmeye yöneltebilecek tek güç hümanist eğitimdir. Bu gözden geçirme Avrupa'dakinden farklı olmayacaktır; Avrupa'da din adamları, hümanizmi ve uyanış çağını izleyen yıllarda, yenilenme gereksinimini duymuşlar ve reformun ister yanlısı, ister düşmanı olsunlar, hümanist düşünceyi değişik ölçülerde kabullenmek zorunda kalmışlardır.

Her ne olursa olsun, İslam düşüncesi, -kendini insanlığın bütün manevi ve dünyasal gerçeklerinin tek sahibi olarak görmeye iten ve böylece insanlara bulgulanabilecek ya da yapılabilecek hiçbir şey bırakmayan- dogmacılıktan ve tarihsel üst yapısından vazgeçmedikçe ve Türk Toplumunda uyanan yeni ve etkin yaşamın yarattığı zorunluluklara uymadıkça, laik düşünce ile bir modus vivendi bulamayacaktır; buna karşılık, çağın gerçeklerine uymak koşulu ile laik düşünce ile işbirliği halinde, yeni Türkiye'nin manevi kalkınmasına etkili biçimde katılabilecektir. Çünkü vaktiyle Hıristiyan düşüncesinin kendinden kaynaklanan bir Uyanış'a yol açabileceğini düşünmek ne kadar yersiz ise, aynı biçimde İslam düşüncesinin, bir iç evrimle, İslam evrenini modernleştirecek bir harekete girişmesini beklemek o kadar gerçekçilikten uzak bir tutumdur.

Batı'da Hıristiyanlıkla hümanizm arasında kurulduğuna tanık olduğumuz uyuşmaya benzer bir anlaşmanın İslam düşüncesi ile hümanist düşünce arasında kurulmasından bir dizi sonucun çıkması doğaldır; her şeyden önce, Türk toplumu kendi pratik etkinliği ile -ahlaksal özgürlük ilkelerine ve anlamının geniş kapsamı ile kavranılan dignitas hominis ilkesine dayanan- yeni iç evreni arasında tam bir uyuşum kurulabildiğinin; ayrıca kendini yeni girişimlere, yeni ve daha büyük eserler yaratmaya yönelten bir enerji kaynağının kendi içinde oluşmaya başladığının farkına varacaktır. Kişi, günlük etkinliğinin yeni insancıl değerler sistemi içinde manevi ve ahlaksal bir değer kazandığını görecek, bununla kendine olan güven artacak ve -her insanın, çoğu zaman haksız yere de olsa, duyduğu- kendine saygının boş bir duygu olmadığına inanacaktır. İç denge, kendine güven, kendi kişiliği ve yeni yaşam bilinci onu dünyaya dönük etkinliğe o güne kadar duymadığı bir ilgi ve coşku ile itecektir.

Çünkü toplumları düşünce, bilim, sanat ve toplumsal ve siyasal düzen alanlarında ilerleten bu sevgi ve yaratıcı coşkudur.

 

9- Yeni bir kültür bilinci edinme zorunluluğu

 

Demek ki dördüncü yorum, diğer üçünden esas bakımından farklıdır, çünkü devrimi pratik ve duygusal düzeyden fikir düzeyine yükseltmekte ve böylece ona aynı zamanda yeni bir öz kazandırmaktadır. Ancak bu fikir düzeyine yükselme Türk toplumunda yeni bir bilincin oluşmasını doğal olarak gerektirir. Gelenekçi ve dogmacı zihin yapısını ortadan kaldırmayı ve Atatürk devriminin paha biçilmez değerini görüp onu yorumlamayı başaracak tek güç olan hümanist düşünce ise belli bir insancıl deneyimin ürünüdür. Bu deneyimi benimsemenin yolu, iyi planlanmış bir düşünsel, ahlaksal ve estetik eğitimden geçerek onu yeniden yaşamaktır. Şu halde, devrimin dördüncü yorumunun toplumumuzda yer etmesi ve ulusal bir idealin temeli olduktan sonra, etkili olması isteniyorsa, ortaöğretimi yeni baştan düzenlemek gerekir. Özellikle gençleri yükseköğrenime hazırlayan okullarda köklü bir reforma gereksinim vardır.

Dördüncü yorum, şu halde, eğitim alanında esaslı bir yeniliği zorunlu göstermektedir. Devrimin yıktığının yerine bir şey koymadığı tek alanın eğitim alanı olduğu da dikkatten kaçmamalıdır. Ortaöğretimin bugün içinde bulunduğu koşulların gözden geçirilmesi hem buradaki bunalımın nedenlerini ortaya koyacak, hem Türk toplumunun bugünkü manevi durumunun ne olduğunu olduğu gibi meydana çıkaracaktır.

 

10- Okulun işlevi. Ortaöğretimin bugünkü durumu

 

Devrim, eğitimi yeni ilkelere göre düzenlemeye din okullarını kapatmakla, Arapça ve Farsça derslerini kaldırmakla, programlardan yalnız Kuran derslerini değil, din derslerini de çıkarmakla işe girişti. Bunu anayasada yeri olan laiklik ilkesine dayanarak yaptı. Meslek okulları, teknik okullar kuruldu ve bunların sayılarının arttırılması için uğraşıldı; Batı örneklerine göre düzenlenen yükseköğrenime yöneltici ortaokul-liseler kuruldu. Aslında Alman realschule'sinin düzeyine bile erişemeyen bu okullarda ağırlık matematik ve doğa bilimlerine verildi; insan bilimleri içinde pozitif bilimlerin kesinlik niteliğine uyar yöntemleri kullanabildiği savında olan psikoloji ve sosyolojiye önem verildi.

Kuşkusuz, eğitim alanında girişilen bu reform hareketi, Türk toplumunu mutlak bir zihin tembelliğine mahkûm eden manevi zincirleri koparıp atma bakımından önemli bir atılım olmuştur. Bu alanda, eskiyi ortadan kaldırma konusunda, devrim dikkate değer bir etkinlik göstermiştir. Ancak devrim, önce de söylendiği gibi, bu alanda aynı ölçüde yoğun bir yapıcı etkinlik gösterebilmiş değildir. Devrim Arapçayı, Farsçayı, din derslerini yalnızca olumsuz açıdan, parçalanması gereken manevi köstekler olarak görmüştür; ama bu disiplinlerin insana manevi bir yapı ve bir ahlak anlayışı kazandırdığı gözden kaçmıştır; dolayısıyla, genç kuşaklara eskilerin yerini tutacak yeni bir zihin yapısı, yeni bir ahlak anlayışı vermenin gerekliliğini görememiştir.

Arapça ile Farsçanın okullardan kaldırılması ile Osmanlı edebiyatının da anlaşılmaz hale gelmesi, sorunun önemini daha da arttırmıştır. Gerçi Osmanlı edebiyatının Cumhuriyet kuşaklarına gerekli zihin biçimlenimini veremediği bir gerçektir; ancak, bu tutumla her türlü edebi eğitimden vazgeçilmekteydi.

Gençliğin eğitiminde en büyük etken her zaman ve her yerde öğretim kurumları olduğuna göre, devrimin, güçlendirilmesine en büyük özenin gösterilmesi gereken ideolojik cephesi tehlikeli ölçüde çelimsiz kaldı. Birinci yorum yanlıları diye andığımız kimselerce düzenlenen ortaöğretim programlarından Türk dili gramerinin kaldırılmasına kadar gidildi; gerekçe olarak, doğanın çocuklara pratik yoldan öğrettiklerini kuramsal yoldan öğretmenin gereksiz olduğu ileri sürüldü (87).

Skolastik zihniyetin pozitif bilimler ve teknik bilgilerle yıkılabileceği konusunda beslenen yanlış kanının gençliğin eğitimini ne hale düşürdüğünü göz önüne getirmek güç değildir: ahlak dışı ve tarihsel köklerinden koparılmış bir akılcılıkla dinsel inançlar topluma egemen olmak için savaşım halinde idiler.

Ancak devrimin ve ülkemizin geleceğini etkileyen bu çatışma uzun süremezdi. Nitekim, çok partili rejimin kurulmasından sonra, ikinci yorum yanlılarının düşüncesine uyularak, işe klasik kolun kaldırılması ile başlandı: başlıca özelliği, programına Latince derslerini alması olan klasik kol 1940 yılında edebiyat ve fen kollarının yanında yer almıştı. Sonra din dersleri yeniden başlatıldı; din dersi önce, dördüncü sınıftan başlamak üzere, ilkokullara kondu; daha sonra ortaokulların programına da alındı. Bu önlemlerle gençlere ne doğal ve matematik bilimlerin, ne de teknik öğretimin veremeyeceği ahlaksal biçimlenimin verilmesi düşünülmüştür. Ayrıca Ankara'da bir teoloji fakültesi ile imam ve hatip yetiştirmek için birçok okul kuruldu. İmam-hatip okullarının amacı toplumun eskiden beri duyduğu manevi önder gereksinimini karşılamaktı.

İstenen, geleneksel değerlerle günlük yaşamın kabul ettirdiği gerçekler arasında sürüp giden çatışmayı yapay bir uyuşma ile sona erdirmekti. O günlerde egemen görüşe göre, özellikle halk arasında mistik niteliğinden sıyrılamayan din ile, çok daha uyanık ve gerçekçi bir zekâ isteyen teknik artık dövüşmemeli, aralarında alanları paylaşmak suretiyle gençliğin eğitimine elbirliği ile çalışmalıydılar (*).

Ancak toplumun genel evrimi içinde dinle laik kuruluşlar arasında -birinci yorumun eleştirisi yapılırken- saptanan dengesizlik öğretim alanında çok daha belirgin bir hal almaktadır. Gerçekten ayrıntılar programına bakılırsa, imam-hatip okulları laik bir toplumda dinsel görevleri yerine getirecek insanlar yetiştirmeyi değil, dinsel anlayışın dışına çıkmayan bir eğitim vermeyi amaçlar görünüyor. Bu meslek okullarına, kurulduklarından hemen sonra imam-hatip okulu değil de (88) ''din okulu'' denmesi çok anlamlıdır. Tevhidi Tedrisat yasası sanki artık yürürlükte değildir, sanki laik ve dinsel olmak üzere ikili bir öğretim uygulanmaktadır (*).

Filolojinin ve tarihin yöntemlerine göre değil, geleneksel biçimde okutulan Kuran, İslam teolojisi, ahlakı, hukuku, felsefesi ve tarihi dersleri -doğa bilimleri, matematik ve yaşayan yabancı dil konusunda bir ölçüde verilen bilgilerle birlikte de olsa- kuşkusuz genç Osmanlının en iyi biçimde yetişmesini sağlayacak disiplinleri oluşturur, ama bu disiplinler, laik ve demokratik bir düzen kurmak için koca bir devrim başarmış olan bir ulusun dinsel gereksinimlerine yön verme sorumluluğunu yüklenecek insanların sahip olması istenen düşünsel ve ahlaksal biçimlenmeyi sağlayacak disiplinler değildir. Bu eğitim, gençleri dogmacılığa düşmekten koruyacak hümanist bilinçlenmeye tamamıyla yabancıdır; Batı düşüncesinin tükenmez kaynağı olan ve bizzat kilisenin kendi amaçları için bol bol yararlandığı hümanist biçimlenmenin, akılcılığın ve eleştiri ruhunun bu eğitimde hiçbir yeri yoktur.

Batı'da, ulusal tarih ve ulusal edebiyat, klasik düşünceye bağlanmaları nedeniyle, kendi başına gençlerin eleştiri ruhuna ve tarihsel bilince erişmelerine yardımcı olabilirlerse de, Divan edebiyatı ve Osmanlı tarihi İslam evrenine egemen olan hareketsiz, dogmatik zihniyetin ürünüdürler; bu yüzden din okullarında okuyan öğrencilerin her türlü evrim ve ilerleme fikrine yabancı kalmamaları olanaksızdır. Bundan çıkan sonuca göre, gençleri üniversite öğrenimine hazırlayan Türk orta dereceli okulları, Batı klasik dillerine yer verilmediği, öbür yanda da Osmanlı tarihi ve edebiyatı bir ölçüde de olsa akılcı ve insancıl bir eğitimin sağlanması açısından yararlı olmadıkları için, örnek alındığı ileri sürülen Fransız lisesinin modern kolundan -özgürlükçü biçimlenim ve estetik eğitim açısından- aşağı kaldıkları gibi (Montesquieu, Ronsard, Descartes, Rousseau bir bakıma Yunan ve Roma yazarlarının yerini iyi kötü tutabilirler), Batının meslek ve teknik okullarının düzeyine bile erişememektedirler.

Bugün artık öbürlerinden ayırt etmek zorunluluğu ile, laik olarak adlandırmak durumunda olduğumuz okullara 1950'lerde yeni bir ruh vermek için çaba gösterildiğini ve bu arada, İngilizcenin iyi öğrenilmesi için, matematik ve doğa bilimlerinin İngilizce okutulduğu beş lisenin kurulduğunu burada anımsatmak yerinde olacaktır. Fakat bu ve bundan sonra yapılan girişimler sorunu asıl terimleri ile ele alabilmiş değildir. İngilizce öğretim yapılan liseler konusunda söylenecek şudur: Bir Batı dilinin bilinmesi daima yararlıdır, çünkü bir ölçüde de olsa, ruhuna nüfuz edilmeden bir dil konuşulamaz. Ancak Türkçe ve İngilizce olmak üzere öğretimin iki dilde yapıldığı beş lisenin, ilk Türk lisesini, o günün Batı'ya özenen kültürünün etkisi ile, derslerin Türkçe ve Fransızca verildiği Galatasaray Lisesi'ni çok açık bir biçimde anımsattığını gözlemek acıdır. Başka bir deyişle, eğitim ve kültür alanındaki ilerleme konusunda, bugünkü Türk toplumunun Tanzimat dönemindeki görüşlere hiçbir şey katamadığı ortadadır.

Bu durumda, geleneksel zihniyet ve kültürün iyi yetişmiş temsilcilerinin karşısına, laik ve akılcı ruh adına -normal ya da iki dilli- liselerden çıkan ve matematik, fizik, kimya bilgilerinin yanında ayakkabıcılık, tenekecilik gibi birtakım el ustalıkları kazanmış bulunan, ancak ahlak konusunda yalnızca dinsel telkinlerin etkisinde kalan gençlerin çıkarılabildiği göz önünde tutulursa, laik Türk toplumunda insanın manevi evreninin yeniden eski dogmatik düşünceye teslim edildiği kolayca anlaşılacaktır.

Devrime karşı çıkanlara, eski ile yeninin çatışmasını eski düzene dönmek biçiminde çözümlemek isteyenlere gelince, cumhuriyet okullarında eğitimin İslam ilkelerine dayandırılması davasındadırlar. Bu da, bugün imam-hatip okullarında uygulanan öğretimin esas çizgileri ile bütün liselerde uygulanmasını istemek demektir. Onlarca İslam dinine bağlı bir topluluk için tek kabul edilebilecek eğitim biçimi budur. Erekleri bugünkü düzeni tersine çevirmektir. Orta dereceli öğretimde bugün ayrıntılar programlarının ağırlık noktasını pozitif bilimler oluşturmaktadır; yüzeysel biçimde okutulan Osmanlı çağı, daha da az öğrenilen Batı dünyası, dil bilgileri ile birlikte tamamlayıcı disiplinler niteliğindedir. Üçüncü yorum yanlıları, bunun tersine, gençliğin eğitiminin temelinde -özü dinsel ve skolastik olan- Osmanlı kültürünün bulunmasını istemekte, öğretilmesinden vazgeçilemeyeceğini kendilerinin de anladığı pozitif bilimlerle teknik bilgilerin tamamlayıcı öğe olmasında diretmektedirler. Birinci ve ikinci yorum yanlılarının tutumu ile karşılaştırılırsa, bunların tutumunun daha mantıklı olduğunu kabul etmek gerekir. Gerçekten, kişinin ve toplumun manevi evrenini pozitif bilimlerin, teknik bilgilerin, yüzeyde kalmış birkaç din ilkesinin ya da, birkaç onyıl önce önerildiği gibi, bir dizi formüllerden oluşan acaip bir ahlâk bilgisinin oluşturamayacağını ileri sürmekte haklıdırlar (*).

Ancak bunların zihin yapısı eleştirici düşünceye o kadar yabancıdır ki -yaşamı, kendisine kabul ettirilen biçimde değil, kendi eğilim, yetenek ve deneyimine göre değerlendiren bir zekânın ürünü olan- bilimle tekniğin, skolastik zihniyetin baskısından henüz kurtulamayan bir toplumda niçin yerleşip gelişme gösteremeyeceğini anlamaktan kesinlikle acizdirler. Bilimin ve tekniğin ülkeye dışalım malı gibi sokulan ürünlerine bile toplumca uzun süre katlanılamayacağı akıllarından geçmemektedir. Fikir yürütme yolu ile onları inandırmaya kalkışmak da boşunadır; çünkü dogmalarına karşı çıkan hiçbir diyaloğun kurulmasına olanak vermemekte, zihinlerini her türlü mantığa sımsıkı kapatmaktadırlar. Bu çeşit insanlardan, pek de uzak olmayan bir geçmişte diri diri yakılma tehlikesi ile karşılaşan Galilei'in başına gelenleri değerlendirmeleri herhalde beklenemez.

 

II- Manevi evrende dönüşüm zorunluluğu: akılcı ve insancı temellere dayanan eğitim

 

Bu çeşit bir eğitimin uygulanabilmesi için devrimin resmen reddedilmesi gerekeceği açıktır. Böyle bir olasılık pek yakın görünmemektedir. Bununla beraber, soruna uyguladığımız kısa irdeleme gösteriyor ki, bilimsel ve teknik bilgilere ağırlık veren bir eğitim sisteminin, ne eski dinsel eğitimle başa çıkması, ne de -insana manevi biçimlenim verme gücünden yoksun olduğundan- Türk kültüründeki bunalıma çözüm getirmesi, dolayısıyla devrim ilkelerinin sürekliliğini sağlaması beklenemez. Bundan çıkan sonuç şudur: birinci yorumdan ikinci yoruma geçildiği gibi, kaçınılmaz bir zorunluluk olarak yakın bir gelecekte ikincisinden üçüncüsüne geçilecektir (*).

Bugünkü acıklı görünümü ile, Türk toplumu, devrim coşkusu ile kendini insancıl evrimin engin akışına kaptırdıktan sonra, yavaş yavaş akıntının dışına kıyıya itildiği izlenimini uyandırmaktadır.

Toplumun eski durgunluğa dönmesini önlemek için, yeni kuşakların harekete geçirilmesi, zihinlerin aydınlatılması gerekir, bunun için de, kendini hemen hemen bütün dogmatik kösteklerden kurtarmış olan, gençlerde özgürlüğe, estetik ve ahlaksal güzelliğe bağlılık duygusunu uyandıran tek sistem olduğu gözlenen Batı eğitiminin örnek alınması zorunludur. Türk toplumu yüksek öğrenime hazırlayan orta dereceli okullar için Batı'nın klasik liselerini örnek almalıdır; yönetici sınıfa ve aydınlara akılcı ve insancıl bir zihin yapısı vermek istiyorsa, başka bir deyişle, devrim ilkelerinin ve kurulan kurumların anlamının anlaşılmasını istiyorsa, günlük etkinliğin gerekçesi ve amacı üzerine bilinçlenilmesini istiyorsa, başka çıkar yol yoktur.

Kuşkusuz, klasik okulun Avrupa'daki işlevinin ne olduğunun belirlenmesi gerekir. Çünkü bunun şimdiye kadar açıklıkla saptanmadığı anlaşılıyor; öyle olmasa, yararcı ya da modernist akımın başlattığı saldırı karşısında klasik okul yok olma tehlikesi geçirmezdi. Avrupa bu eski öğretim kurumuna kuramsal bir inançtan çok gelenekçiliği yüzünden sadık kalmıştır. Fakat Avrupa'da klasik lisenin tarihsel bir işlevi olduğundan, bunun da laik bilinci kökleştirmek, kökleştirdikten sonra da canlı tutmak olduğundan kimse kuşku duyamaz. Gerçekten Avrupa'da zihin özgürlüğü ile dogmacılık çatışması, laik düşünce ile dinsel düşünce çatışması biçiminde oluşmuştur.

Batı'nın, birkaç bin yıllık uygarlığını korumak için ve en az beş yüzyıldan beri sahip çıktığı laiklik bilincinin sönmesine tanık olmamak için, kendi klasik kaynaklarına inme gereksinimini her zamankinden çok bugün duyması gerektiği ve dolayısıyla bu bilincin oluşmasına olanak sağlayan tek kurum olduğu görülen klasik lisenin kurulmasının kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu da kabul edilecektir.

Böyle bir işe girişilirken, laik ruhun Avrupa'da topumsal düzene egemen olmaya başlamasının beş yüzyıllık bir tarihi olduğu, etkisini durmadan arttırdığı, öbür yandan bizzat dinin, başlangıçtan beri klasik kültürle sıkı ilişkileri olduğu için, Uyanış kültürüne büyük ölçüde ayak uydurduğu; buna karşılık ülkemizde, yaşamı Ortaçağ açısından değerlendiren görüşün -örf ve âdetlerin, geleneklerin bilinçsiz yolundan geçerek ve laiklik kavramının toplumda oluşmasına ve yerleşmesine zaman ve fırsat vermeden- kişinin ruhu üzerinde eski egemenliğini kurmayı başardığı gözden uzak tutulmamalıdır.

Türk aydınları olsun, Batılı aydınlar olsun, bıktırıcı bir diretişle savunulduğunun tersine, Batı uygarlığının yalnızca iki öğeden oluşmadığını, tekniğin ve dinin yanında üçüncü bir kaynağın bulunduğunu, -demokrasi, fikir özgürlüğü, söz özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, insan onuru kavramları teknikten ve dinden kaynaklanmadıklarına göre- bir üçüncü kaynağın bulunması gerektiğini sonunda anlamalıdırlar. Gerçekten Batılı olmayan toplumlar teknikten önce (dinsel gereksinimleri yönünden, kendi dinleri bu gereksinimleri gidermektedir), bu kavramları benimsemek durumundadırlar. Bu kavramlar olmadan, yeni bir dünya görüşüne sahip olmaları, taklit yolu ile kabullenilen ve belki bir gün bu toplumları insanlığın ilerleyiş yolunda kendi başlarına yürüyecek hale getirecek olan ilkelerin ahlaksal değeri konusunda aydınlanmaları olanak dışıdır.

Kesin olan şudur ki pratik deneyim, tarihsel koşullar ve mantıksal sonuçlandırmalar yeni Türk kuşaklarının zihinsel, ahlaksal ve estetik biçimlenimini sağlam bir akılcı ve insancı temele dayandırmanın gerekliliğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Tarih boyunca insanlığın manevi yaşamına ve dolayısıyla aynı zamanda maddi yaşamına yön veren eserlerin sayıca ne kadar az olduğunu görmek insanı şaşırtıyor. İslam evreninin manevi besinini bir tek kitabın, Kuran'ın oluşturduğunu, Hıristiyan düşüncesinin tek kaynağının da İncil olduğunu söyleyebileceğimiz gibi; dinsel inançların dışında bir ahlak, bir dünya görüşü, bir diyalektik edinmek isteyenler için de, ahlaksal kavramları, estetik kuramları, diyalektiği geliştiren ve sayısı hiç de kabarık olmayan büyük insanların eserlerini gösterebiliriz.

Temeli özgürlük fikri olan ahlak ilkelerinin ortaya çıkarılması, bağımsız bir manevi yaşamın bulgulanması, insanın zihinsel melekelerini geliştirme yöntemlerinin bulunması, güzel kavramına erişilmesi, Yunan ve Roma toplumlarının parlak başarılarıdır. Batıyı Ortaçağ uykusundan uyandırabilmek için, hümanistler ve Uyanış çağının kuşakları hep bu üçüncü kaynağa başvurmuşlardır. Denebilir ki, aydınlanma çağının filozofları o önceki kuşakların fikir evreninden elde ettikleri kazançları bilinçli bir sisteme bağlamakla yetinmişlerdir. Bugünkü Batılı kuşaklar da o tükenmeyen kaynaktan yararlanmayı sürdürüyorlar; çünkü bugünkü uygarlığın inancası olan laiklik bilincini uyanık tutabilmek için o kaynağa gereksinimleri vardır.

Gerçekten Batı bugün de, hatta belki de her zamankinden çok bugün, klasik düşünceden yararlanma gereksinimi içindedir; onu tehdit eden bazı ideolojiler vardır; bunlar ister geçmişi özlesinler, ister aşırı bir ilericilik hevesinde olsunlar, hız aldıkları hümanist hareket noktasını, dolayısıyla özgürlüğün kutsal ilkesini reddetme yanılgısına düşmüşlerdir.

Atatürk devrimini skolastik düşüncenin reddi, hümanist düşüncenin olduğu gibi kabulü biçiminde değerlendiren dördüncü yorum, şu halde, ilk amaç olarak Türk lisesini temelden değiştirmeye ve yeni kuşaklara eski dogmatik eğitime her bakımdan karşıt olan hümanist eğitimi vermeye yönelmelidir.

Ancak bu sayede Türk gençliği insan onuru kavramından, özgürlük duygusundan, yurt ve ulus sevgisinden, hoşgörü fikrinden, savaşım azminden oluşan bir manevi evrene sahip olacaktır; bu gençlik dünya görüşünün temeline insan duygularının gerçekliğini ve yüceliğini yerleştirecektir. Ve nihayet ancak bu yeni zihinsel ve ahlaksal biçimlenim yolu ile insan iç evreni ile dış yaşamın gerçekleri arasındaki çatışmanın son bulduğunu görecektir; çünkü günlük etkinlikler, yani bilimin, tekniğin, siyasetin, ekonominin, düşüncenin, sanatın çeşitli alanlarındaki etkinlikler ve hatta toplum ve aile ilişkileri hem manevi yaşamın, hem de, aynı zamanda, toplumsal düzenin ortak temeli durumunda olan bir zihin yapısının ürünü olacaktır. Bu da kişinin maddi ve manevi yaşamları arasında doğal bir uyuşumun kendiliğinden kurulmasını sağlayacaktır.

Batılı olmayan bir uygarlığa bağlı bir toplumda kurulacak ilk klasik okula yön verecek ilkeler üzerinde durmadan ve temel programından söz etmeden, şimdilik buraya kadar ileri sürülen görüşlerin mantıksal sonuçlarını çıkarmakla yetinilecektir.

Türkiye'de kurulacak klasik bir ortaöğretim okulunda zihinsel, ahlaksal ve estetik biçimlenimin temeli, Batı'daki klasik okullarda olduğu gibi, Yunan ve Latin dili ve edebiyatı ile ulusal dil ve edebiyattan oluşmalıdır. Bütün öbür disiplinler de zihinlere bilgi yığmak değil, öğrencileri olgunlaştırmak amacını gözeten bir biçimde verilmek suretiyle, vazgeçilmez tamamlayıcı dersler olmalıdır.

Ancak burada birbirinden son derece farklı iki zihniyet, iki uygarlık arasındaki karşıtlık açık olarak ortaya çıkmaktadır. Türk edebiyatı ve Türk tarihinin yeniden değerlendirilmesi -tarih bilincinin ışığında ve Türk klasik okulunun kurulması ile oluşması amaçlanan yeni zihniyetin ifadesi olacak bir ölçüte dayandırılmak suretiyle yapılacak yeni bir değerlendirme- bu sorunun doğal çözümü gibi görünmektedir. Bu sayede, modern gençliğin manevi eğitimde örnek oluşturacak edebi eserler ve tarihsel ve insancıl olaylarla öğrencilerin zihin biçimlenmesinde yeri olmayıp, yalnızca tarihsel bilgilerin çerçevesi içinde ele alınması uygun olan edebi eserler, tarihsel olaylar ya da tarihsel dönemler arasındaki sınır kesinlikle çizilmiş olacaktır.

Mantıksal sonuçlar dizisi sürdürülerek, klasik okulda yetişen gençlerin, toplumda yerlerini aldıktan sonra, mesleklerinin normal olarak onlara yüklediği sorumluluğun dışında daha başka sorumlulukların yükünü omuzlarında duyacakları düşünülebilir. Bu sorumluluk duygusu ile ülkedeki köklü Doğu zihniyetine karşı çok daha iyi hazırlanmış olarak çıkacakları kuşkusuzdur.

Bu yeni zihniyetin temsilcileri toplumda sorumluluklarını aldıktan sonradır ki, koca bir ulusun tümünün yepyeni bir biçimde eğitilmesi işine gerçekten ve başarılı olma umudu ile girişilebilecektir. Belediye memuru, hekim, sağlık memuru, ebe, tarım memuru, öğretmen, aldıkları hümanist eğitim sayesinde, davranışları ile, sözleri ile gerektiğinde bilinçli girişimleri ile esas itibarıyla insancıl ve akılcı olan bu kültürün yayıcısı olacaklardır.

İlkel ve her çeşit boş inançların tutsağı olan eğitilmemiş yığınlar bu yeni ve gerçek aydın zümresi ile temasa gelmekle, ufuklarının genişlediğini görecekler ve bundan büyük yararlar sağlayacaklardır. Bu açıdan bakıldığında, kültürümüzün gereksediği köklü reformun yayılma merkezi klasik okul olmalıdır, kanısına varılmaktadır.

Öbür yandan, ilk klasik okulun kurulmasına paralel olarak ve aynı zamanda, bir hümanist araştırmalar enstitüsü ya da merkezinin kurulmasına girişilmesi gereklidir. Burada bu fikirlere yatkın Türk aydınları ile Batı dünyasında hümanist düşüncenin en yetkili temsilcileri bir araya gelmeli ve birlikte çalışmalıdırlar. Batılı olmayan bir ülkede Batılı olmayan bir girişimle kurulacak olan bu ilk hümanist araştırmalar merkezinin amacı laiklik kavramı ile bundan kaynaklanan hümanist değerlerin ülkemizde yerleşmesini sağlamak olmalıdır.

Bu girişimlerle birlikte bir de, başlangıçta sınırlı ölçüler içinde tutulsa da, bir örgüt kurulmalıdır. Bunun amacı toplumun zihinsel eğitimini yeniden ele almak ve onun sağlıklı duygularına, sağ duyusuna, somut ve tarihsel deneyimine seslenerek, eski dogmatik zihniyetin temel direklerini bir bir yıkmak, ilkel ve boş inançları bir bir söküp atmak olmalıdır.

Birincisi gençliği eğitmek, ikincisi, ortak çaba göstermeleri için, iyi niyetli aydınları bir araya getirmek, üçüncüsü de toplumun içinde yeni görüşleri yaymak işini ele alacak olun bu üç kuruluşu aynı zamanda yaratmanın zorunluluğu bir gözleme dayanmaktadır; bu gözlem, insanların ve toplumun yaşantısı üzerinde okulun etkisi ne kadar büyük olursa olsun, toplumun, doğrudan doğruya okulların ayrıntılar programları üzerinde değilse de, bu programların uygulama biçimi ve elde edilen sonuçlar üzerinde çok daha büyük bir etki yaptığını saptamaktadır. Toplumun okul üzerinde etkisi olabileceğinden kuşku duyanlar, her yanında aynı toplumsal ve siyasal kurumların bulunmasına ve aynı öğretim örgütünden yararlanılmasına rağmen, bir ülkenin değişik bölgelerinde (örneğin İtalya'nın kuzey ve güney bölgelerinde) zaman zaman tanık olunan zihniyet ve ahlak anlayışı farklılığı göz önüne getirmelidirler.

Sonuç olarak bir kuşağın sağlam bir ahlaksal ve zihinsel biçimlenim alması isteniyorsa, gençlerin okulda, evde ve toplumda, iki değişik zihniyetin ürünü olmaları nedeniyle, birbirine kesinlikle karşıt iki dünya ile karşılaşmalarını ne yapıp yapıp önlemek gerekir.

Topluma yeni bir manevi eğitim getirilirken ilk olarak onda, yaşamsal maddi gereksinimlerin yanında, aynı öncelikle doyurulmayı bekleyen bir dizi manevi gereksinmelerin de var olduğu duygusu uyandırılmalıdır Bu manevi gereksinimlerin karşılanması sonucunda insanların zihninde ve gönlünde yepyeni, din alanının dışında kalan, manevi, dünyaya dönük, insancıl ve laik bir dünya anlayışı yeşerecektir.

Anlamı iki kavranılmak koşulu ile, son derece yalın önlemler toplumun manevi yaşamında yeni ufukların açılmasını sağlayabilir. Köyde, kasabada, çiçek yetiştirmek alışkanlığı insanlarda güzel duygusunu, güzel sevgisini, yaşam sevgisini pekiştirip yaygınlaştırabilir. Köy meydanında üst üste konan üç kaya parçası ile dikilecek gösterişsiz bir anıt yurt sevgisinin simgesi olabilir, insanda insanlara karşı minnet duygusunu uyandırabilir; ona, tamamıyla toprağa dönüşmeyen insanın değerini öğretebilir. Klasik çağ örnek alınarak, tiyatro temsilleri ülke yüzeyine yayılabilir; bunlar, gerekirse en yalınç bir okul temsili biçimde bile uygulanabilir. Kırsal kültüre ustalıkla uydurulacak Aiskhylos'un trilogyası, devletçe dağıtılan adaletin kişisel öç alma geleneğinden, kan davasından üstün olduğu gerçeğini halk yığınlarına bugün bile aşılayabilecek güçtedir.

Önemli olan halkın manevi dünyasını etkileme yollarının ve araçlarının hangileri olduğunu bilmektir. Halk öykülerine yeni bir yaşam görüşü getirmek, yeni bir ruh katmak gerekir. Onları ele almak, yeni baştan anlatmak gerekir; bu yeni anlatışta mucizeli müdahalelere bir anda insanın yaşamını değiştiren, onu zenginliğe ve mutluluğa eriştiren müdahalelere ve bu müdahaleleri sağlıksız bir bekleyişle bekleyen kahramanlara hiçbir suretle yer verilmemek gerekir. Bu masallarda yazgıya boyun eğişin, insanı karanlıklara gömen hüznün eseri kalmamalıdır. Yeni anlatış masalların hayal gücünü eksiltmemeli, fakat onlara gerçeklik getirmeli, mantık kurallarının ve insanlık duygularının sınırlarının aşılmamasına dikkat edilmelidir. Bir başka deyişle, bu masallara Homeros destanlarındaki ruh kazandırılmalıdır.

Ayrıca, halk şairlerine yeni esin kaynakları gösterilmelidir. Kurtuluş Savaşı ile yepyeni bir geleneğin ve yeni bir ruhun doğduğuna onları inandırmalıdır. Özellikle destansal türküler, koçaklamalar, çoğu zaman yüksek bir şiir değeri taşıyan içeriklerine uymayan tekdüze ritmden kurtarılabilir ve yeniden bestelenebilirler.

Halk yığınlarının merakını tahrik etmenin ve yaşadıkları dünyayı biraz daha iyi tanıma isteğini uyandırmanın yolları bulunmalıdır. Çünkü tanımak sevmektir; yaşamak ve yaratmak için ise, sevmek gereklidir.

 

 

 

 

 

I. BÖLÜMÜN NOTLARI

 

(1) Kş. Taha Hussein, The futur of culture in Egypt, s.76: ''(Öğrenimlerini Avrupa'da yapanlardan) only a tiny fraction were genuinely and permanently influenced by European intellectual life''.

(2) Kş. Wilamowitz, Pindar, s. 88 ve Schmid-Stahlin, Griechische Literaturgeschichte, I. Teil, I. Band, s. 551.

(3) Vita Ambrosiana'ya göre (bk. Scholia vetera in Pindari Carmina, edidit A.B.  Drachmann, Leipzig, s.1) Pindaros Atina'da Agathokles'ten ders almıştır; başka kaynaklar  öğretmenleri arasında Apollodoros'un da bulunduğunu gösterirler. Koro şiiri yarışmalarının Atina'da 508 yılında kurulduğunu, Agathokles'in de koro yöneticiliği ettiğini biliyoruz (kş. Schmid-Stahlin, loc. cit.). Öbür yandan, Vita Thomana'da (op. cit., s. 4) Pindaros'un Hermioneli Lasos'un öğrencisi olduğu kaydedilmektedir. Lasos'un Atina'ya Peisistratidlerin kovulmasından (İ.Ö. 511) birkaç yıl sonra döndüğü doğru ise, bu hesaba göre Pindaros'un İ.Ö. 500 yıllarında Atina'da yaşamış olması gerekir. 65. Olimpiyatta (İ.Ö. 520-517 yıllarında) doğduğuna göre o sıralarda aşağı yukarı 18 yaşında olmalıydı.

(4) Pindaros İyon doğacılarının ''bilimin henüz olmamış meyvalarını topladıkları'' (Frg. 204) kanısındadır; fikrince İyonların ortaya attıkları sorunlar, aslında Hesiodos'un ve Apollon dininin çözüme bağladıkları sorunlardır (kş. Schmid-Stahlin, loc. cit.).

(5) Kş. Gibb, Modern Trends in Islam, s. 69: ''The illiterate Muslim, the villager, is in no danger yet of losing his faith, and, even if he were, the educated town-bred modernist would have no word to meet his needs.  His spiritual life is cared for by the Sufi brotherhoods, regular or irregular, by the imam of the local mosque, or by the itinerant revivalist preacher. So far as modernist ideas reach him, they are filtred through such medium''. Bu çeşit aracılar halk  ile Atatürk'ün modernist değil, tam anlamı ile ihtilalci -Gibb'in deyimi ile secularist- fikirleri arasına girmek istemişlerdir. Bu adamlar yüzyıllar boyunca yöneticilerin karşısına yerel ahalinin temsilcisi oldukları savı ile çıkmışlardır.

(6) Atina'da o yüzyılda kurulan  toplumsal düzen, Pheidias'la Sophokles'in sanatlarının doğmasını sağlayan, Periksel çapında insanlar yetiştiren ve uzun zamandan beri Attike toprağında kök salmış olan demokratik ideallerin oluşmasına olanak tanımış olan ruhtan esinlenmektedir. O dönemde ahlak duygusu çok yüksektir. Bu nedenle Sokrates yararlı ile iyi'nin eşanlamlı olduklarını rahatlıkla ileri sürebilmiştir, bk. Ksen. Apom. III 10, 9; IV 6, 8 ve IV 6, 9. Kurulu düzen göstermektedir ki erdem mutluluğun temelidir, kötü bir davranış olayların doğal akışı sonucunda cezalandırılacaktır, çünkü akla aykırı bir davranış cezasız kalamaz, bk. Ksen. Apom, III 9, 12 ve IV 4, 24. Ve gerçekten bu dönemde Atina toplumu insanda erdem, bilgelik ve bilimin bir bakıma  eşdeğerli kavramlar olduğu izlenimini uyandırmaktadır, bk. Ksen. Apom. III 9, 4 ve III 9, 5; böylece Sokrates hiçbir insanın ''kendi isteği ile aldanmadığını ve isteyerek kötü ve utanılacak işler görmediğini'' ileri sürebilmektedir, Plat. Protag. 345 d.

 

 

II. BÖLÜMÜN NOTLARI

 

(1) Büsbütün düşünsel nitelikte olan ve sadece mantıksal ve nesnel bir incelemeyi gerektiren sorunlar bile ilintilik koşulların akışına bırakılmıştır.  Akademik sorunların çözümlenmesinde geçici duygulanmaların, hatta birden patlak  veren heyecanların etkili olduğu sık sık görülür, bk. Taha Hussein, The futur of culture  in Egypt, s. 77: ''I used to be greeted with arguments of this kind, but more passionately presented, whenever I pleaded before the Administrative Council of the Ancient Egyptian University for the addition of Latin and Greek to the regular curriculum of the Faculty of Arts.  They finally yielded in order  to get rid of me,  not because they accepted my thesis''. Kş. özellikle s. 78: ''Once there were a number of English professors in the Faculty of Arts who oddly enough vigorously supported the enemies of Latin and Greek. The most outspoken critic was a University of Liverpool man, Professor Copeland, a specialist in medieval history, whose entire academic life was centered on Latin. I recall one occasion when we were warmly debating the subject before a session of the Faculty Council. His views were apparently prevailing when I asked him: 'Do you know of any English University where Latin is neglected? 'When he replied in the negative, I said: 'Why then do you want the Egyptian University to be different from all the English universities?' He answered: 'Because Egypt has not yet come to be like England!' This sharp and inequivocal statement promptly rallied most of those present to my side".

(2) Bu güçlüğü Gibb İslam evreninde çok iyi görmüş ve belirtmiştir, Modern Trends in Islam, s. 32: "As has so often been exemplified in the history of Islamic thought and action, external appearances are to a large extent misleading. It is not only the non-Muslim student, either, who finds it difficult to from an assured judgment. The protagonists themselves are often not fully clear in their own minds". Bk. ayrıca aynı sayfada n. 2.

(3) Apologetik bir yazar olan Taha Hussein yurdu Mısır söz konusu olduğu zaman eleştiri görüşünden ve mantık kurallarından uzaklaşır; kanıtlamak istediğini daha kolay kanıtlayabilmek için iki yana çekilebilen ifadeler kullanmakta ustadır; toplumun zihin biçimlenimi için vazgeçilmez temel bir disiplin olarak değil de, belli bir alanda uzmanlaşmak için gerekli iki dil olarak gördüğü Yunan ve Latin dillerine Mısır okullarında yer verilmesini isterken, bu isteğini sağlam bir görüşe dayandıracak gücü gösteremeyen bir aydındır. Böyle olmakla beraber, daha önce de sözünü etmek fırsatını bulduğumuz The futur of culture in Egypt adlı eseri, değeri konudan konuya değişen, gene de ince ve son derece ilginç gözlemlerle dolu bir eserdir.

Mısır'ın kültür sorunlarının tarihçesine ayırdığı sayfalar gerçekte dar bir çevrenin dışında hiçbir ilgi uyandırmayacak ilintilik birtakım olayların, insanı zaman zaman gülümseten birtakım kişisel çekişmelerin tarihçesi olmaktan ileri gidememektedir; böyle bir tarihçede tarihsel sürekliliğe ve dolayısıyla, mantıksal bağlantılara yer yoktur, kş. s. 47: "Dr. Hâfiz Afifi Pasha has drawn a painful picture of the situation in his book On the margin of politics where he describes how an incoming minister, as soon as he settles down in his office nullifies the work of his predecessor and then sets up a new system which will later be accorded the same treatment by his successor"; böyle bir tarihçede fikir çatışmaları söz konusu olamaz, çünkü bu çevrelerde gerçek fikir yoktur, kş. s. 62: "The University, government agencies, and private industry all complain about the inadequate preparation of our young people. This has come about because we are too easily satisfied with general, obscure, and ambiguous expressions whose meanings we ourselves do not grasp. We then adopt them as our goals, which we seek to reach by employing equally vague means"; bu çeşit çevrelerde yaşamsal önemi olan eğitim sorunlarının çözümünde bile bazen fazlasıyla kişisel ve aşağılık çıkarlar rol oynar, kş. ss. 74-75: "Professor De Guy was the most vigorous opponent of Latin in the Faculty of Law and his is the disgrace of inducting the Egyptians to eliminate it - this in spite of the fact that he had been head of the Law School of the University of Bordeaux and was unusually fine Latinist as well... I am not sure what be basis of Professor De Guy's position was, but... Another reason may be found in the personality of Professor Grégoire, leader of the proponents of Latin and first dean of the Faculty of Arts.  Professor Grégoire was impopular whit Professor De Guy and most of the university people. The campaign against Latin in the Faculty of Law was used as an attack against Grégoire... A fourth reason I cite only of its humorous overtones.  Some Egyptians law professors strongly objected to Latin on the grounds that they themselves had never studied it. Why should the students know what they did not know?" Mısır'daki durumla bizdeki durum arasındaki büyük benzerlik, Türk akademik çevrelerini iyi bilenlerin gözünden herhalde kaçmayacaktır.

(4) Gibb, Modern Trends in Islam, İslam yazarlarının ortaya koydukları eserleri söz konusu ederek, Giriş s.  IX'da şöyle bir gözlemde bulunmaktadır: "But one looks in vain for any systematic analysis of new currents of thought in the Muslim world. Almost all the books written in English or French by Muslim writers, on the other hand, turn out to be apologetic works, composed with the object of defending Islam and demonstrating its conformity with what their writers believe to be present-day thought". Anlaşılan Gibb "İslam yazarları"ndan sistemli bir irdeleme beklenemeyeceğini düşünmemiştir; oysa -onun söz konusu ettiği "İslam yazarları"ndan "İslamın temel dogmalarına bağlı kalmış İslam evreni yazarları" anlaşılması gerektiğine göre- bu yazarlar hiçbir suretle özgürlükçü, yani insancı ve akılcı bir eğitim almış değildirler; dolayısıyla temelinde eleştirici bir muhakemenin bulunduğu zihin habitus'undan yoksundurlar. Hatta, özde farklı olan zihin biçimlenimlerine bakılırsa, Doğuluların Gibb'in -modern İslam evreninin en derin ve ince irdelemelerinden biri olan- bu eserinde ortaya koyduğu düşünceleri gerçekten kavrayabileceklerinden bile kuşku duyulabilir. Ancak Müslümanların akılcılığın "thought processes"ini niçin yadırgadıklarını bize açıklayan gene Gibb'in kendisidir, op. cit. ss.  1-16.

İslam eserlerinin apologetik niteliği üzerine bk. ayrıca W.C. Smith'in Islam in Modern History adlı eserinde bu konuya aktarılan bölüm ve gene aynı yazarın The intellectuals in the Modern Development of the Islamic World adlı makalesi (Social Forces in the Middle East, edited by S. N. Fisher, Cornell University Press, Ithaca, New York 1955, s.  198).

(5) Bk. I. Kant, Kritik der Urteilskraft, Leipzig 1924, ss.  79-82. Bu konuda bk. ayrıca B. Croce, La Filosofia di Giambattista Vico, s.  85.

(6) Her ne kadar yanlış anlaşılan bir yansızlık kaygısı ile, Toynbee kendini ve okuyucularını Batı uygarlığının öbür uygarlıklardan üstün olmadığına inandırmak istiyorsa da (bk. J. Madaule, La pensé de Toynbee: Toynbee'nin The World and the West adlı eserinin Primerose du Bos, Paris 1953, tarafından yapılan Fransızca çevirisinin önsözü, s.  40), eserinde Batı uygarlığının bütün öbür uygarlıklardan üstün olduğuna içtenlikle inandığını gösteren pek çok belirti vardır. Ancak Toynbee bu üstünlüğün nereden geldiğini ve neden oluştuğunu kendine ve başkalarına açıklayamamıştır, kş. A. Study of History, s.  254 (Toynbee'nin bu on ciltlik eserinde ileri sürülen düşünceleri - doğrudan doğruya kaynağa başvurmak isteyen okuyuculara kolaylık olur diye - D. C. Somervell'in yaptığı özetten aktarmayı uygun bulduk): ''Though sixteen civilizations may have perished already to our knowledge, and nine others may be now at the point of death, we - the twenthy-sixt-hare not compelled to submit the riddle of our fate to the blind arbitrament of statistics.  The divine spark of creative power is still alive in us. ..'' Hiç kuşkusuz, Batı uygarlığının niçin tükenip sona ereceğe benzemediğini açıklamak için, Toynbee'nin sözünü ettiği ''divine spark''tan çok daha akla uygun, çok daha akılcı bir neden vardır.

(7) Kş. P. Gentizon, Mustapha Kemal, s.  204. Gentizon, Türkiye'de II. Mahmut zamanında belirip Abdülhamit dönemine kadar süregelen ''mouvement d'inspiration libérale'' için şöyle diyor: ''(il a été) d'une part imposé par I'Europe, de I'autre dicté par I'instinct de conservation''.

(8) Kş. Toynbee'nin The World and the West adlı eserinin Fransızca çevirisine J. Madaule tarafından yazılan önsöz, ss.  17-18.

(9) Bu ise hiçbir eleştiriye katlanmayan ve tam anlamı ile akılcılığın dışında kalan bir düşüncenin, toplumun zihin habitus'u üzerinde yaptığı ölümcül etkileri yansıtan küçük bir örnektir. Gibb, Modern Trends in Islam, ss.  125-126, ulemanın yürüttüğü muhakemelerin mantıktan yoksun olduğunu söyler; ''modernistler'' üzerine söyledikleri, ss.  76-77, çok ilgi çekicidir. Modern İslam yazarları arasında ayrı bir yer verdiği ve beğenir göründüğü İkbal için şöyle diyor, op. cit. s.  60: ''His poems appear to me to be full of strange contradictions, although his Indian fellows have tried to organize them into some sort of system''; bk. ayrıca s.  83. Bununla beraber, Gibb İkbal'e ne değer verirse versin, İkbal'in The reconstruction of religious thought in Islam konusu üzerine verdiği konferansları okuyan sadece hayal kırıklığına uğramaktadır; şu alıntı İkbal'in düşüncesi üzerine bir fikir verebilir, s.  70: ''The most remarkable phenomenon of modern history... is the enormous rapidity whith which the world of Islam is spiritually moving towards the West. There is nothing wrong in this movement, for European culture, on its intellectual side, is only a further development of some the most important phases of the culture of Islam''. L. Massignon'un, bu eserin Fransızcaya çevirisinin (Paris 1955) başına koyduğu önsözde okunan şu yargı kolay kolay ciddiye alınamaz, s.  I: ''... des penseurs originaux dignes d'être mis en comparaison, à égalité, avec les nôtres.  On ne peut reprocher à Ikbal... un 'fanatisme' répudiant toute recherche philosophique, on n'y recourant que par tactique''. İnsan bu ikinci cümledeki eleştiriden sonra, bir düşünür olarak İkbal'den birinci cümleyi haklı gösterecek ne kaldığını merak ediyor.

(10) Kş. Camille Léger, L'Éducation laique, s.  37: ''Sans un idéal vers lequel s'orientent toutes ses facultés, pour la réalisation duquel sont mises en oeuvre toutes les ressources de son étre, l'homme reste inactif et infécond, endormi dans le scepticisme ou dans les plaisirs savourés au hasard des circonstances.  L'homme qui n'a pas d'idéal, I'homme qui ne se propose pas un but choisi par sa raison et chéri par son coeur ne peut avoir une volonté ferme. La volenté ne s'exerce pas à vide et son éducation n'est pas possible si l'on n'indique pas un but à ses efforts''.

(11) Bir Türk kadısının, kendisinden yaşadığı kent üzerine istatistik ve tarihsel bilgi isteyen bir İngiliz gezerine verdiği cevabı, B. Croce, La Storia come pensiero e come azione, s.  204 n. 2, ''tarihe karşı tam bir ilgisizlik'' (''sentimento di pieno disinteresse verso la storia'') örneği olarak gösteriyor. P. Gentizon, Mustapha Kemal, s.  195, kadının yazdığı bu aynı mektuptan söz ederek şu sonuca varıyor: ''la statistique paraissait alors, à tours les fonctionnaires ottomans, comme une science des plus superflus et sans aucun intérêt''. Ama gerçek daha da düşündürücüdür; çünkü aslında o kadının cevabı, dış evrende insanın kendi kişisel çıkarlarının sınırları içine girmeyen hiçbir şeyin onu ilgilendirmediğinin açık bir ifadesidir. Doğu'da bu davranış büyük çoğunluğun olağan davranışıdır.

(12) Bk. A.Toynbee, The World and the West, ss.  79-81: yazar olayları belirttiği halde, Hint düşünürünün temeldeki yanılgısının farkına varmış görünmüyor. Gandhi evrensel çapta bir düşünür değildir; o sadece ilginç bir Hint düşünürüdür.

(13) Kş. A.Toynbee, Civilization on Trial, s.  189: ''... in as much as he (the 'Zealot') has adopted the Western's weapon, he has set foot upon unhallowed ground. No doubt if ever he thinks about it - and that is perhaps seldom, for the 'Zealot's behaviour is essentially irrational and instinctive - he says in his heart that he will go thus far and no farther''.

(14) Son yıllarda bu konuda yazanlar arasında bk. E. R. Dodds, Humanism and technique in Greek Studies; kş. özellikle s.  4; ''it's a vulgar error to confuse the antithesis between humanism and technique with the antithesis between a classical and a scientific education. Not all scientific study is technical, nor all classical study humanistic... Nothing in our academic world offends me more than the bickerings which from time to time breack out between self-appointed advocates of 'science' and 'the humanities', respectively. Historically, science and humanism are sisters: both were born in Greece, and at the Renaissance both were reborn. Logically, they are allies: their common task is to bring cosmos out of chaos; their common enemy is irrationalism''. Statistik yolu ile, Amerikalıların da aynı sonuca ulaştıkları anlaşılıyor: William H. White Jr., The Organization Man (bk. özellikle VI. bölüm, ss.  86-100), saf bilimlerin gerilemesi ile humanities'in gerilemesi arasında karşılıklı bir bağlantı olduğunu ileri sürüyor, ss 88-89: ''The conflict is not as some embattled humanists believe, between the sciences and the liberal arts.  The conflict is between the fundamental and the applied. Quite clearly, the increase in vocational students is not just an overlayer - it is a subsctraction, and one that has affected the liberal arts and the sciences in the same degree''.

(15) Kş. A.Toynbee, Civilization on Trial, ss.  189-193.

(16) Kş. A.Toynbee, The World and the West, s.  62: ''But we have lived to see this secular western dispensation disappoint us in both countries.  In Japan it bred a disastrous militarism; in China it bred a disastrous political corruption...''

(17) Türkiye'yi ilgilendiren konular için bk. Z. Gökalp, Yeni Mecmua 27, s.  1; ve 33, s.  123; bk. ayrıca Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, ss.  9, 18-19, 35, 37. Kş. U. Heyd, Foundations of Turkish Nationalism, s.  63 n. 3 ve ss.  64-65.

 

III. BÖLÜMÜN NOTLARI

 

(1) Bk. A.Toynbee ve K. Kirkwood, Turkey, s.  126.

(2) Bk. bu konuda F. Köprülü, Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri hakında bazı mülâhazalar (''Türk Hukuku tarihine ait tetkikler'' I, ss.  165-313).

(3) Bk. Herodotos I 60, III 154, VII 104, 135 ve 136, VIII 26 ve 193. Kş. R. Pettazzoni, La religione nella Grecia antica, ss.  239-240: ''E così, anche, opera secondo virtù, essendo la virtù non puro sapere anzi attitudine e abito di subordinare l'elemento irrazionale al razionale, onde all'elemento razionale e a quello irrazionale rispettivamente corrispondeva, nell'umanità, il popolo greco e il mondo barbarico...''

(4) Kş. Atatürk, Söylev ve Demeçler III, s.  67: ''Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun sükûtu, Garbe karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.''

(5) A.Toynbee ve K.Kirkwood, Turkey, s.  129, bu güçlüğün farkına varmamışlardır: ''Without some comprehension of the spirit which reigned in Paris from 1789 to 1795, the political history of Turkey since 1920 is incomprehensible''. Ancak, Atatürk'ün Fransız ihtilalini iyi bilmesine rağmen, her şeyi Paris'te ihtilal yıllarında egemen olan ruh durumu ile açıklayabileceklerini düşünmekle yanıldıkları kuşkusuzdur.

(6) Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında toplanan ikinci büyük kongresinde söylediği büyük Nutkun başında, Atatürk, İtilaf Devletleri ile imzalanan mütarekeyi izleyen günlerde ülkenin içine düştüğü güç koşulları açıkladıktan sonra, şöyle diyor, Nutuk I, s.  9: ''Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyeti milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek. İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.''

(7) Nutuk, s.  II: ''Ancak dokuz senelik ef'al ve icraatımız bir silsilei mantıkıye ile mütalea olunursa, ilk günden bugüne kadar takip ettiğimiz istikameti umumiyenin ilk kararın çizdiği hattan ve teveccüh eylediği hedeften asla inhiraf eylememiş olduğu kendiliğinden tebarüz eder''. Kş. E.Herriot: Tekin Alp'ın Kemalisme adlı eserinin önsözü, ss.  V ve VII.

(8) Atatürk, Ankara'ya ilk gelişinde kentin ileri gelenlerine verdiği bir konferansta (28 Aralık 1920) programını büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur. Benimsediği Wilson ilkelerini anlattıktan sonra, bu ilkelere dayanarak Batılıları suçlar ve Türklerin, kendilerine karşı Wilson'ın ilkelerine uygun bir biçimde davranılmasını istemeye hakları olduğunu ilan eder; bk. Atatürk, Söylev ve Demeçler II, ss.  4-9 (konferansın metni ss.  4-15).

(9) 3 Haziran 1919, bk. Nutuk I, s.  19.

(10) Erzurum Kongresi bildirgesinin dördüncü maddesi, bk. Nutuk I, s.  47.

(11) Bk. Nutuk I, s.  139.

(12) Bk. Nutuk II, ss.  1-6

(13) Atatürk'ün gözünde, ülkenin başarılı bir biçimde örgütlenmesi ve Yunanlılara karşı kazanılan büyük yenginin nedeni yalnızca Büyük Millet Meclisi'dir, Söylev ve Demeçler I, s.  240: ''Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhte ederek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin...'' Atatürk İzmir'e ''kahraman ordumuzun düşman ordusunu nihayete kadar mağlup ve perişan ve imha ettikten sonra buraya vasıl olduğu zaman, ona karışarak'' girmiştir, ''muzaffer ordunun içinde'' gelmiştir, Söylev ve Demeçler II, s.  76 ve s.  83. Ve şayet Türkler bağımsızlıklarını koruyabilmişlerse, bunun nedeni ''ordularımızın şuurlu, mefkûreli harekâtta muvaffak'' olmuş olmalarıdır; kendisine gelince, ''şahsına terettüp etmiş olan vazifeleri yapabilmişse çok bahtiyardır'', Söylev ve Demeçler II, s.  232.

(14) Erzurum Kongresi'nde ulusal hareketi yönetmek için kararlı ve yetenekli insanlara gerek olduğunu, bu son derece güç görevin yerine getirilmesinin ''bilfarz Erzincanlı bir nakşi şeyhi ve Mutki'li bir aşiret reisi''ne bırakılmayacağını haklı olarak düşünmüştür, bk. Nutuk I, s.  51. Boş kahramanlık gösterilerinden nefret eder; gerçek bir asker olduğu için, koşullar gerektirirse bir ordunun geri çekilmesini bilmesi gerektiğine inanır: ''Çekilmek lazımdır. Eğer ölmek lazım gelirse, o da yapılır. Ölmek ancak öldürmek maksat ve gayesine matuf olmak lazım gelir. Fakat öldükten sonra hiçbir gaye temin edemeyecekse neye yarar?'' Söylev ve Demeçler I, ss.  80-81. Ham hayalden hoşlanmaz, Türk milletine dünyanın egemenliğini elinde tutmadığını anımsatır, Nutuk II, ss.  200-202. Partisinin hoşa gideni değil, doğru olanı söylemesini ister, çünkü ulusları, mutluluk ve refaha götüren hakikattir, Söylev ve Demeçler II. s.  263. Kendisine gelince, kendisinin gerçekçi bir düşünceye sahip olduğunun farkındadır: ''Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir'', Söylev ve Demeçler I, s.  389.

(15) Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa'nın fikrine uyamaz, ''vaziyet ve harekâtı mustakbele için zuhurata tabi'' olamaz: ''bilakis zuhuratın ne olabileceğini, zuhûrundan evvel keşif ve teyakkun ederek, mukabil tedabirini düşünmek ve anında, tereddütsüz tatbik etmek taraftarı''dır, Nutuk I, s.  279.

(16) Büyük Millet Meclisi'nde, düşmana geçmekle asıl amaçlarını meydana vuran Çerkes Ethem ve kardeşlerine şiddetle çatarken onlardan ''bey'' diye söz etmekle milletvekillerinin itirazlarına hedef olur, Nutuk II, s.  82-83.

(17) İskenderun ve Antakya'nın sınırlarımız içine alınması sorununda, Türkiye ile Fransa arasında başgösteren bunalım sırasında, Atatürk kendini polemiğe kaptırmadan, ağır başlı ve temkinli konuşur. Bu durumlarda kolayca galeyana gelen ulusal heyecan, onun Türk ulus ve hükümetinin olduğu kadar Fransız millet ve hükümetinin onur duygusuna hitap etmesine engel değildir, Söylev ve Demeçler III, s.  106.

(18) Yunanlılara karşı kazanılan büyük yengiden söz ederek: ''Hakikaten arkadaşlar, bu harp cephesini ertesi günü gezdiğim zaman teessürden men'i nefs edemedim. Bir asker için ve herhangi bir asker için bu vaziyet mucibi teessürdür'' der, Söylev ve Demeçler I, s.  25.

(19) Annesinin mezarı başında söylediği sözlerde retoriğin en hafif bir izi yoktur. Sözleri içtenlikli duygular ve derin bir teessürden kaynaklanır, Söylev ve Demeçler I, s.  74-75.

(20) Atatürk, bugün her İslam devletinin çözmek zorunda olduğu başlıca sorunun dinsel hukukun kaldırılarak yerine doğal hukukun getirilmesi olduğunu bilmektedir; bu sorunu sistemli bir düşünce çerçevesi içinde ele almıyorsa da, o kadar açık ve kesin bir biçimde ortaya koyuyor ki, bu konuda ne düşündüğü konusunda en ufak bir kuşku yoktur. Nutkunda Hoca Şükrü Efendi'nin yayımladığı broşürden bir alıntı yaptıktan sonra (''Hilafeti İslamiye emri dini hıfz ve harasette nübüvvete halef olmaktır; ikamei şeriat hususunda resulü ekrem efendimiz tarafından niyabettir''), sözünü şöyle sürdürüyor: ''Halbuki, Hocanın sözlerini tatbike kalkışmak, hâkimiyeti milliyeyi, hürriyeti vicdaniyeyi kaldırmaya çalışmaktı'', Nutuk II, s.  205. Şeriatın yürürlüğe konmasının Atatürk için ulusal egemenlik ilkesinin ortadan kalkması anlamına geldiği açıktır; başka bir deyişle, dinsel hukukla, ulusal egemenlik kavramının kaynağı olan doğal hukukun bir toplumda birlikte egemen olmalarına olanak yoktur. Bugünkü Türk aydınlarının ülkenin kültür sorununu bu temel hakikat açısından ele alamadıkları kaydedilmelidir. Bk. ayrıca Söylev ve Demeçler I, s.  196.

(21) Meşruluk ilkesi onun için manevi bir kuvvet kaynağıdır. Durumun, akla ve mantığa başvurularak yapılacak soğukkanlı bir irdelemesi insanda hiçbir ümit uyandıramayacak iken, o nihai başarıya inanmaktadır. 1921 yılının ocak ayında şöyle diyor: ''Efendiler, maksadımız meşrudur, muvaffakiyet imanımız lâyetezelzeldir. Binaenaleyh dâhilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok ister az olsun, teşebbüslerinin vüsati ne olursa olsun, muvaffakiyeti katiye, muvaffakiyeti nihaiye meşru bir maksat takip edenlerde kalacaktır'', Söylev ve Demeçler I, s.  143. Sakarya yengisinden sonra gene ağır başlı ve alçak gönüllü bir eda ile konuşur; sözlerinde büyük başarıların başa vuran gururundan eser yoktur: ''Efendiler! Düşmanın pek büyük gayretlerle, fedakârlıklarla vücuda getirdiği ve diğer bazı devletlerin de büyük muavenetleriyle takviye eyledikleri hakikaten mükemmel ve kuvvetli ordularını mağlup etmek için kendimizde bulduğumuz kuvvet ve kudret, davamızın meşruiyetindendir. Filhakika biz hududu milliyemiz dahilinde hür ve müstakil yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz'', Söylev ve Demeçler I, ss.  178-179. Bk. ayrıca Nutuk I, s.  298.

(22) ''Büyük Millet Meclisi Hükümeti''nin görev ve yetkileri ile ilgili bir yasa önerisi dolayısıyla yaptığı uzun konuşmada, Söylev ve Demeçler I, ss.  182-214, Atatürk görüşlerini ve muhakemesini bütünüyle akılcı ve insancı bir temele dayandırmaktadır. Her Doğulu toplum gibi büyüklük hayallerine kapılmaya eğilimi olan Türk toplumuna gerçek gücünü anımsatarak daha sınırbilir, daha insanca amaçlar gösterir, içinde bulunduğu koşullar altında aşılması olanaksız olan sınırların ne olduğunu açıklar. Bk. özellikle op. cit., ss.  194-196.

(23) Bk. not 21'de anılan Söylev ve Demeçler I, s.  143 ve ss.  178-179. İstanbul'un işgali nedeniyle uygar evrene gönderdiği protesto, kişiliğini meydana vuran en belirgin belgelerden biridir. Tıpkı Demosthenes gibi, hakkın gücüne inancı, safça denecek kadar tamdır, Nutuk I, s.  298: ''Biz, hukukumuzu ve istiklalimizi müdafaa için giriştiğimiz mücahedenin kutsiyetine kail ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşamak hakkından mahrum edemeyeceğine kaniiz... Davamızın meşruiyet ve kudsiyeti, bu müşkül zamanlarda, Cenabı Haktan sonra en büyük zahîrimizdir.''

Demosthenes'le paylaştığı bu duygu, ona, Yunan hatibini anımsatan sözler söyletir; ama Atatürk'ün sözleri Demosthenes'in sözlerinden daha etkili ve daha güçlüdür, çünkü Atatürk, asker ve eylem adamı olarak, Demosthenes'ten çok üstündür. Demosthenes'in Aiskhines'e çatan heyecanlı sözleri, Çelenk üzerine Nutuk 199, ile Atatürk'ün eserini gençliğe emanet ettiğini bildiren heyecan ve gurur dolu sözleri, Nutuk II, s.  336-337, karşılaştırılırsa, her iki hatibin aynı soylu duyguların ektisi altında konuştukları, ülkülerine aynı biçimde içten bağlı oldukları görülecek, cümlelerinde aynı taşkın ve coşkun ritm gözlenecektir. Ancak Atatürk'ün verdiği savaşım ve elde ettiği başarı çok başka çaptadır.

(24) Baştan başa duygu ve heyecan olan bir ulusun bireyi olarak Atatürk -tıpkı Perikles gibi- Olymposlu tanrılar örneğince ağırbaşlı ve temkimli davranmak zorundadır. Gerçekleri görme yeteneği eşsizdir, sorunları kavrayışı tamdır: tahrik ve heyecana kapılmaya eğilimli gönülleri yatıştırmalara, onlara gerçekleri göstermeye her an hazırdır, Söylev ve Demeçler I, ss.  194-196, bk. not 22. Ama o, felaketin bütün ümitleri yok ettiği zaman da hazırdır; ancak bu sefer uğraşı cesaret ve ümit vermektir; kş. Thukydides'in Perikles üzerine söyledikleri, Peloponnesos Savaşı II 65: ''Atinalıların zamansız ve cüretli bir işe kalkıştıklarını gördüğü zaman, onlarla konuşur, vazgeçirirdi; bir neden olmadan ümitsizliğe düştüklerini gördüğü zaman ise, onlara cesaret ve ümit vermesini bilirdi.'' Ulusal kuvvetlerin Batı cephesinde çekilmek zorunda kaldığı haberi alınınca, herkesin heyecana kapılarak ağlaştığı ve ümitlerini yitirdiği sırada, Atatürk onlara bir teselli ve manevi kuvvet kaynağı olmasını bilir, Nutuk II, ss.  23-25: ''Harekâtı askeriyeyi, vaziyeti hakikiyeye vakıf olarak ve icabatı askeriye nazarı dikkatte tutularak mütalea ve tetkik eden yoktu. Söylenilen sözler, ya hissi hamiyet galeyanıyla veyahut zâfı kalp eseri olarak feryadü figan halinde dermeyan ediliyordu... Uzun beyanatım meyanında bilhassa demiştim ki: Felaket başa gelmeden evvel, onun esbabı mania ve müdafaası düşünülmek lazımdır. Geldikten sonra teellümün faydası yoktur... Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Bahusus, mevzuubahs cephe... böyle yüzlerce kilometre imtidadında bulunursa... Muharebe hatlarına mücavir köyler ahalisinin yapabileceği müdafaadan, hayali neticelere intizar etmek makul olmaz... Biz vaziyetin ve cephelerin ihtiyacından gafil değiliz... Bizim vazifemiz ve vaziyetimiz onların teessür ve heyecanına iştirak ederek umumun kuvvei maneviyesini kırmak değildir, bilakis onlara metanet ve sebat ve ümit verecek tarzda hareket etmektir.''

Büyük Millet Meclisi'nde, Yunanlılara karşı kazanılan büyük yengi münasebeti ile yaptığı konuşmanın sonunda, vatan uğrunda ölenler için söylediği sözler gene bize Perikles'i anımsatır, Söylev ve Demeçler I, s.  260: ''Arkadaşlar! en soz sözüm budur: şehamet meydanında ölenlerin analarına ve babalarına taziyetler değil, fakat tebrikâtımızı îsal edelim''; kş. Thukydides II 44.

(25) Ülkenin 1920 yılında içinde bulunduğu durumu anlatırken uzun bir kent ve kasaba listesi okur: buralarda ''alevlenen şuriş ateşleri, bütün memleketi yakıyor, hıyanet, cehalet, kin ve taassup dumanları, bütün vatan semasını kesif karanlıklar içinde bırakıyordu'' der, Nutuk II, s.  8. İkinci İnönü savaşmasından sonra İsmet Paşa'ya gönderdiği telgrafta duygularını şöyle dile getirir: ''Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs taliini de yendiniz. İstila altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün müntehalarına kadar zaferinizi tes'it ediyor. Düşmanın hırsı istilası, azim ve hamiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak hurdahaş oldu'', Nutuk II, s.  106; kş. Aiskh. Persler 309-310: (''yenik düşmanlar başlarını kayalık sahile çarpıp duruyorlardı'').

(26) İçişleri Bakanı Damat Şerif Paşa'nın düşman işgalinin protesto edilmesini ''Hükümetin hali hazır siyasetine gayrımuvafık'' bulmasını Atatürk büyük bir infialle karşılar: ''Böyle sakim ve hayvanca bir düşünce, izmihlâl ve inkıraz uçurumuna kadar tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete esas olabilir miydi?'' Nutuk I, s.  169, diyor ve biraz ötede konuşmasını şöyle sürdürüyor: ''...Milletin, 'kahrolsun işgal' avazei şikâyetini boğmaya çalışan, bihissü idrak insanlardan mürekkep, hayvan ve terkibinde hain bulunan bir heyetin, eblehane ve echelâne ve miskinine hareketlerinin seyircisi kalmak, erbabı aklü iz'an ve hamiyetten talep olunabilir miydi?'' op. cit., s.  171.

(27) Söylev ve Demeçler I, ss.  190-191.

(28) Nutuk II, ss.  333-336.

(29) Bk. örneğin Söylev ve Demeçler I, s.  165-166.

(30) Bk. örneğin Söylev ve Demeçler I, ss.  193-196 ve s.  239: ''Meclisi âlinizin mâlum olan elîm müşkülât içinde vücuda getirmeye muvaffak olduğu ordular filvaki Viyana surlarına dayanan eski Osmanlı ordularından biri değildir. Ancak haiz olduğu âli ve insani mefkûre itibarıyla onlardan daha yukarı meziyette, kıymette bir çelik parçasıdır.''

(31) Bir çokları arasında, kş. H. E. Allen, The Turkish Transformation, s.  130: ''...the medical profession in Turkey seems the best equipped of any professional group in the country, excepting only the military class. ''

(32) Söylev ve Demeçler II, ss.  43-44.

(33) Atatürk, Balıkesir ahalisine hitaben yaptığı bir konuşmada hutbenin ne olduğunu anlatırken, kelimenin etimolojisini açıklamakla başlar, sonra Peygamber zamanında hutbenin niteliği üzerinde durarak, gerçeğe uygun bir tanımını yapar ve bundan çıkarılması gereken akla uygun sonucu çıkarır, Söylev ve Demeçler II, ss.  94-95.

(34) Atatürk için, pragmatik gerçekler açısından görüldüğü zaman, Batı ile Doğu arasındaki çatışma, bilimin, aklın ve mantığın bilgisizlik, kin ve taassupla çatışmasında başka bir şey değildir, kş. Nutuk II, s.  3 ve s.  8. Batı Atatürk için gelişim ve evrimdir, Doğu ise ortaçağ ruhunun hâlâ egemen olduğu evrendir: Bu evrende ''birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emir'lerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, nüshacılara tabi ve hayatlarını emniyet eden insanlardan mürekkep kitleler'' yaşar, Nutuk II, s.  335. Özellikle sakıncalarını gördüğü hallerde, ödün ve uyuşma yollarına asla yanaşmayan bir yaratılıştadır: ''Her halde zihniyetlerde mevcut hurafeler kâmilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkânsızdır'', Söylev ve Demeçler II, s.  217.

(35) Bk. örneğin Nutuk II, s.  3: ulusal bir politika izlemenin zorunlu olduğunu ileri sürdükten sonra: ''Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir'' der.

(36) Hakimiyeti Milliye muhabirine verdiği bir demeçte (24 Nisan 1921), Atatürk şöyle diyor: ''Ben yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evladı kalmalıyım'', Söylev ve Demeçler II, s.  25.

(37) Geleneklerle ilgili görüşü için bk. Söylev ve Demeçler II, s.  43: ''fikirler manasız, mantıksız safsatalarla mâli olursa, o fikirler marizdir. Kezalik hayatı içtimaiye akıl ve mantıktan âri, bifaide ve muzir bir takım akideler ve ananelerle meşbu olursa mefluç olur''. Ve biraz sonra konuşmasını şöyle sürdürüyor, op. cit. s.  44: ''Hiçbir delili mantıkiye istinat etmeyen bir takım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz. Terakkide kuyut ve şurutu aşamayan milletler hayatı makul ve ameli müşahede edemez. Hayat felsefesini vâsi gören milletlerin tahtı hâkimiyet ve esaretine girmeye mahkûmdur.''

(38) İslam evreninin ve İslam düşüncesinin ezeli durgunluğunu sarsan bir atılımla, Atatürk Peygamberin icraatını tarihin süreci içinde değerlendirmeye kalkar. Tarih açısından bakılırsa, İslam toplumlarının sanatlar arasında heykeltraşlığa da yer vermeleri hiçbir suretle putperestliğe dönüş olarak kabul edilemez, Söylev ve Demeçler II, s.  66. Atatürk hayret uyandıran sezişi ile Doğu zihniyetinin durgun dogmatizmini ortadan kaldıracak tek gücün tarih çalışmaları ve tarihsel evrim kavramı olduğunu fark etmiştir, bk. Söylev ve Demeçler II, s.  251. Bk. ayrıca op. cit. II, s.  197, III, s.  80 ve Nutuk II, s.  205.

(39) Bk. Söylev ve Demeçler II, ss.  94-95 (kş. not 33): ''Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber zamanı saadetlerinde hutbeyi kendisi irat ederlerdi. Gerek peygamber efendimiz ve gerek Hulefayı Raşidinin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek Hulefayı Raşidinin söylediği şeyler o günün meseleleridir, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, içtimai hususatıdır... Hutbeden maksat ahalinin tenvir ve irşadıdır, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir... Hutebayı kiramın ahvali siyasiye, ahvali içtimaiye ve medeniyeyi her gün takip etmeleri zaruridir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış telkinat verilmiş olur. Binaenaleyh hutbeler tamamen Türkçe ve icabatı zamana muvafık olmalıdır...''

(40) Söylev ve Demeçler II, loc. cit.: ''Efendiler, hutbe demek nâsa hitabetmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan bir takım mefhum ve manalar istihraç edilmemelidir. Hutbeyi irat eden hatiptir; yani söz söyleyen demektir.''

(41) Bk. Söylev ve Demeçler I, ss.  209-210.

(42) ''Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele müsademe demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka mücadelede muvaffakiyetle mümkündür'', Nutuk II, s.  2. 17 Mart 1937'de Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu'ya hitaben yaptığı konuşmada şöyle diyor: ''Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki muvakkat ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunamaz, diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: Madem ki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım. Ben kendi karakterim itibarıyla ikinci hayat telakkisini tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde... Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir''. Burada Atatürk, laik bir ahlak anlayışının temellerini atmaktadır. Sözlerini şöyle sürdürüyor: ''Bahçesinde çiçek yetiştiren adam çiçekten bir şeyler bekler mi? Adam yetiştiren adam da, çiçek yetiştirendeki hislerle hareket edebilmelidir'', Söylev ve Demeçler II, ss. , 277-278.

(43) 19 Eylül 1921'de yaptığı konuşma, Söylev ve Demeçler I, s.  178.

(44) Kş. A. Toynbee ile K. Kirkwood'un yargısı, Turkey s.  100: ''It (Sakarya Savaşması) was in fact, the turn of the tide in the Graeco-Turkish war, and may well deserve the title of one the decisive battles of the century''; ve bu eserde anılan Clair Price, The Rebirth of Turkey, s.  188: ''The Turkish victory on the banks of the Sakaria radically changed the political complexion of the Near and Middle East. for two hundred years, the West had been breaking down the old Ottoman Empire, but on the Sakaria River it encountered the Turk himself, and when it touched, the tide of history turned. History will one day find in this obscure engagement on the Sakaria one of the decisive battles of our era''.

(45) ''Efendiler, milletimiz halâsı katiye ve halâsı hakikiye mazhar olabilmek için, iki umdeye istinadın farz ve şart olduğunu anladı... O umdelerden birincisi Misakı Milli'nin ifade ettiği ruhi manadır. İkincisi Teşkilatı Esasiye Kanunumuzun tespit ettiği gayri kabili tebdil hakayiktir'', ''Söylev ve Demeçler II, s.  106.

(46) Söylev ve Demeçler II, s.  99-115: İzmir'de 17 Şubat 1923'te toplanan ekonomi kongresini açış nutku, özellikle s.  208: ''... fakrı fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık hitam versin. Efendiler, bu felsefeyi, mutlaka yanlış tefsir etmek yüzünden bu millete, bu memlekete çok büyük fenalık edilmiştir.''

(47) 16 Temmuz 1921'de toplanan eğitim kongresinin açış nutkunda, Atatürk ulusal ilkelere dayanan bir eğitim sisteminin kurulması zorunluluğu üzerinde durmuştur, bk. Söylev ve Demeçler II, ss.  16-17. 27 Ekim 1922'de öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada da Türk ulusunun düşünsel eğitimini akılcı esaslara dayandırmak gerektiği savını ileri sürmektedir, op. cit., ss.  43-44.

(48) ''Efendiler! Bugüne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır. Yoksa terakki ve medeniyete henüz isal etmiş değildir. Bize ve ahfadımıza düşen vazife bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.

Şurasını hatırdan çıkarmamalıdır ki, bu kadar fedakârlıkların semeresini elimizden kaçırmamak ve geçen musibet ve felaketlerin bir daha avdetini gayrı mümkün kılacak tedabir almak bizim için her günün düşüncesi olmalıdır'', Meclisin ikinci dönemini açış nutku (13 Ağustos 1923), Söylev ve Demeçler I, s.  307. Atatürk'ün bu sözleri, onun bilinçli amaçlar peşinde bilinçle hareket etmiş olduğunu kanıtlamaktadır: 1919'dan 1923'e kadar süregelen başarılı eylemi sayesinde Türk toplumunun, eski dinsel düzenin koyduğu çetin engelleri devirerek kendisine ''terakki ve medeniyete doğru bir yol açmış olduğunun'' farkındadır. Başka bir deyişle, Atatürk temel ihtilalin, en özlü ilkeleri bakımından, artık gerçekleşmiş olduğunu ileri sürüyor: Elde edilen haklar ve özgürlükler artık Türk ulusuna toplumsal ve manevi evrimini gerçekleştirme olanağını vermektedir. Bk. ayrıca Söylev ve Demeçler II, s.  68.

(49) 22 Ocak 1920 tarihinde Sadrazam Ali Rıza Paşa'ya gönderdiği telgraf bu genel tutumu içinde bir istisnadır; bu telgrafta, şayet İngilizler İstanbul'la bağlantıya engel olacak olursa, bunun ulusal ve kutsal bir savaşa yol açabileceği tehdidinde bulunur. Fakat öyle anlaşılıyor ki kutsal savaştan söz açmakla, Atatürk sadece İstanbul hükümetinin kolayca anlayabildiği bir dil kullanmak istemiştir, Nutuk I, ss.  262-263.

(50) Nutuk I, s.  10: ''Görülüyor ki, verdiğimiz kararın tatbikatını temin için henüz milletin ünsiyet etmediği meselelere temas etmek lazım geliyordu. Umumca muvzuubahs olmasında azim mahzurlar tasavvur olunan hususların mevzuubahs zarureti mutlaka bulunuyordu.

Osmanlı hükümetine, Osmanlı padişahına ve Müsliminin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.''

(51) Söylev ve Demeçler II, ss.  240-243.

(52) Ibidem, s.  240.

(53) Söylev ve Demeçler II, s.  234.

(54) Nutuk II, s.  336. Bk. ayrıca Söylev ve Demeçler II, s.  174: Atatürk cumhuriyetin fikir ve vicdan özgürlüğüne dayanan bir eğitimden geçmiş kuşaklara gereksindiğini ileri sürüyor.

(55) Kş. G. F. Hudson, Questions of East and West, s.  108: ''... the very fact that the Kemalist régime, in Turkey, and the Kuomintang, in China, proclaimed free parliamentary democracy as their ultimate goal, and did not equate it with their own tutelage, prevented them from creating real totalitarian ideologies''. Bk. ayrıca A. Toynbee'nin yargısı, The World and the West, s.  28, ve M. Duverger'nin Atatürk tarafından kurulan yönetim sistemi üzerine görüşü, Institutions politiques, ss.  391-392.

(56) Bk. örneğin H. E. Allen, The Turkish Transformation, s.  183: ''... evidence that the Kemalists are not narrowly and fanatically antireligious as are the Communists of Russia''. Anlaşılan, Allen'e göre Kemalistlerle komünistler arasında bir derece farkı var; Allen'in gözünde din düşmanlığı komünistlerde taassup derecesine vardığı halde, Kemalistler çok daha hoşgörülüdür. Ama Allen yanılıyor: ne Atatürk ne de devrimin öğretisini ortaya koymaya çalışmış olan aydınlar hiçbir zaman din düşmanlığı etmemişlerdir. Atatürk'ün çabası toplum yaşamını laik bir temele oturtmaya yöneliktir. Bu açıdan Atatürk devrimi, Fransız ihtilalinin gerçekleştirdiğinin ötesinde bir şey yapmış değildir.

(57) Kş. Thukydides, Peloponnesos Savaşı Tarihi I, 20-23.

(58) İşin bu yanını belirten gene Atatürk'ün kendisidir, Nutuk II, ss.  105-106: ''Efendiler, düşman çekilirken Garp Cephesi Kumandanı ile 1 Nisan günü cereyan eden muhaberat, o günün tahassüsatını tespit eden vesaiktir. O tahassüsatı ihya için müsaade buyurursanız o günkü muhaberattan bazı telgrafları aynen okuyacağım...''

(59) Bk. H. E. Allen, The Turkish Transformation, s. 9: ''... one study of the movement and forces which in the last seventeen years have achieved infinitely more in the transformation of Turkey from a medieval, superstion- ridden country to a twentieth-century, westward-looking nation than the efforts of well-meaning reformers of the past hundred years. ''

(60) Bk. Gibb, structure de la pensée religieuse de I'Islam, s. 36: ''...Tout comme les peuples de la chrétienté occidentale ont toujours reconnu une loi morale, bien qu'ils puissent ne pas toujours I'observer, de meme tous les musulmans orthodoxes considèrent la Chari'a comme posant le mode parfait pour une société humaine, encore que leur propre pratique puisse n'y pas atteindre.

Rejeter la Chari'a en principe est done en quelque sorte une apostasie, ce qui explique le choc ressenti par les musalmans du monde entier devant I'acte de la République turque qui, d'un seul coup, abolit la Chari'a''.

Mecelle konusunda bk. P. Gentizon, Mustapha Kemal, s.  209: ''Ce code, dit le Medjellé, entra en vigueur le 10 mars 1868. Bien que constituant un progrès considérable sur 'la mer immense de la jurisprudence sacrée', le Medjellé ne s'écartait en rien de la doctrine islamique. C'est ainsi que ce premier cede civil turc restait basé sur des concepts théocratiques ou moraux plutôt que juridiques. '' Fakat Gentizon Mecelle'ye ''vatandaşlık yasası'' demekle yanılmaktadır.

(61) Phaidr. 229 b- 230 a.

(62) Bu son sorun üzerine bk. P. Gentizon, Mustapha Kemal, ss.  107-138: Gentizon burada Atatürk'ü, Türk vatandaşının kılık kıyafetini değiştirmeye iten nedenleri canlı ve dramatik bir biçimde açıklamaktadır.

(63) Bk. Söylev ve Demeçler, II, s.  263.

(64) Bu iki aşamanın birbirini izlediğini belirten gene Atatürk'tür. Söylev ve Demeçler, II, s.  112 (1923 Şubat ayında İzmir'de toplanan ekonomi kongresini açış nutku).

(65) 1 Kasım 1937'de Büyük Millet Meclisi'ni açış nutkunda, Atatürk ''memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, kültür vekâletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetlerdir'' demektedir, Söylev ve Demeçler I, s.  386. Tekin Alp'in (1937'de Fransızca'ya çevrilen) Kemalizm ve Saffet Engin'in Kemalizm İnkılâbının Prensipleri (1938) adlı eserleri ile Recep Peker'in, İnkılâp Dersleri Notları'nın (1935) bu yıllarda yayımlanmış olması anlamlıdır. Ancak bu ve buna benzer eserler, inceledikleri büyük tarihsel olayları sınırlı bir açıdan gören denemeler olmaktan ileri gidememektedir.

(66) Kş. Gibb, Modern Trends in Islam, s.  46-47: burada yazar: ''We ought also to include developments in Turkey and Persia... But the religious aspects of modern Turkish and Persian revolutions have not yet been adequately studied; and rather than reply upon the superficial materials and judgments which are all that is at present available, I must reluctantly leave them aside'' dedikten sonra ilgili notta H. E. Allen'in The Turkish Transformation adlı eserini ''a first approach to the study of the problem in modern Turkey'' olarak anmaktadır.

(67) Bu kısırlığın bir nedeni bilginlerde iyice yer etmiş olan kötü bir alışkanlık olsa gerek: araştırmalar, olaylar ve kaynaklardan çok daha önce yapılmış bulunan incelemelere, denemelere ve her çeşit yazılı malzemeye dayandırılmak suretiyle yürütülmektedir. Bu tutum, bibliografya bilgisini ve daha önceki yazarların fikirlerini aktarma zorunluluğunu hakikate erişmek için gerekli birer araç olarak değil de, araştırmanın asıl amacı olarak görmekten ibaret kaba bir qui pro quo'dan ileri gelmektedir.

(68) 5 Kasım 1934 tarihinde çıkarılan bir yasa Türk kadınlarına Meclis'e seçme ve seçilme hakkını tanımaktadır.

(69) Söylev ve Demeçler I, s.  359 (1 Kasım 1933'te Büyük Millet Meclisi'ni açış nutku).

(70) Örneğin, İslam evreni üzerine çok derin ve geniş bilgiye sahip olan bir İngiliz bilgini, H. A. R. Gibb, gerçi en önemli bir konuda -doğal yasa ile Tanrısal yasa konusunda- Batı dünyası ile Doğu dünyası arasındaki çelişmeyi belirtmektedir, La structure de la pensée religieuse de I'Islam, s.  22: ''L'esprit scientifique, dont les attitudes sont determinés par I'héritage de la pensée grecque, trouve une telle Puissance ordonnatrice dans la loi naturelle, à laquelle correnspond, dans I'intuition religieuse, la Loi de Dieu. Muhammed, dont la vision intuitive n'était pas circonscrite par la pensée grecque, rejeta implicitement tout concept de loi naturelle et concut la puissance ordonnatrice comme la personnalité d'un Dieu toutpuissant, lâ charika lohu, unique et affrinchi de toute sorte d'association''; fakat burada kalmaktadır. Oysa, muhakemenin burasında, bir yandan hıristiyanlığın da doğal yasaya karşı koyduğunu saptamak ve belirtmek, bir yandan da Avrupa ortaçağında kurulan Hıristiyan dünyası üzerinde büyük etki yapan etkenin Yunanlıların insancı ve bilimci düşüncesi olduğunu ortaya çıkarmak güç değildir. Buradan varılacak mantıksal sonuç, İslam evreninin de Yunan düşüncesinden yararlanması gerektiğidir. Bu ise, Hıristiyanlık karşısında Yunan ve Roma kültürünü bulmuşken, İslamlığın animizmin ilkel inançları ile karşı karşıya kalmasına neden olan tarihsel talihsizliği (kş. Gibb, op. cit., s.  17) bilerek, bilinçli bir biçimde telafi etmekle, Yunan ve İslam düşünceleri arasında bir dialoğun kurulmasını sağlamakla olanak kazanacaktır. Bk. ayrıca Gibb, Modern Trends in Islam, ss.  46, 47 ve 48.

Fakat daha başka alanlar vardır; buralarda çözümlenecek sorunların daha somut bir niteliğe sahip olması nedeni ile, benzerlik daha belirgindir. Kapatılmalarından önce, Türk medreselerinde uygulanan programlarla karşılaştırılırsa, her iki kuruluşta bilimlerin öğretilmesine karşı inatçı bir direnmenin var olduğu görülecektir. Montreal'deki Loyola High Scholl'da kimya ve fizik dersleri hâlâ seçmeli ders durumundadır; öğrenciler Yunanca yerine bu iki dersi seçebilmektedirler, bk. Loyola High Scholl, General Prospectus 1957-1958, ss.  16-17 ve 20. Kimya ve fizik derslerine, öğrenci velilerinin ısrarlı baskısı sonunda yer verilmiştir.

(71) Bugün konuşma dilinde meczup kelimesinin sadece bir anlamı olması ilgi çekicidir: meczup, ''zararsız deli'' demektir (bk. Türk Dil Kurumu'nun yayımladığı Türkçe Sözlük, Ankara 1955, 2. baskı: Bu sözlükte Osmanlıca'dan miras olarak kalan ve bugün kullanılmayan, eskimiş kabul edilen kelimelerle, yabancı kaynaklı kelimelerin yerine getirilmek istenen öz Türkçe karşılıkları arasında henüz çok yeni olup Türk diline mal olduğu ileri sürülemeyenlere yer verilmemiştir); oysa meczup Arapça bir kelimedir, cezbe (kendinden geçme) ile aynı kökten gelmedir ve ilk anlamı ''kendinden geçmiş, aklını ve gönlünü Tanrı'ya vermiş''tir.

(72) Bk. bu konuda Hauvette, Boccace; étude biographique et littéraire, Paris 1914. Hauvette'in bu eseri Boccaccio üzerinde inceleme yapmak isteyenler için temel eser niteliğini korumaktadır.

(73) Mısır'da Taha Hussein aynı sonuca varmıştır, The future of culture in Egypt, s.  127: ''Converse with any graduate of the Arts, Law, Medical or Engineering School and you will see that outside of his speciality he knows little more than the man in the street''.

(74) Peri Hypsous, 44, I-II, özellikle II: ''Kısacası, diyordum, çağımızda büyük yetenek sahibi insanlar meydana çıkmak fırsatını bulamıyorlarsa, bunun nedeni, bir iki kişi hariç, hepimizin tasasız bir ömür sürmemizdir: hiçbir iş görmeyiz, yenişme ve saygı duygusu uyandıracak yararlı bir işe asla el atmayız, giriştiğimiz işlerden de yalnızca övgü ve zevk bekleriz.''

(75) Kş. A.Toynbee, Civilization on trial, s.  85 ve The World and the West, ss.  54-55, 59-60. Klasik düşüncenin temsilcileri bile Batı uygarlığını bu yanlış açıdan görmekten kendilerini kurtaramıyorlar, kş. Carsten Hoeg, Açış nutku: Actes du premier congrès de la Fédération internationale des Associations d'Etudes classiques (Paris 1950), Klincksieck, Paris 1951, s.  19: ''...il est évident que si l'oeuvre d'harmonisation spirituelle à laquelle aspire l'humanité doit réussir, il faut que l'on connaisse l'infrastructure spirituelle - la tradition gréco-romaine et le christianisme - de cette civilisation superficielle d'origine européenne qui embrasse tout le monde''; fakat bize öyle geliyor ki, ''Avrupa tekniği, ekonomisi ve biliminden'' oluşan (s.  18) bu ''yüzeysel uygarlığın'' temelinde yalnızca klasik düşünce yatmaktadır. Bk. ayrıca Ross'un (Roma'da 1953 Ekimi'nde toplanan) La Table Ronde de l'Europe'ta söylediği sözler (Strasbourg 1954), s.  32: ''La culture cecidentale d'aujourd'hui est une culture sécularisée. Si l'Europe a réussi a conquérir le monde ce n'est pas par la force de la doctrine chrétienne, mais par le pouveir de sa science'' ancak ''laikleştirilmiş, dünyacı temele indirgenmiş kültür''le ''bilim'' elbette aynı şey değildir. Bütün bu aydınlar ''Yunan- Roma düşüncesi'' ya da ''laikleşmiş kültür'' ya da ''humanist zihniyet''in her şeyden önce bir temel kavramı içerdiğini unutur görünüyorlar; bu kavram özgürlük kavramıdır: eleştiri özgürlüğü, fikir özgürlüğü ve zihin özgürlüğü.

(76) Kş. B. Croce, La Storia come pensiero e come azione (6. baskı), ss.  327-328: ''L'Umanesimo fu allora un movimento verso la vita terrena e mondana contro l'idea trascendente e ascetica, e il suo abbracciarsi alla cultura greca e romana aveva cotesto intrinseco e pregnante significato. Talune artificiose teorie odierne, costruite da scrittori cattolici o cattolicizzanti e da dicitori di paradossi, che procurano di presentarlo come nato in servigio del cattolicesimo e della Chiesa di Roma, e quasi una nuova patristica, a furia di sofisticare finiscono col non intendere bene neppure le parole che essi adoperano, perchè appunto la patristica si valse della precedente poesia e letteratura pagana, che era esistita come pagana e non come cristiana, e similmente la chiesa cattolica fece suo pro delle forme letterarie venute in onore col neopaganesimo, cioè con l'umanesimo''.

(77) Gibb, Modern Trends in Islam, ss.  51-52'de, her türlü kuramsal araştırma yapma yeteneğinden yoksun görünen Batı yanlısı Arapların bu yüzeysel, ciddilikten uzak, adeta havai tutumunu çok derin bir biçimde incelemiş ve irdelemiştir: ''...it is impossible for the Muslim who absorbs a secular education on western lines to avoid some overlay of Western thought in his mental activity; and if it does not take a religious form, it creates an implicit tendency to adopt the values, humanistic or otherwise, that are manifested in Western civilization and to apply the concept of evolution without regard to Muslim theological limitations.  Western education, that is to say, has fostered in the Muslim world something of that same double- mindedness that is to be found in our Western society, even if the dualism is partly concealed by a profession of orthodoxy. And thereby a new tension has been introduced into Islamic thought, but a tension of which Muslims in general are not yet fully conscious and whose terms they would find it difficult to define''.

(78) Modern Trends in Islam, s.  32.

(79) Kş. Gibb, Modern Trends in Islam, s.  55.

(80) Davranışlarında göze çarpan özellik, devrimcilere olduğu kadar gericilere de hoş görünmektir. Örneğin, onların kanısına göre, Arap alfabesi Atatürk'ün ''acele ile'' aldığı bir karar sonucunda kaldırılmıştır; bugün bu yanılgı düzeltilmeli ve Latin harflerinin yanında Arap harflerinin de öğretilmesine yeniden izin verilmelidir.

(81) Bk. Gibb, loc. cit.

(82) Kş. A.Toynbce ve K. Kirkwood'un her ihtilalden sonra baş gösteren karşı eylem üzerine sözleri, Turkey, ss.  159-162.

(83) Bk. A.Toynbee, Civilization on Trial, s.  199; bu kısmın tamamına bakınız, ss.  195-199.

(84) Bk. örnek olarak H. S.  Tanrıöver'in Büyük Millet Meclisi'nde 1956 Şubat ayında yapılan bütçe tartışmaları münasebeti ile söylediği sözler: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi II, Cilt 10 (1956), ss.  849-851.

(85) Kş. C. Léger, L'éducation laique, s.  118: ''Il faut pour qu'il existe une démocratie digne de ce nom, que le respect des droits naturels et imprescriptibles de l'homme.... soit profondément ancré dans le coeur de tous les citoyens.  La démocratie n'existera donc vraiment que le jour ou l'éducation laique sera organisée aussi parfaitement que possible''.

(86) Kş. P. Gentizon, Mustapha Kemal, s.  198 ve H. E. Allen, The Turkish Transformation, s.  85.

(87) Milli Eğitim Bakanlığı'nın yüksek kademelerinde görev almış olan Ali Canip Yöntem 1940 yılında, bir Alman profesörün Almanya'daki Türk öğrencileri ile ilgili olarak bakanlığa gönderdiği bir raporda bu gençlerin ana dillerini iyi bilmediklerini yazdığını bana üzüntü ve hayretle aktarmıştı. Ne var ki bir dilin ne edebiyatını ne de gramerini bilmeyen bir insanın o dili gerçekten bildiği ileri sürülemez. O insan ana dilini işite işite ve konuşa konuşa pratik olarak öğrenmiştir. Bu bakımdan o, ana dilini, turistik bir kuruluşta çalışan bir görevlinin birkaç yabancı dili bildiği kadar bilmektedir.

Taha Hussein aynı durumdan şikâyetçidir, The futur of culture in Egypt, s.  67: ''There have been justifiable complaints that our children do not know their own Arabic language very well...''

(88) Bk. Howard A. Reed, Turkey's New İmam-Hatip Schools, Brill, Leiden 1955.

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret317386
DİĞER GAZETELER
KATEGORİLER
RADYOLAR

 Türkiye Radyoları

EDEBİYAT
E - KİTAPLAR
Site Haritası