Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına  TÜRK  MİLLETİ  denir.

Üyelik Girişi
ATATÜRK KÖŞESİ
YABANCI GAZETELER

Mudanya ve Lozan 1

İSMET İNÖNÜ'NÜN HATIRALARI

BÜYÜK ZAFERDEN SONRA

 MUDANYA MÜTAREKESİ

VE LOZAN ANTLAŞMASI

-1-

Dizgi - Baskı - Yayımlayan:

Yenigün Haber Ajansı

Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Ağustos 1998

İSMET İNÖNÜ'NÜN

HATIRALARI

BÜYÜK ZAFERDEN SONRA MUDANYA MÜTAREKESİ VE LOZAN ANTLAŞMASI

-1-

CGAZETESİNİN

OKURLARINA ARMAĞANIDIR

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BÜYÜK ZAFERDEN SONRA

 

9 EYLÜL'DEN MUDANYA KONFERANSI'NA

Barışa Giden Yol         13

Çok Tehlikeli Bir Karar            14

İlk Şart Trakya'nın Teslimi       16

Gayretimizin Mükâfatını Aldık 17

İNGİLTERE YALNIZ KALIYOR

İngilizlerin Yeni Harp Teklifi Haksız Bulunuyor          19

Trakya'nın Tahliyesi    20

BARIŞIN KAPISI AÇILIYOR

Mütareke Daveti           23

İsabetli Bir Askeri Politika       25

MUDANYA MÜTAREKESİ

KONFERANS 3 EKİM'DE AÇILDI

Yunanlılar İştirak Etmediler     29

Görüşme Başlıyor       30

Mudanya'da Kararlıydık           32

Şartlarımız Belli          33

BAŞKOMUTANIN TALİMATI

Müttefikler Trakya'nın Teslimine Yanaşmıyor  35

Başkumandana Rapor 36

Ordulara Hareket emri Verdim 38

Başkumandandan İki Talimat Aldım    39

Müttefikler Telaşlanıyor           40

MÜTAREKE İMZALANIYOR

İstediğimiz Neticeyi Almıştık   43

Mukavele Projesini Dikkatle Tetkik Ettim        44

''İsmet Paşa Bize Mağlup Muamelesi Yapıyor''           46

Mustafa Kemal Paşa Memnun Kaldı    47

LOZAN ANTLAŞMASI

LOZAN'A DAVET

Lozan'a Kim Gidecek? 52

İstanbul Hükümeti de Çağrıldı 53

Ankara'da Herkes Konferansla Meşgul            55

SALTANATIN KALDIRILMASI

Murahhas Heyeti Teşkili          59

Ruslarla Diplomatik İşbirliği    60

İstanbul'dan Lozan'a Hareket   61

İSVİÇRE'DE MÜTTEFİKLER YOKTU

Paris'e Davet Ediliyorum         65

Konferans Öncesi Görüşmelerim Sürüyor      66

Fransız Nazırları Beni Teşvik Ettiler    71

Mussolini ile de Görüştüm      74

KONFERANSIN AÇILIŞI

Konferansı Fransızlar İdare Ediyor      79

''Venizelos da Konuşacaktı...'' 82

ÖNCE SINIRLAR KONUŞULUYOR

Trakya Hudutları Meselesi       85

Venizelos Bizi Zayıf Yerimizden Yakalamıştı  87

Balkan Harbinde, Trakya Hükümeti Kurmuştuk           90

Meriç Hududu ve Garbi Trakya Meselesi

Hitam Buldu    93

Boğazlar Meselesinin Görüşülmesi     94

BOĞAZLAR MESELESİ

Çiçerin'in Yardımları   97

Sulhun Esas Şartlarından Biri 99

Boğazlar ve Musul Meselesi    102

Lord Curzon Gösterişi Çok Seviyordu 105

Boğazlar Kapalı veya Açık Olacak       108

AZINLIKLAR MESELESİ

Lord Curzon Ateş Püskürüyor 113

Ermeniler, Yurt İstiyorlar         114

Ermeni Meselesine İsviçreli Karışıyor 117

Ermeni İstekleri Üzerine Münakaşa     119

Ekalliyetlerle İlgili Fırtınalı Celse        121

KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ

Amatör Diplomat Oluşumun Güçlükleri          125

Kapitülasyonlar: Türklerin Eski ve Aziz Rüyası           126

MALİ MESELELER

Önce Düyunu Umumiye          129

Yine Musul Meselesi   131

Muahede Projesi Hazır            132

Proje Galip devletlere Göre Hazırlanmıştı       133

Muahede Projesini İmzalamadık         135

KONFERANSIN KESİLMESİ

Memlekete Döndüm     137

Atatürk ile Eskişehir'de Buluştuk        137

Konferansla ilgili Meclis Müzakereleri 140

Sulh Olmamasını Hatam Olarak gördüler        141

Mecliste Tenkitler Sert Oluyordu         143

Atatürk'ü Müteessir Eden Olaylar        144

Meclis Müzakereleri 6 Mart'ta Bitiyor   146

İÇ MESELELERDE PATLAMA

Ali Şükrü Bey'in Öldürülmesi  151

Atatürk, Meselenin Silahla Halline Emir Verdi151

MÜTTEFİKLERE NOTA

Karşı Projemizi Hazırladık       153

İç Politikada Bir Gelişme         155

Meclisin Yenilenmesi Kararı    156

Atatürk'ün Siyasi Kudreti         159

 

 

BÜYÜK ZAFERDEN SONRA

(1922-1923)

MUDANYA MÜTAREKESİ

LOZAN ANTLAŞMASI

 

9 EYLÜL'DEN MUDANYA KONFERANSI'NA

 

 

Barışa Giden Yol

 

Zaferden sonra İzmir'e girişimizi, İtilaf devletlerini bizimle temasa, görüşmeye zorlamak için Çanakkale üzerine yürüyüşü anlatmıştım. Lozan Konferansı'nı anlatmaya başlamadan evvel, 9 Eylül'den, Mudanya Konferansı'na ve onun neticesine kadar geçen safhaya tekrar bir göz atmak lazımdır. İzmir'e girdiğimizden Ekim'e, Mudanya Konferansı'nın başlamasına kadar geçen zaman, askeri ve siyasi, karışık büyük olaylarla geçmiştir. İzmir'e girişimiz, zaferin çabukluğu, geniş ve kesin neticeleri itibariyle bütün dünyada büyük hayret yaratan bir psikolojik ortama rastlar. Bu durumu İngilizler her milletten ziyade, hayretle olduğu kadar hiddetle de karşılamışlardır.

Yunanlılar, bozgundan sonra Anadolu'nun tahliyesi şartı ile mütareke teklifi için müracaat etmek fikrine gelmiş ve bunu İngilizlere söylemişler. Sonraki neşriyattan anlaşıldığına göre, İngilizler mütareke teklifini vakitsiz ve erken bulmuşlar. ilk zamanların kaybı, onlarca o kadar dehşetli bir mahiyette farz olunmamış ve takip eden kuvvetlerin büyük süratle ve o kadar geniş kitleler halinde ilerleyeceklerine az ihtimal verilmiş. Geçen seferlerde de vakitsiz ricat ve bozgun manzarası gösteren taraf, birtakım vesilelerle, daima zararlı çıktığı için, İngilizler, Yunanistan'ın müracaatını, Türkler ta İzmir'in karşısına gelinceye kadar tehir etmeyi daha uygun görmüşler. Yazılanlardan, şimdiki neşriyattan, böyle anlaşılıyor. Bu, bilhassa İngiliz Başvekili Loyd George'un fikriymiş.

Bizim, Büyük Taarruz'dan evvel hazırladığımız planda, tasavvur ve kararlarımızda ne kadar isabet ettiğimiz bir daha anlaşılmaktadır. Ordunun imkânları zaten mahdut idi. Sevkülceyşi hazırlığın temeli olarak, bir meydan muharebesi vereceğiz diye düşünmüştük. O meydan muharebesi kesin olacak, ondan sonra nefes aldırmadan düşmanı denize dökeceğiz. Başkumandanlık muharebesini müteakip iki ordumuzla, İzmir üzerine yürüyelim, süratle İzmir'e varalım ve takip hareketimiz, hiçbir mukavemet, hiçbir ümit bırakmayacak intibaını verecek kadar çok kuvvetlerle ve çok gösterişli olsun. Hedef bu. Böyle bir netice, hayal olarak düşünülebilir. Gerçekleştirilen netice, hayalin de üstüne çıkan göz kamaştırıcı bir hadise oldu.

 

Çok Tehlikeli Bir Karar

 

Taarruzdan düşündüğümüz neticeyi aldık, takip hareketinden istediğimiz neticeyi alıyoruz. Fakat harp tebliğlerinde hareketimizi büyük ve başarılı göstermemeye bilhassa dikkat ediyoruz. Biz bütün kuvvetlerimizle İzmir'e doğru yürürken, düşmanın, harekâtımızın gerçek mahiyetini anlayacak zayıf hava keşiflerinden başka, hemen hiçbir vasıtası yoktu. İngilizlerin, Yunanlılarca yapılan mütareke teklifini vakitsiz ve erken bulmaları, bizim bu taktiğimizden ileri gelmiştir. Bu vaziyette her taraftan düşman sökülüyor, bütün ordularımız süratle ilerliyordu. Fakat karşı taraf, Türkler İzmir'e gelinceye kadar nasıl olsa bir zaman geçecektir nazariyesi ile beklerken, biz 10-12 gün zarfında, 9 Eylül'de İzmir'e girer girmez, bütün hesaplar suya düşmüştür. İzmir'e yakın bir yerde bir cephe kurmak ve o cephe üzerinde bir mütareke müzakeresi açmak fikri bu suretle maddeten gayrı kabili tatbik olmuştur. Çünkü bu fikrin zamanı gelmiştir, artık tatbik edelim dedikleri zaman, biz İzmir'deydik ve bütün Yunan ordusu elimize düşmüştü.

İzmir'e girdik. Anadolu, Yunanlılardan temizlendi. Şimdi işin siyasi safhası başlayacak. Hemen, mümkün olduğu kadar çabuk sulh yapmamız lazım. On beş seneden beri muharebe ediyoruz. Hele son dört sene, bütün Cihan Harbi'nde çektiklerimizi unutturacak kadar zordu. Memlekette, halkta, hepimizde, hiç söylenmeyen bir tek arzu var: Bir an evvel sulh

İzmir'de başkumandan ile sulha nasıl ulaşacağımızı görüşmeye başladık. Vaziyeti esaslı olarak tetkik ediyorduk. İtilaf devletlerinin bizi bu karışıklıklar içinde bırakıp, harbin asıl askeri safhasını unutturmak ve günlük güçlükler içinde uğraştırarak bir neticeye varmadan durdurmak politikası karşısında kalabiliriz, diye düşünüyoruz. Bu ihtimal üzerinde durduk. Böyle kalırsak ne olacak? Bizi bırakırlar, hiç ilgilenmezler ve bundan sonra gerek askeri ve gerek siyasi gelişmeler tamamıyla kendi ihtiyarlarına kalır, tasavvurlarını bir taraflı olarak tanzim edip bizim hakkımızda tatbik ederler. Bir an evvel işi sulha vardırmak lazımdır. Harekâta devam ederek Trakya'ya geçmek konusu da aramızda konuşulmuştur. Askeri harekâttan alacağımız azami neticeyi aldıktan sonra, bunu söylemeden bir neticeye varmayı, siyasi ve askeri olarak en iyi hal şekli diye kabul ettik. Fakat bunu nasıl yapabiliriz? Her şeyden önce, müttefiklerin bizimle silahlı bir çatışmaya tutuşmalarının mümkün olmayacağını göstermek lazımdı. Çanakkale hareketinin sebebi budur. Tek çare, daha evvel de söylediğim gibi, müttefik devletleri bizimle bir an evvel temasa gelmeye, mütareke ve sulh şartları aramaya sevk etmek olacaktı. Bulduğumuz en tesirli tedbir ise, ordu ile Boğazlar üzerine yürümek. Bunu düşündük ve karar verdik. Fakat bu çok tehlikeli bir karardı. Çünkü karşımızdaki kuvvetler az da olsa, ordu ile İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına yanaştığımız zaman bunlarla meydana gelecek müsademeler, bizi İtilaf devletleri ile yeniden harp haline sokabilirdi.

 

İlk Şart Trakya'nın Teslimi

 

Önümüzde, askeri ve siyasi bakımdan buhranlı bir devre bulunduğunu görüyoruz. Hem askeri harekâta devam edeceğiz, Boğazlar üzerine yürüyeceğiz, hem de müttefiklerle silahlı bir çatışmaya tutuşmayacağız. Bu suretle mütareke ve sulh kapılarını zorlamış olacağız. Bir taraftan da, Yunanlıların Trakya'da yeniden bir ordu toplamalarına mani olmamız lazım. Aksi takdirde Anadolu'dan sonra Trakya'nın kurtarılması için yeni bir sefer yapmak mecburiyetinde kalacağız. Zihnimiz bir yandan Trakya'nın Yunanlılardan tahliyesi ile meşgul. Bunun için, mütareke teması başlar başlamaz, ilk şartımız, Trakya'nın bize teslimi olacak.

Daha evvel, İzmir Limanı'ndaki İngiliz amirali Nicolson ile başkumandan arasında Türk - İngiliz münasebetinin ne olduğu hakkında bir mektuplaşma olayı geçmişti. Başkumandan, İngiliz amiraline, ''Harp halinde değiliz. İngiltere ile aramızda siyasi münasebetler yoktur. Kurulması şayanı arzudur'', tarzında bir cevap vermişti. İngilizlerle başlayan bu ilk temastan sonra, 13 Eylül günü, başkumandan, İzmir'de serbest kalan 1. ve 2. Ordularımızın İstanbul ve Çanakkale üzerine yürütülmesini emretti. Ben de Garp Cephesi Kumandanı olarak ordulara gereken emri verdim. 2. Orduyu Çanakkale üzerine yürütüyorum. Hesabımıza göre, 2. Ordu birlikleri eylülün sonuna doğru Çanakkale'de olacaktır. 1. Ordu İzmit bölgesinde toplanacak ve bundan sonra verilecek emre göre, gerekirse ileri hareket edecek. 1. Ordu kıtaatı gösterilen hedeften daha uzakta bulunduğu için, İstanbul üzerine tazyik; 2. ordu kıtaatı Çanakkale önüne geldikten ancak bir hafta sonra başlayabilecekti.

 

Gayretimizin Mükâfatını Aldık

 

Çok güç bir hareketti, Çanakkale hareketi. Aynı zamanda çok tesirli bir teşebbüs olacaktı ve öyle olduğu anlaşıldı. Bu hareketle; müttefiklerle, en ziyade dikkat ettikleri, son derece hassas oldukları yerlerinden temasa gelmiş oluyorduk. Yalnız mühim olan nokta şu: Ordularımızla onların hem önünde bulunulacak, hem de bir muharebeye mahal verilmeyecek. Bu, ordudan büyük kıymet ve büyük disiplin isteyen bir vazife idi. Biz bunu orduya yazı ile şifahen anlatmak için çok gayret gösterdik. Gayretimizin mükâfatını da aldık. İngilizlerin elinde bulunan yerlerde kıtaatla temas etmek ve bir silahlı çatışmaya meydan vermek, artık münasebetlerin idaresini elimizden çıkarabilirdi. Onun için kesin olarak emir verdik. Çanakkale'ye büyük kuvvetle gideceğiz, İstanbul'a büyük kuvvetle yanaşacağız, silah atmayacağız. Bu, tahmin edebileceğimiz en yüksek derecede başarı ile tatbik olundu. Kıtaatımız bir taraftan Kocaeli Yarımadası'nda toplanırken, öbür taraftan Çanakkale'ye yanaştılar ve İngiliz keşif kolları ile temas ettiler. Bazı yerlerde İngiliz kıtaatına 20-30 metre kadar yakın mesafeye sokuldular. Askerlerimiz silah atmak için değil, silah taşımak için vaziyet almış insanlar halini muhafaza ediyorlardı. Silahlarını arkalarına takmışlar, kollarını sallayarak İngilizlerin yanına yaklaşıyorlar, yanlarından geçip yürüyorlar. Çok şaşılacak bir gerçektir ki, bizim ilerlememiz karşısında İngilizler de ilk tedbir olarak kendilerinin daha evvel silah atmamasını kararlaştırmışlar. Biz ateşe başladıktan sonra onların da ateşe başlaması şartı ile bir müsademeyi kışkırtmaktan, emrivaki haline getirmekten sakınmayı kararlaştırdıkları sonradan anlaşılmıştır. Hasım zannolunan iki taraf askerinin birbirine bu kadar yaklaştıktan sonra, silah atmaktan ciddi olarak sakınmaları, az bir zaman sonra bunları yüz göz olmuş bir vaziyete getirmiştir. Çanakkale etrafındaki İngiliz tel örgülerine kadar sokulan askerlerimizle, öbür taraftaki İngiliz askerleri arasında alışveriş şakaları, konuşma şakaları, işaret şakaları tabii bir hale gelmiştir.

Askeri hareketimiz, bu temas sağlanıncaya kadar çok gergin bir safhadan geçmiş, fakat siyasi münasebetleri çabuklaştırmıştır. Askeri temas bu kadar laubali bir noktaya gelinceye kadar, siyasi olaylar da gergin bir halde cereyan etti.

 

 

 

İNGİLTERE YALNIZ KALIYOR

 

 

İngilizlerin Yeni Harp Teklifi Haksız Bulunuyor

 

Biz henüz ordularımızı Boğazlar üzerine harekete geçirmeden, İstanbul'da bulunan İngiliz Generali Harrington'un, Türkler Boğazlar'a, tarafsız mıntıkaya ilerleyeceklerdir, buna karşı bütün müttefikler beraber bir cephe kuralım tarzında bir teşebbüsü olmuştur. İtilaf devletleri hükümetlerinin aralarında konuşup bir karara varmalarından evvel İstanbul'daki işgal kuvvetleri kumandanlarının General Harrington'un teşebbüsü ile müşterek bir müdafaa teşebbüsüne geçtiklerini gördük.

General Harrington müttefik cephesini bu suretle tesis ettikten sonra, siyasi olaylar bunun arkasından gelişmeye başladı. İlk olay General Pellé'nin İstanbul'dan İzmir'e gelmesidir. Bununla, Fransız Hükümeti tarafından teşebbüs ele alınmış oluyor. Fransız umumi efkârı, Anadolu harekâtının zaferle neticelenmesinden aşikâr bir surette bize teveccüh gösteriyordu. Fransızlar araya girdiler, bir sulh yolu bulmak için çare aramaya başladılar.

Fransa'nın İstanbul'daki Yüksek Komiseri General Pellé 18 Eylül'de İzmir'e geldi. Atatürk ile temasa geçti. General Pellé, Boğazlarda tarafsız bölgeye tecavüz edilmemesini Atatürk'e teklif ediyor. Halbuki bizim kıtaatımız, o tarihte Boğazlara doğru yürüyüş halinde, Atatürk, General Pellé ile açık ve kesin olarak konuşuyor, ona şöyle diyor:

"Mütareke askeri hareketin durdurulmasıdır. Mütareke yapılması Trakya'nın tahliyesine bağlıdır. Halbuki düşman ordusu karşımızdan çekilmiş, fakat Trakya'da toplanmaktadır. Zaman bırakırsak toplanırlar, tekrar birtakım müdafaa tertiplerine girmek için ordu olarak kendini gösterecek bir vaziyet alabilirler. Bunu önlemek lazımdır; galip gelen kumandanın takip vazifesi ile düşmanın bu gibi hareketlerinin bertaraf edilmesi lazımdır."

Atatürk bu nazariyeyi ciddi olarak, açık ve sert olarak General Pellé ile münakaşa edip General Pellé'yi ikna etmiş. Zaten Boğazların bu sırada tarafsız bölge sayılarak İtilaf devletlerinin elinde kalması şartıyla Trakya'nın tahliyesini esas alan bir mütareke yapmak fikri, Fransızların zihninde daha evvel hazırlanmış. Fransızların böyle bir fikre gelmiş olduğu anlaşılıyor. Fakat bu fikrin Trakya'nın tahliyesi ile ilgili tarafı bizden gizli tutuluyor. Atatürk doğrudan doğruya meselenin ruhu üzerine el basıp ısrar edince, bunu müsait karşılıyorlar ve çalışacaklarını söylüyorlar.

 

Trakya'nın Tahliyesi

 

Biz, bu ilk günlerde, kıtaatımız Çanakkale'de çok heyecan verici bir surette İngilizlerle temasa geçmeden evvel Trakya'yı tahliye etmek şartı ile bir mütareke yapabiliriz, fikrine hem kendimiz sahip çıkmış, hem müttefiklere bunu ciddi olarak duyurmuş vaziyetteydik. Daha Fransızların tavassutu ile muhtemel mütareke şartları üzerinde müdaveleyi efkâra başlanmadan evvel, Mustafa Kemal Paşa, gerek Ankara'ya yapılan resmi tebliğlere verdiği cevabında ve gerek bizzat kendisinin temaslarında Trakya'nın tahliyesini şart sayıyordu.

2. Ordu'nun Çanakkale'ye, 1. Ordu kıtaatının İstanbul hedef olmak üzere İzmit'e doğru ilerlemeleri, işgal kuvvetleri kumandanlarını telaşa düşürdü. Bir taraftan General Pellé İzmir'e gelmiş, bu hareketimizi önlemeye çalışıyor. Bir taraftan da bize nota gönderiyor. Daha önce İstanbul'daki İngiliz, Fransız ve İtalyan fevkalade komiserleri adına Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetine gönderilmek üzere 18 Eylül tarihli şu notayı veriyorlar:

"Fransa, Büyük Britanya ve İtalya hükümetleri müstakbel sulh muahedesi hükümlerine tesir icra etmeksizin, müttefikler tarafından elyevm işgal edilmekte olan İstanbul ile Boğazlar mıntıkasının bitaraflığının muhafaza edilmesini şayanı arzu addederler. Bağlı oldukları hükümetlerinin emirlerine uyarak Fransa, Büyük Britanya ve İtalya fevkalade komiserleri 11 Eylül'de baş tercümanları tarafından Hamit Bey nezdinde icra edilmiş olan teşebbüsü tecdit ve adı geçeni Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin yukarıda söylenen mıntıkanın bitaraflığına riayet edeceğine, üç müttefik hükümetin itimat ettiklerini Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetine mümkün olan süratle duyurmaya davet ederler."

Bizim henüz İzmir'e girdiğimiz esnada, İngiltere hükümetinin, Türk ilerlemesine karşı müttefikleri ile beraber hareket ederek İstanbul ve Boğazları korumak için teşebbüse geçmek ve müttefikleri katılmazsa yalnız başına bir muharebeye girmek ihtimallerini uzun boylu tetkik ettiği sonradan anlaşılmıştır. İngiltere hükümeti bu düşünce ile harekete geçmiş, Fransızlarla, İtalyanlarla mütemadi müzakere halinde bulunuyordu.

İngiltere hükümeti Türklerin Boğazları zorlaması ihtimaline karşı müttefiklerle beraber müdafaa etmeyi, ümit az olmakla beraber tecrübe ediyor. Fransızlar, İtalyanlar yeni bir harp çıkararak Türklerle muharebeye girişmeye arzu göstermiyorlar. Ondan sonra İngiltere dominyolarına müracaat ediyor ve yalnız başına Türklere karşı Boğazlar mıntıkasını müdafaayı göze almayı düşünüyor. Bu teşebbüs, heyecanlı muhabereleri intac ediyor. Bütün dünya ve dominyonlar böyle bir teşebbüsü haksız buluyor. Dominyonların bir kısmından yarım ağızla muvafakat cevabı alabiliyor, fakat umumi olarak dominyonlar da Türklerle yeniden bir harp çıkarılmasına müsait, elverişli görünmüyorlar. Hafif tabirler kullanıyorum. İngiliz hükümetinin, Loyd George'un Türklerle yalnız başına yeniden bir harp çıkarmak için sarf ettiği gayretler, İngiliz siyasi tabirlerine göre tam bir kısır neticeye bağlanıyor ve İngiliz başvekilinin vaziyeti sarsılıyor.

 

 

 

BARIŞIN KAPISI AÇILIYOR

 

 

Mütareke Daveti

 

General Pellé'nin Atatürk'le yaptığı konuşmalardan, Trakya'nın ve İstanbul'un bize hemen teslim edileceğine dair ümit verici bir netice çıkmadığından, Boğazlara karşı başlamış olan askeri harekâtın süratlendirilmesini kararlaştırdık. Bunun üzerine 2. Ordu'ya bağlı süvari birlikleri Çanakkale önüne vardılar.

Bugünlerde Fransız diplomatı Franklin Bouillon'un müttefik hükümetler namına Atatürk ile görüşmek için İzmir'e gelmek üzere olduğu bildirildi. Aynı zamanda sulh konferansı toplanıncaya kadar mütareke yapılması hususunda bir davet aldık. 23 Eylül 1922 tarihini taşıyan aşağıdaki nota, sulhun kapısını bize açmış oluyordu:

"Üç müttefik hükümet Venedik'te veya diğer bir tarafta toplanacak, Türkiye murahhaslarından maada İngiltere, Fransa, Japonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven ve Yunanistan hükümetlerinin temsil edileceği bir konferansa bilatehir salahiyeti kâmileyi haiz bir murahhas göndermeye amade olup olmadığının işarını Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinden rica ederler. Bu konferans, alakâdar hükümetlerce istihzaratı lazımanın ihmalini müteakip vuku bulacak ve Türkiye ile Yunanistan ve hükümatı müttefika arasında bir muahedei katiyyei sulhiyenin müzakere ve akti ile iştigal edecektir.

Üç hükümeti müttefika, müzakeratı sulhiyenin devam ettiği müddetçe hükümeti müttefikanın muvakkatan bitaraf ilan ettikleri mıntıkaya Ankara hükümeti ordusunu göndermemek şartıyla Türkiye'nin Meriç'e ve Edirne'ye kadar Trakya'yı işgal etmek hakkındaki arzusunu müsait bir surette telakki etmekte olduklarının beyanı için intihazı fırsat eylerler. Üç hükümeti müttefika konferansta işbu hudutların Türkiye'ye itasına kemali memnuniyetle müzaharet edeceklerdir, mamafih Türkiye ile komşularının menafiini muhafaza, sulhun idamesi namına tayin edilecek bazı menatıkı gayrı askeri bir hale ifrağ, Türkiye hâkimiyetini sükûnet ve intizam dairesinde iadeten tesis ve nihayet Milletler Cemiyeti Meclisi'nin mukarreratı tahtında Çanakkale'nin, Marmara Denizi'nin ve İstanbul Boğaziçi'nin serbestisini bir sureti müessirede temin, ırki ve dini akalliyetleri himaye için sulh muahedesinde müşterek bir itilaf ve tedabiri mukteziye ittihaz edilecektir.

Üç hükümeti müttefika Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne kabulü için kemali memnuniyetle müzaharet edeceklerdir. Hükümatı mezkûre muahedei sulhiyenin meri olmaya başlayacağını mütakıp Dersaadet'teki müttefikin kıtaatının geri çekileceği hakkında geçen mart ayında esasen verilmiş olan teminatı tekrar ederler.

Üç hükümeti müttefika, konferansın küşadından evvel müttefikin generallerinin Türk ve Yunan kıtaatının çekilmesini temin için imali nüfus edeceklerdir. Bu müdahaleye mukabil Ankara Hükümeti gerek konferanstan evvel ve gerek konferans esnasında hükümatı müttefikanın muvakkaten bitaraf ilan ettikleri mıntıkaya asker göndermemeyi, Boğazlardan ve Marmara Denizi'nden mürur etmemeyi deruhte edecektir.

Daha yukarıda mevzubahs olan hattın tayini için Mustafa Kemal Paşa ile müttefikin generalleri arasında İzmit veya Mudanya'da derhal bir içtima aktolunabilir.

Hükümeti müttefika müracaatlarının ısga edileceği ve bütün insaniyeti mütemeddinenin müştak olduğu bir sulhun tesisi için Türkiye ile de müttefikleriyle olduğu gibi teşriki mesai edebilecekleri kanaatindedirler."

 

İsabetli Bir Askeri Politika

 

Biz Mudanya Mütarekesi'ne giderken, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına sürdüğümüz kıtaatın bir vaka çıkarmaksızın İngilizler ile göğüs göğse temasa gelmelerini tehlikesiz olarak sağlamış durumdaydık. Şimdiye kadar takip ettiğimiz askeri politika, bir defa daha isabet görmüş oluyordu. Bu suretle müttefikleri harbi uzatacak bir tutum peşinden, yani İzmir'in etrafında bir mütareke imkânından ayırarak, Boğazlar etrafında bir mütarekeyi çaresiz düşünmek vaziyetine getirmiş bulunduk. Bu neticeyi alıncaya kadar birçok tehlikeli yollardan geçildi ve gerek askeri, gerek siyasi bakımdan, bütün bu tehlikeli yolları aşmayı Türkiye Büyük Millet Meclisi başkumandanlığı ve orduları başardılar.

Müttefiklerin 23 Eylül tarihli notasını tetkik ediyor ve üzerinde çalışıyorduk. 28 Eylül'de Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisi ile İzmir'e geldi. Ankara İtilafnamesi'ni Fransa adına imzalayan Fransız devlet adamı Franklin Bouillon bize büyük dostluk gösteriyor ve yapılacak sulh için ümit veriyordu.

İtilaf devletlerinin 23 Eylül tarihli notalarına 29 Eylül'de cevap verdik. Bu esnada Başvekil Rauf Bey, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey ve Ali Fuat Paşa da İzmir'e gelmişlerdi. Hariciye Vekili'nin imzası ile gönderilen aşağıdaki cevabi notayı ben kaleme aldım:

"İtilaf devletleri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetine verilmiş olan 23 Eylül 1922 tarihli notaya hükümetim tarafından cevap verileceği tabiidir. Türkiye orduları başkumandanlığı nezdinde, ahiren muvasalat etmiş olan Mösyö Franklin Bouillon'un İtilaf devletleri namına, verdiği teminata ve adilane bir sulhun serian teessüsü için derhal müzakerata başlanacağına itimat ederek, İstanbul ve Çanakkale üzerinden ve Yunan orduları arkasından fasılasız devam eden harekâtı askeriyemizin derhal tevkifine emir verilmiştir. Mösyö Franklin Bouillon'un verdiği teminat, Türkiye haklarının temini için, İtilaf devletlerinin ve tahsisen Fransa'nın mütehassis olduğu hissiyatı adaletkâranesini tavzih ve telkin eylemiştir. Ancak, Trakya'nın, Yunan ordusunun ve hükümetinin idaresi altında, bir gün fazla devam eden hayatı, her gûna mehalini ve Türkiye ve Trakya halkınca gayrıkabili tasvir ıztırabı dai olduğundan, Edirne dahil olduğu halde, Meriç'in garbına kadar, Trakya'nın derhal tahliyesiyle Büyük Millet Meclisi hükümetine acilen teslim eylemek icap etmektedir. İşbu müstacel hususları kararlaştırmak üzere, Mudanya'da müttefik generalleriyle bir konferans akdi İtilaf devletlerinin arzu ve tekliflerine tevafuk ettiğinden konferansın 3 Teşrinievvel (Ekim) 1922'de Mudanya'da inikadı teklif olunur. Mudanya Konferansı'na tarafımızdan Garp Cephesi Orduları Kumandanı İsmet Paşa bizzat memur edilmiştir. Yevmi mezkûr münasip görüldüğü takdirde, konferansa memur olacak generallerin tayin ve işarını rica eder, ihtiramatı faikamızın kabulünü rica ederim."

 

MUDANYA MÜTAREKESİ

(11 Ekim 1922)

 

KONFERANS 3 EKİM'DE AÇILDI

 

 

Yunanlılar İştirak Etmediler

 

Koyduğumuz teşhis, muharebe neticesinde karşımızda yenilen ve bizimle mütareke yapmak mecburiyetinde olan Yunanlılar, ama karşımıza çıkanlar, bizimle müzakerede bulunanlar müttefiklerdir. müttefikler, vaktiyle bizimle yapmış oldukları mütareke ve müsalahaya esas teşkil eden zihniyetlerinden resmen vazgeçmiş değillerdir. Bu şartlar altında karşı karşıya geleceğiz. Gördüğümüze göre müttefikler için en mühim mesele, Boğazlar meselesiydi. Yunanlılar Anadolu'nun her tarafından tahliye olundular. Şimdi, Trakya'nın da tahliyesini isteyeceğiz, İstanbul'da ve Boğazlar mıntıkasında, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar var. Müttefikleri de askeri sahada yenmiş vaziyette kabul etseydik, onların da bulundukları yerlerden çıkmasını ilk andan itibaren şart koşacaktık. Bunu, mütareke esnasında alınan neticeye bağlıyor ve hale göre idare etmeyi düşünüyorduk.

3 Ekim'de Mudanya Konferansı açıldı. Yunanlılar konferansa iştirak etmediler. Mudanya önünde bir Yunan gemisi vardı. General Mozarakis ile Albay Sarıyanis'ten kurulu Yunan heyeti gemideymiş. Dışarı çıkmadılar. Ben mütareke heyetine. Yunan heyeti nerede, diye sordum. Yoktur, gelmedi, dediler. O halde biz bir neticeye varalım. Yunanlılar bunu kabul etmeye mecbur olacaklardır, dedim. İtiraz etmediler.

Konferansta İngiltere'yi General Harrington, Fransa'yı General Charpy, İtalya'yı da General Mombelli temsil ediyordu. Müttefik generallerinin her biri, İstanbul'dan, kendi donanmalarına ait bir harp gemisi ile gelmişlerdi. Kendilerini müzakerelerin yapılacağı binada karşıladım. Oturup konuşacağız. Şimdi bir mesele var: Konferansa kim riyaset edecek ve nasıl bir konferans olacak, mahiyeti nedir? Karşımdakiler bakımından, bu protokol meselesi açıktaydı. Ben böyle bir protokol meselesinin çıkmaması için ev sahibi olarak, derhal idare eder vaziyet aldım. General Harrington kendisini takdim etti, ötekiler de takdim ettiler. Hepsi ile tanıştıktan sonra, kendilerine ayrı ayrı yer gösterdim. General Harrington'u sağıma aldım, General Chary'yi soluma. General Mombelli'yi karşıma oturttum. General Harrington, oturduktan sonra, kendisine gösterilen yerde oturmanın sıkıntısını hissetmiş görünüyordu. Ötekiler de aynı halde idiler.

 

Görüşme Başlıyor

 

Müzakere başladı. General Harrington, sağına soluna kendi kurmaylarından iki subayını aldı. Öyle, ayrı bir grupmuş gibi oturuyordu.

General Harrington İngilizce konuşuyordu. Kurmay Başkanı Albay Heywood müzakerelerde hazır bulunanlar arasındaydı. O, çok güzel Fransızca konuşuyordu. General Harrington'un konuştuklarını Fransızca'ya çeviriyor ve müzakereler bu suretle Fransızca olarak cereyan ediyordu.

Resmi bir sıfatı olmamakla beraber. Müttefikler adına bizimle görüşmek üzere İzmir'e gelen Franklin Bouillon da Mudanya'ya gelmişti. Kendisi, seyirci veya müşahit olarak konferans salonuna girmişti. Müzakereleri salonun bir köşesinden seyrediyordu.

Konferansa ben başkanlık yapıyordum. Müttefikler adına müzakereyi General Harrington idare ediyordu. Yani İtilaf devletleri namına General Harrington konuşuyordu. İstanbul'da çalıştıkları zaman, General Harrington'un amir durumu onlarca kabul edilmişti. Gerçek şudur ki, General Harrington kabiliyeti itibarıyla da amirleri durumundaydı. Öbür generaller de değerli insanlardı. General Charpy, daha gençti ve biraz asabiydi. General Mombelli yaşlıca bir insandı, sakin bir generaldi.

Müzakereler devamınca, bir karar verileceği zaman müttefik generalleri hepsi ayrı ayrı, hükümetlerine sorup talimat almak mecburiyetinde olduklarını bildirirlerdi. Demek ki, hükümetleriyle irtibatları vardı. General Charpy ile münasebetimiz, Fransızlarla açılmış olan yeni vaziyet dolayısıyla, daha elverişli görünüyordu. Ama askeri mütareke konuşulurken, General Charpy, müsait olduğu zamanlarda da arkadaşları ile tesanütten ayrılmıyordu.

General Mombelli umumi olarak bana müşkülat çıkarmadı. Haklı olduğumuz meselede, mesela Trakya'nın tahliyesi mevzuunda, haliyle, tavrıyla hak verir durumda bulunurdu. Ben mücadeleyi başlıca, General Harrington ile yapıyordum. Hem müttefikler adına müzakereyi idare eden o idi, hem en kabiliyetlisi o görünüyordu. Ayrıca aldığı talimat ile devletinin vaziyeti itibarıyla da bize en uzak olan General Harrington idi. Fakat General Harrington'un erkânıharbiyesi maiyeti de, fırsat buldukça bana, her imkânla sulh yapmak fikrinde olduklarını, ciddi olarak sulh yapmaktan başka bir şey düşünmediklerini söylerlerdi. Ve beni inandırmaya çalışırlardı. Çünkü biz, İngilizlerin hiçbir hallerine inanmayan bir ruh haleti içinde bulunuyorduk. Mudanya Mütarekesi'ne de bu ruh haleti ile girdik. Konferans öyle bitti.

 

Mudanya'da Kararlıydık

 

Bizimle olan meselelerde, İngiliz Hükümeti ile kendi genelkurmayı arasında ihtilaf vardır ve ikisi ayrı ayrı fikirdedirler, diye söyleyenler var. Ben o zaman böyle bir şeyden haberdar değildim ve müzakerelerimizden böyle bir intiba almadım. General Harrington'un erkânıharbiye reisi birkaç defa, bütün samimiyetini takınarak, sulh yapmak istiyoruz, inan bize, demiştir. Ben de kendisine görelim, diyordum. Albay Heywood ile münasebetim çok iyi idi. Tercümanlık ettiği için benimle o konuşuyordu. Bütün bu teminatına karşılık, müzakereyi idare ediş tarzlarında hep hükümetlerinin politikasına tercüman olarak sadakatle onu takip ediyorlar, bu politikaya uygun netice istihsal etmeye çalışıyorlardı. Bunu açıkça görüyordum. Sonraki tetkiklerim, Loyd George'un nihayete kadar Yunan davasını tuttuğunu, onları Anadolu'da bir imparatorluğa kavuşturmak için uğraştığını gösteriyordu. İstanbul'daki askerlerinin bu politikaya aykırı bir yolda olduklarına inanamıyorum. Sonradan öğreniyoruz ki, bizim Çanakkale üzerine yürüyüşe geçtiğimiz esnada bu ileri hareketi durdurmak için bir ültimatom vermek ve Türk askerleri durmadığı takdirde, üzerlerine ateş etmek hususunda General Harrington'a emir vermişler. General Harrington'un bu emri 24 saat tehir etmiş ve böylece bir harbe mahal vermemiş olduğunu naklediyorlar. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum. Ben Mudanya Müzakereleri esnasında da böyle bir hareketi ispat edecek herhangi bir delil görmedim.

Mudanya Konferansı'nda edindiğim intibalar böyle. Ama müzakereler bittikten sonra General Harrington ile ayrılmamız çok samimi oldu. Lozan'a giderken İstanbul'da onu ziyaret ettim. Bana İstanbul'un idaresindeki güçlükten bahsetti. İstanbul'u istiyorsunuz, ama İstanbul'un idaresi çok güçtür, dedi. Güldüm, General Harrington'a. Aman generalim, bu bizim memleketimiz, bunun nasıl idare edileceğini elbette biz biliriz, dedim. Aramızda böyle bir latife de geçti.

 

Şartlarımız Belli

 

Biz, İzmir'de müttefik devletlerin 23 Eylül tarihli sulh ve mütareke tekliflerini havi notalarına cevap hazırlarken, Mudanya'da toplanmasını düşündüğümüz konferansta ileri süreceğimiz mütareke şartlarını da tespit etmiştik. Bu hazırlığı yaparken, Franklin Bouillon ile görüşmeler olmuş ve onun iyi niyetli tavassutundan istifade etmişizdir. Tespit ettiğimiz şartları önce mukabil notamıza ek olarak gönderecekken, sonradan bundan vazgeçildi. Fakat ben Mudanya'ya, üzerinde duracağım meseleleri bilerek gelmiş bulunuyorum. İzmir'de tespit olunan şartlar aşağı yukarı şöyledir:

"Yunan ordusu ve Yunan idaresi Trakya'dan tahliye edilerek 20 gün zarfında Trakya bize teslim edilecektir.

Şimdilik Türk ordularının Trakya'ya geçmesinde ısrar etmeyeceğiz, fakat Trakya'da kurulacak Türk idaresinin, Yunan veya diğer herhangi bir devletin tecavüzlerinden muhafazası için gerekli tedbirleri alabileceğiz.

Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüyen ordularımızın bulundukları hat tespit edilecek, askeri harekâtın durmasından sonra hiçbir taraf Boğazlar mıntıkasında tahkimat yapmayacak ve bu bölgede bize karşı herhangi bir askeri hazırlık yapılmayacak ve askeri tedbir alınmayacaktır."

Başkumandanla görüştüğümüzde, bana, bu esasların dışında olarak talimatı şudur: Tekrar bir harbe tutuşmayalım. Mütarekeyi bir an evvel yapalım. Mütareke ile Trakya'da idaremizi kurmak ve Yunanlıları oradan çıkarmak imkânı görülüyor. Bunu istihsal edelim. Ondan sonra sulh konferansını bir an evvel temin edip, oraya gidelim.

Mudanya'ya, askeri ve siyasi faaliyetimizin hedefi olarak, bu görüşle gittim. Ama çok kararlıyız. Daha evvel de söylediğim gibi, 15 senedir harp ediyoruz. Halk yorgun, asker yorgun. Çok mahdut olan imkânlarımızın hepsini toplayarak büyük bir taarruz yapmışız. Başkumandanlık Meydan Muharebesi olmuş. Ondan sonra şiddetli bir takip. Bütün bunların üstüne yeniden harbe tutuşmak istemiyoruz. Fakat istediğimiz neticeyi alamazsak, gerekirse, yeniden harp edeceğiz. Yokluk, imkânsızlık, yorgunluk, bunlar doğru. Muharebe hali bilinmez. Biz planımızı, halimize, hesabımıza göre, makul bir surette düzelttik. Ama düşman bütün bunları görür, mukabil tedbirleri alır ve kudreti, tedbirleri üstün gelirse, yine davadan vazgeçmek fikrinde değildik. Sonuna kadar uğraşacaktık. Ve zaten böyle bir karar olmazsa, ne tehlikeli tedbirler almak mümkün olur, ne pazarlıkta sonuna kadar, azami neticeyi alıncaya kadar dayanmak kabil olur. Böyle vaziyetlerde pazarlık son derece güçtür. Netice almak son derece güçtür. Bahusus kudretli düşmanlarla mücadele edersen.

Bu şartlar altında 3 Ekim günü Mudanya'da müzakereler başladı. Konuşulacak meselelere geçilince, müzakere başlar başlamaz, Trakya'nın tahliyesi meselesi ortaya çıktı. önce bunu konuşalım, ondan sonra diğer meseleleri konuşuruz tarzında usul münakaşaları oldu.

 

BAŞKOMUTANIN TALİMATI

 

 

Müttefikler Trakya'nın Teslimine Yanaşmıyor

 

Mudanya Konferansı'nın ilk üç günü Trakya meselesinin müzakeresi ile geçmiştir. İlk müzakere açılır açılmaz benim ortaya koyduğum, dikkatlerini çektiğim mesele budur. Biz muharebe halindeydik, karşımızda düşman vardı. Düşmanı yendik ve takip ettik. Anadolu'dan çıkardık. Mudanya Konferansı'nın toplanması ile askeri hareket durmuştur. Bu hal uzun müddet devam edemez. Böyle bekleyerek, karşımızdaki hasım kuvvetlerinin yeniden zaman ve hazırlık kazanmasına fırsat veremeyiz. Onun için bir an evvel bütün memleketin tahliyesi işini halletmek lazımdır. Ben, tezimi bu şekilde izah ettim. Münakaşalar oluyor: Diğer meseleler hallolduktan sonra bu da hallolunur. Diğer meselelerle beraber hallolunabilir.

Ben ısrar ediyorum: Evvela hareket durmuştur. Trakya, Meriç'e kadar Yunanlılarca tahliye edilmelidir. Burada kıtaatın biraz geri çekilmesi, ileri gitmesi gibi, bir mütareke için bidayette bazen iki tarafın rızası ile kabul olunacak şartlar bahis mevzu değildir, diyorum.

Müttefik generalleri, gerek konferansa teklif ettikleri proje ile, gerek yapılan müzakerelerdeki konuşmaları ile Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesini prensip olarak kabul ettiler. Fakat Trakya'nın Türk idaresine teslimine yanaşmıyorlar, sulh yapılıncaya kadar Trakya'nın İtilaf kuvvetlerinin işgali altında bulundurulması tezini savunuyorlar. Benim müşahedeme göre, Meriç doğusundaki bölgenin işgali müttefiklerle aramızdaki esas farktır.

İtalyan ve Fransız murahhaslarının halleri, benim mütalaalarımı karşılayıştaki edaları müsait görünüyordu. Belli ki, onlar bu fikirdedirler. Fakat, General Harrington Trakya'nın tahliyesinden sonra, bize teslimi hakkında talimatı olmadığından bahsederek mukavemet ediyordu. Müzakereleri müttefikler adına İngiliz murahhası yönetiyor ve esas itibarıyla onunla konuşuyorduk. Sonunda, İngiliz murahhası, hükümetinden yeniden talimat almaya mecbur olduğunu söyledi. Ertesi günü akşama kadar fırsat istedi.

 

Başkumandana Rapor

 

Müzakerelerin seyri hakkında başkumandana muntazaman rapor veriyordum. Konferansın ikinci ve üçüncü günlerindeki intibalarımı ve vaziyeti şöyle bildirdim:

"Konferans suhuletle ve müspet bir hedefe doğru müteveccih. İngiliz, mühim ve bize zararlı maddeler için Trakya idaresini, işgal ve kontrol altına koymak temayülündedir.

Meriç garbında Yunan idaresi ile Türk idaresi arasında müttefik kıtaları veya müttefik komisyonları idaresinde bir tampon mıntıkası ihdası mümkün olmadı. Meriç garbına herhangi bir suretle geçmenin selahiyetleri haricinde olduğunu, notalarda Meriç ve Edirne'den bahsolunduğunu bildirdiler. Franklin Bouillon, istediğimiz hususu kendisinin bir proje olmak üzere kabul etmiş olduğunu itizar şeklinde söyledi ve Fransa namına konferanstan 1914 hududunu istihsale çalışacağını temin etti. Şimdilik yalnız şimendifer hattı, Meriç garbında İtilaf nezareti altında bulunacaktır."

Konferans gergin bir hava içine girmişti. Franklin Bouillon ile hususi surette akşam üzeri görüştüm. Franklin Bouillon bana, konferans müzakerelerinde harekâta tekrar başlayacağımızı söylemekliğimizi, fakat bunu asla yapmamamızı telkin etmeye çalışıyordu. Kendisi şöyle bir şeye katiyen razı değildi ve beni temin ediyordu ki, İngilizler de hakikaten konferansın kesilmesini istemiyorlar, fakat selahiyetleri yetmediği için direniyorlar.

Konferansın bu safhasında Mustafa Kemal Paşa'dan aşağıdaki talimatı aldım:

"1- Karağaç Edirne şehrinin bir mahallesidir.

Yunan ordusu ve idaresi Edirne şehrinin tamamen garbına çekilmelidir ve orada, bütün Şarki Trakya'da olacağı gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti teessüs etmelidir.

2- Trakya'nın tahliye ve bize teslimi katiyen gayri muayyen bir zamana talik olunamaz. Tesellüm derhal başlayacak ve bilainkıta devam edecektir ve azami otuz gün zarfında tesellüm hitam bulacaktır. Tesellüm edilen her noktadan İtilaf kuvvetleri ve komisyonları derhal çekilecek ve otuz gün hitamında da İtilaf komisyonları ve kıtaları bütün Trakya'yı terk etmiş bulunacaklardır. Trakya'ya tecavüzün meni tedabiri başkaca teemmül ve tespit olunmalıdır. Bu tedbir mutlaka kuvvet istihdamını zaruri kılmaz. Düveli müttefikanın bu hususta icap edenlere ihtarı ve bize karşı tekeffülü bile maksadı temin edebilir. Düveli müttefikanın bu tarz teminatı hilafında hareket edenlere karşı ordularımızın derhal Trakya'ya geçirilmesinin hiçbir maniaya tesadüf ettirilmeyeceği de tabiidir.

3- Yunan ordusunun gerek Anadolu'dan ve gerek Trakya'dan alıp götürdüğü silahsız ahaliyi Yunan Hükümeti mukavelei askeriyenin imzasını müteakip derhal iade etmelidir. Esiri harp olan zabitan ve efradımızın dahi aynı zamanda iadesini talep ederiz.

4- Ekalliyetler hakkında verdiğiniz cevap muvafıktır. Filhakika bu mesele Mudanya Konferansı müzakeratı hududu haricindedir.

5- Tatili muhasemat için Trakya'nın yalnız Yunan'dan tahliyesi ile iktifa mümkün değildir. Herhalde badettahliye hükümetimizin oradan teessüs etmesi zaruridir. Yunan'dan tahliye edilecek olan Trakyamızın İtilaf devletleri tahtı işgal ve murakabesinde kalmasına hiçbir sebep ve lüzum yoktur. Şarki Trakya'nın Fransızlar tarafından işgali de mevzubahs olamaz. Ancak Şarki Trakya ile Yunan ordusu arasında Garbi Trakya'nın veya bir kısmının Fransızlar tarafından işgali mucibi emniyet olur.

6-Prensiplerde itilaf olup müzakerata devam halinde dahi, İngilizlerin Boğazlarda tahşidattan ve tevsii tahkimattan ve emniyet bahşolmayan tedabiri askeriye ittihazından sarfınazar etmelerini talep ederiz.

Mukavelei askeriye akdinden sonra da İstanbul ve Çanakkale'de, İngiliz tahşidatı şayanı kabul değildir.

Başkumandan Mustafa Kemal"

 

Ordulara Hareket Emri Verdim

 

Ekim'in 6'sında toplantı çok geç saatte açılabildi. General Harrington hükümetinden henüz talimat alamadığını, fakat her an beklediğini söyleyerek, koferansın ertesi güne bırakılmasını teklif etti. General Mombelli, hükümetinden talimat almış. Resmi ifade ile, İtalyan Hükümetinin bizim noktainazarımızı kabul ettiğini anlattı. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına, hak ve adalet hislerinden dolayı İtalya Hükümetine teşekkür ettim. Bu arada daima adalet taraftarı görünen Fransız murahhası General Charpy'ye de teşekkür etmeyi ihmal etmedim. General Harrington, bu hale göre anlaşma İngiltere'nin kabulüne kalıyor, dedi. Gülüştük.

 

Başkumandandan İki Talimat Aldım

 

Konferansın uzaması ve General Harrington'un tekliflerimiz karşısında direnmesi bizi endişeye sevk ediyordu. Mustafa Kemal Paşa ile her gün telgrafla muhabere ediyoruz. Ben günlük müzakereler hakkında intibalarımı da ekleyerek kendisine rapor veriyorum. O da hükümetle istişare ederek, ertesi günkü hattıhareketimiz için görüşünü bildiriyor. Kendisinden 6 Ekim'de üst üste iki talimat aldım. Birinci talimatta, Yunan ordusu ve Yunan idaresinin Edirne ve Meriç'in garbına çekilerek Trakya'nın bize tesliminin şart olduğunu, buna mukabil sulh yapılıncaya kadar Trakya'ya, asayiş ve inzibat kuvvetlerinden başka kuvvet geçirmemeyi kabul edeceğimizi bildiriyor ve şöyle diyordu:

''Bugün, 6 Ekim öğleden sonra saat 2.30'da toplanacak olan konferansta, belirtilen esaslar taraflarca prensip olarak kabul edilmediği takdirde, müzakerelerin bundan sonra devam edecek günlerde askeri harekâtımızın atalete mahkûm bırakılması mühim ve gayri kabili telafi mahzurlar doğuracağından, harekâtın durdurulması hakkındaki selahiyetinizin, 6 Ekim öğleden sonra saat 6'dan itibaren kaldırılmış olduğunu tebliğ ederim.''

Başkumandanın aynı gün bana gönderdiği ikinci talimat da şudur:

''Ekimin altıncı günü mukarrer içtimaınızda, Trakya'nın, İzmir'de tespit olunan esasat dairesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetine iadesini kabul eylemedikleri takdirde tasavvur buyrulduğu veçhile 6/7'de hemen İstanbul üzerine harekete geçiniz... Müzakere menfi neticelendiği halde İngiliz generaline Trakya'daki düşmanı takip için İstanbul ve Çanakkale üzerinden icrayı harekât edecek kıtaatımızla, İngiliz kıtaatı arasında bir suitefehhüm vukuuna meydan bırakmamak için şimdilik, icap edenlere evamir ve talimat vermesi muvafik olacağını bildiriniz. Bu teklifi, Fransız ve İtalyan generalleri muvacehesinde yapmak muvafık olur.''

Ben, bunun üzerine ordulara emir verdim. Mudanya Konferansı'nın kesilmesi ihtimalinden bahsederek, 1. ve 2. orduların, Marmara bölgesinin daha güneyinde kalan kıtaatının Kocaeli ve Çanakkale Bölgesi'ne harekete geçirilmesini bildirdim.

 

Müttefikler Telaşlanıyor

 

İlk tepki Fransızlardan geldi. General Pellé ve Franklin Bouillon telaşlandılar ve bize müracaatta bulundular. Aman yapmayın, diyorlardı.

Konferans böyle buhranlı bir noktaya geldi. Biz henüz Çanakkale önündeki kıtalarımızı harekete geçirmiş değiliz. Gerideki kuvvetleri ileriye yanaştırıyoruz.

7 Ekim'de toplandık. General Harrington, Lord Curzon Paris'e gittiği için temas kuramadığını, konferansın geri bırakılmasını söyledi. Buhran, 9 Ekim'e kadar devam etti. Bu arada hiçbir toplantı yapılmadı. 9 Ekim günü sabahleyin Fransız ve İngiliz generalleri Mudanya'ya gelerek, benimle hususi olarak, dostça görüşmek istediklerini bildirdiler. Oturduk, konuştuk. Ama vaziyet hakikaten gergindi. Harekâtı durdurmak yetkimin sona erdiğini, bundan sonra serbest hareket zamanı geldiğini kendilerine anlattım. Kıtalarımızın, İzmir bölgesinde, kendilerince bitaraf saydıkları mıntıkayı geçmiş olduğundan şikâyet ettiler. Çanakkale'de de Türk ve İngiliz kıtalarının birbirlerine çok yakın ve gergin vaziyette olduklarını, General Harrington'un durumdan endişe duyduğunu söylediler.

 

 

MÜTAREKE İMZALANIYOR

 

 

İstediğimiz Neticeyi Almıştık

 

Fransız ve İtalyan generalleri ile hususi surette görüştükten sonra, intibalarımı ve yeni teklifleri başkumandana bildirerek talimat istedim. Beklediğim cevap geldi. Başkumandan mütarekenamenin imzalanmasında acele edilmesini bildiriyordu. Aynı gün General Harrington da Mudanya'ya geldi ve konferans toplandı. İngiliz generali söz alarak bana hitaben şöyle dedi:

''Hükümetimden kesin talimat aldım. Kıtalarınızın ileri hareketini durdurduğunuzdan dolayı teşekkür ederim. Bugün açık bir talimat ile toplanmış bulunuyoruz. Bugüne kadar gösterdiğiniz sabırdan dolayı müteşekkirim. Generallerin size itimatları vardır. Sizin de kendilerine itimadınız olduğunu ümit ederler. Toplantımız tarihi bir toplantı olacaktır. Burada mühim bir karar alacağız. Müttefik hükümetler, size yapılacak teklifler hakkında mutabık kalmışlardır. Doğu Trakya'yı size takdim ediyorlar. Müttefik hükümetler size Meriç'in batısınıda bir yer vermeye kadar da gidiyorlar. Karaağaç'ı alacaksınız. Askerlerimiz sulhtan sonra İstanbul'u tahliye edeceklerdir. Bana öyle geliyor ki, insan ölmeksizin, bütün istekleriniz size takdim ediliyor. Müttefik devletler size gayemiz olan sulhu takdim ediyorlar. 45 gün içinde idareniz, Trakya'da yerleşmiş olacaktır.

Müttefiklerin sizden istedikleri, hudutlarını beraber tespit edeceğimiz mıntıkalara riayet etmekten ibarettir. Trakya'da bulunduracağınız jandarmanın miktarını birlikte tayin edeceğiz.''

General Harrington sözlerinin sonunda, biraz da tehditte bulunarak hazırladıkları mukavele taslağını kabul etmemi istedi. Sulhun elimizde olduğunu, eğer sulh istiyorsak teklif olunan şartların münakaşasız kabul edilmesi gerektiğini ifade etti.

 

Mukavele Projesini Dikkatle Tetkik Ettim

 

Önümüze sürülen mukavele projesini dikkatle tetkik ettim. Kaç gündür münakaşasını yaptığımız projeden az çok farklıydı. Ayrıca, General Harrington, Karaağaç'ın bize verileceğini söylediği halde, mukavele projesinde böyle bir hüküm yoktu. Trakya'nın bize teslimi için düşündüğümüz 30 günlük müddet, projede 45 güne çıkarılmıştı. Münakaşa ettik. Harirngton, ''Bu, verebileceğimizin son haddidir'' diye direndi. Bazı itirazlarım karşısında, kati olmamakla beraber, vaatkâr konuştu. Bunun üzerine ben, yeni projenin, eski projeden farklı olduğunu ileri sürerek, hükümetimden talimat almaya mecbur olduğumu, konferansın yarına bırakılmasını söyledim.

Daha evvel bir vesile ile anlatmıştım. Fransız ve İtalyan generalleri bidayetten itibaren benim konuşmalarıma, şikâyetlerime, Yunanılların yaptıkları haksız tecavüzlere işaret ederek emniyet tedbirleri istediğim zaman, hal ve tavırları ile bana hak verirlerken, sonunda, General Harrington'un idaresine ve konferansa vermek istediği istikamete kayıtsız iltihak ettiklerini görüyordum. Benim üzerimde beraberlik tesiri yapmaya çalışıyorlardı. Bu son müzakerede, aralarında birlik olduğunu daha kesin bir şekilde hissettirmek istedikleri dikkatimi çekiyordu. Projeyi münakaşasız kabul etmem için, General Harrigton'u devamlı desteklediler. Hep aynı ağzı kullandılar. Franklin Bouillan da sureti mahsusada bana, projeyi kabul etmem için ısarlı telkinlerde bulunuyordu. Bu çekişmelerden sonra, maddeler üzerinde müzakereyi kabul ettiler. Öğleden sonra tekrar toplandık.

Mudanya Konferansı artık son safhasına gelmişti. Patlamaya mahal vermeden bir defa sulh konferansına gidecek hale gelmeye bakıyorum. Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası, İngiltere'nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere'nin bu kadar donanması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu. Nihayet son sözü söyledi: İsteklerinizi şuraya kadar kabul ederiz, dedi. Peki kabul ediyorum, diye cevap verdim. Anlaştığımız yerlerde mutabık kaldıktan sonra, anlaşamadığımız hususlara bir noktada muvafakat ettim. Gece de sabaha kadar çalışarak lehimize mümkün olan neticeyi istihsal etik.

Trakya'nın Yunanlılardan tahliyesi ile, bize teslimi için teklif olunan 45 günlük müddet, tahliye için 15 güne indirildi. Ancak, bütün Trakya'nın bize teslimi, tahliyeden sonra 30 gün içinde tamamlanacaktı. Mukaveleye böyle hüküm kondu. Müttefikler, başından beri ısrar ettiğimiz gibi Meriç'in sağ sahilini, Karaağaç da dahil olmak üzere, kendi kıtaları ile işgal etmeye razı oldular. Trakya'ya geçireceğimiz jandarma miktarını 800 olarak tespit ettik.

Çanakkale ve İstanbul bölgelerinde müttefik kıtaları halen bulundukları yerde kalacaklar. Bunu taahhüt ettiler. Bizim kıtaatımızın Çanakkale Boğazı'nda hangi hattı geçmeyeceği tesbit olundu. Kocaeli Yarımadası'nda, iki taraf kıtaları arasında bir boşluk bırakıldı. Burada tespit olunan hat, Darıca-Gebze Şile hattıdır.

Mudanya Mütarekesi'nin esasları aşağı yukarı bunlardan ibaret.

Mütarekenameyi 11 Ekim'de sabah saat 6.00'da imza ettik. Yunan murahhasları bu mukaveleyi imzalamaya selahiyetli olmadıklarını bildirmişler. Müttefik generaller, bunu bana söylediler. General Harrington, bunda bir mahzur olmadığını belirterek, Yunan murahhaslarının mukavelenameyi imza etmemelerinin yürürlüğe girmesine bir mani teşkil etmeyeceğini, esasen mukavelenamenin tatbikinin müttefiklere ait olduğunu ifade etti.

Mütarekenamenin imzalanması ile istediğimiz neticeyi almış bulunuyorduk. Tek silah atmadan Trakya bize teslim edilecekti.

 

''İsmet Paşa Bize Mağlup Muamelesi Yapıyor''

 

Mudanya Konferansı'nın son gecesi, üzerinde anlaşmaya varılan maddeler redaksiyon heyetlerine havale edilmeye başlayınca, başından beri konferansa hâkim olan gergin ve münakaşalı hava birden bire dağılmıştı. Bu sefer ben murahhaslarla bilhassa İngiliz murahhası ile hususi olarak görüşmeye başladım. Herkes dağınık vaziyette, ayakta görüşüyoruz. Aramızda, konferansın geçirdiği gergin safhalardan bahsediyoruz. Böyle bir hava içinde konferans sona erdi.

Franklin Bouillon vasıtasıyla Fransızlar bana duyurmuşlardı: İsmet Paşa bize mağlup generaller gibi muamele ediyor, demişler. Aslında benim zihnimden böyle bir muamele geçmiyor. Fakat konferansı ben idare ediyorum. Türkiye namına ve kazandığımız bir harp neticesinde, askeri harekâtın tatili üzerinde müzakere yapıyoruz. Bu hal, yani konferansı benim idare etmem, tabiatıyla, onların Birinci Cihan Harbi'nden sonraki bütün mütareke ve müsalaha konferanslarında karşılaşmadıkları bir durum. Onun etkisi ile kendi aralarında bu tarz şikâyetler yapmışlardır.

Mudanya Konferansı'nın zaman zaman kesilme tehlikesi geçirmesi ve buhranlı bir hava içinde devam etmesi sebeplerini sonradan daha iyi öğrendik. Müzakere masasına oturup, talimat bekliyoruz, dedikleri günlerde, İngiliz Hariciye Nazırı, Paris'e gitmiş. Bu müddet esnasında Trakya'nın tahliyesi üzerinde müttefikler arasında tekrar müzakereler cereyan etmiş ve nihayet, Trakya'nın tahliyesi ile askeri ve mülki idaresine bizim el koymamıza Trakya'ya, jandarma geçirmemize karar vermişler. Buna karşılık, Boğazlar'da bitaraf mıntıkanın ittihazını kabul etmekte mutabık kalınmış. Böyle olduğu anlaşılıyor.

Trakya'nın bize tesliminde ve Boğazlarda tarafsız bir mıntıka tespit edilerek, buralarda müttefik askerlerinin sulha kadar kalmasında mutabık olmakla, hakikatte Boğazlarda kalacak olan yalnız İngilizlerdi. İtalyanlar daha evvel bütün Anadolu'dan çekilmişlerdi. Fransızlar Çanakkale'de İngilizlerle beraberken, henüz daha Mudanya Konferansı başlamadan buradan gitmişlerdi.

 

Mustafa Kemal Paşa Memnun Kaldı

 

Mütarekenin imzalandığını o tarihte Ankara'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya telgrafla haber verdim. Memnun oldu. Bir muharebe çıkarmaya mahal vermeden alınabilecek neticenin azamisini almıştık. Maksadımız hasıl olmuştu. Her müzakerede olduğu gibi, bilhassa askeri hareketlere istinat eden siyasi müzakerelerde, yani pazarlıklarda, azami neticeyi almak meselesi son derece nazik ve güç bir husustur. Azami netice nedir? O neticedir ki, taraflardan biri, bunu kabul etmektense harp çıkmasına razı olacaktır. Onu tercih edecektir. İşte o noktada durmak son derece güç. Eğer müzakerenin kopmasından ve yeniden bir harp çıkmasından bir tarafın çekindiği anlaşılırsa ve buna doğru teşhis konursa, bu tarafın sonu nda pazarlığı kaybetmesi mukadderdir.

Hayati menfaatlerimizi asgari derecede temin ederek, sulh konferansına gitmek... Bunun hududu nedir, bu hudut hangi şekilde aşılamaz ve mutlaka patlamaya sebebiyet verir? Bunun takdiri ve karar verilmesi de, son derece güç bir şeydir. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa vaziyeti doğru olarak takip etmiştir ve bunun içindir ki, nihayet mütareke müzakereleri ile azami netice alınmış olduğuna hükümetle beraber karar vererek memnun oldular, söylediğim neticeyi imza etmek yetkisini verdiler.

Mütarekenameyi imza ettim ve hemen Bursa'ya geldim. Bundan sonra mütarekenin tatbikine geçilecekti. Tahliye derekap başlayacak ve Yunanlılar, Trakya'yı 15 gün zarfında tahliye etmiş olacaklardı.

Biz Trakya'nın işgali ve idarenin orada tesisi için tertiplere başladık. Bu sırada Kasımın 13'üncü günü Lozan'da toplanacak olan sulh konferansına bizi davet etmişlerdi. Hükümet sulh konferansı hazırlığına girişmişti.

Mütarekenin imzalanmasından sonra Mustafa Kemal Paşa da Bursa'ya geldi. Mütareke konferansının başlayacağı günlerde başkumandan Bursa'daydı, fakat sonra Ankara'ya gitti. Ekim ayı başından itibaren vaziyeti Ankara'dan takip ediyordu. Çünkü zaferden sonra Ankara'da, siyasi faaliyet hemen başlamıştı. Siyasi faaliyet ve mücadele hemen başladı demekle, Mustafa Kemal Paşa'nın selahiyetlerini ve idaresini şiddetli bir kontrol altına almak isteyenlerle, onunla temas ederek ahenk içinde çalışmak isteyenlerin mücadelesini kastediyorum. Mustafa Kemal Paşa bu sebeple Ankara'ya gitmişti. Ankara'da siyasi cereyanları takip ediyordu.

Ankara'da, artık başkumandanın vazifesinin askeri tarafı bitmiştir. Bundan sonra siyasi kısım vardır. Büyük Millet Meclisi'nin ve hükümetin tam bir hükimiyetle vaziyete istikamet vermesi gerekir, tarzında yaygın bir cereyan her tarafa tesir etmeye başlamıştı. Halbuki Büyük Millet Mecilisi'nin ve hükümetin, bütün kuvvet ve selahiyetleri ile, yetkileri ile işleyip çalışmasına, idare etmesine itiraz eden kimse yoktu. İcrai ve teşrii selahiyetleri kendisinde cemetmiş olan büyük Millet Meclisi ile, onun seçtiği vekillerden mürekkep hükümetin bütün çalışmalarının başında Mustafa Kemal Paşa bulunuyordu. Onun da bunlarla Meclis ve hükümetle beraber, ahenk içinde çalışması, tabii idi.

 

 

LOZAN ANTLAŞMASI

(24 Temmuz 1923)

 

LOZAN'A DAVET

 

 

Lozan'a Kim Gidecek?

 

9 Eylül'de İzmir'e girdik. 11 Ekim'de Mudanya Mütarekenamesi imzalandı. Anlaşıldı ki, içinde bulunduğumuz şartlara göre, bütün sinirlerin, hareketlerin idaresi merkezlerin elinden çıkmış olduğu bir aylık büyük bir devre, bizim için, yeniden bir harp tehlikesine tutuşmadan sulh konferansına gitmek ihtimalini sağlayarak nihayet bulmuştur.

Şimdi sulh konferansına ait hazırlıklara geçiyorum.

Fevzi Paşa Bursa'da idi. Mustafa Kemal Paşa, yanında Karabekir Paşa, Refet Paşa olduğu halde Bursa'ya geldi. Hep beraberiz. Toplanıp konuşuyoruz. Refet Paşa'ya bir vazife verilmesi için çok arzu vardu. Bunu hükümet istiyordu. Refet Paşa'nın son muharebelere, büyük taarruza iştirak edememesinden dolayı üzgündüler. Hatta sonradan öğrendiğime göre, biz muharebeden sonra terfi ettiğimiz halde, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa'nın terfi ettirilmemesini haksız bir muamele gibi telakki ediyorlarmış. Rauf Bey, daha ilk gelişinde Mustafa Kemal Paşa'ya onların da terfilerini teklif etmiş. O esnada benim bunlardan haberim yoktu.

Şimdi Trakya'nın idaresini ele alacağız. Bu meseleyi görüşüyor ve hazırlık yapıyoruz. Mustafa Kemal Paşa, Trakya idaresini teslim almak ve orada Türk idaresini kurmak vazifesini Refet Paşa'ya verdi, onu bu işe memur etti. Bu suretle Refet Paşa'nın gönlü alınmış oluyordu. Bundan sonra, Lozan Konferansı'nın murahhas heyeti tayin olunacak ve Lozan Konferansı'na gitmek faslı başlayacaktır.

İstanbul Hükümeti de Çağrıldı

 

Müttefik devletler, daha önceki konferans davetlerinde olduğu gibi, Lozan Konferansı'na bizimle beraber İstanbul Hükümetini de davet etmişler. Bundan dolayı ihtilaf çıktı. Yeni bir vaziyet hasıl olmuş ve İstanbul'da hükümet kalmamıştır. Böylece biz İstanbul hükümetine de el koymak durumuna girdik Lozan'a yalnız Ankara hükümetinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin murahhasları gidecek.

Sulh konferansı için Lozan'a gidecek heyete ben fazla ilgi göstermiyordum. Hariciye Vekili vardı, hükümet vardı. Ben, bir büyük seferden sonra, bir de mütareke ile çok gergin askeri ve siyasi vaziyetlerin içinden geçmiş olarak yorgun bir haldeydim. Konferansa gitmek diye bir mesele hiçbir suretle benim zihnimde mevcut değildi.

Bir aralık, Atatürk, konferanstan bahsetti. Hiç alaka göstermedim. O günlerde Karabekir ile yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum. Karabekir ile münhasıran bu mesele için konuşmuş değiliz. Bursa'da buluştuğumuz zaman, her şeyden bahsederek yaptığımız mutat sohbetlerden birinde, Lozan Konferansı'na gidecek heyetten bahsediliyordu. Benim Lozan Konferansı'na gitmem ihtimali sızmış olacak ki, Karabekir buna değinerek, Lozan Konferansı'na askerlerin gitmesi kesin olarak yanlıştır, dedi. Memlekette iş yapacak hiçbir adam yok, her şeyi biz askerler yapacağız. Böyle bir mana verilmesi son derece mahzurludur, zararlıdır diyor ve bu memlekette askerden başka kimse yok mu, diye soruyor ve cevabını veriyordu. Karabekir'in bu konuşmasından, ben ima ediliyormuşum gibi bir mana çıkararak kendisini teskin etmek istedim. Ben böyle bir şey düşünmedim, istemedim, şu anda yorgunum, askeri vazifem bitmiş, istirahata hak kazanmış bir adam vaziyetindeyim, tarzında konuşuyordum.

Rusların konferansa gidip gitmeyecekleri bugünlerde belli değil. Onların konferansa gitmesini biz istiyorduk. Fakat davet edilip edilmeyecekleri henüz meçhul. Böyle bir durum var. Karabekir Paşa, Ruslarla Gümrü Muahedesini yaptığı için, Ruslar Lozan Konferansı'na gittikleri takdirde kendisinin başmurahhas olmasını şart görüyor. Onda böyle bir hava sezdim. Konuşmasında kendisinin konferansa gitmesi düşünülüyormuş tarzında bir zihniyetin muhakemesi vardı. Böyle bir husus söz konusuymuş gibi bunları anlattı. Konuşmamızda mesele böyle kaldı.

Ertesi gün tekrar buluştuk. Konuştuğumuz zaman Atatürk, Lozan Konferansı için bana karşı daha ciddi tavır almaya başladı. Lozan'a senin gitmen lazımdır, şeklinde konuştu. Cevap olarak hükümet var, Hariciye Vekili var, vazife de onundur, dedim. Hariciye Vekili de seni istiyor, dedi. Hakikaten konferansa gitmeye hiç niyetim yok. Olmaz dedim, istemiyorum dedim.

Atatürk'le aramızdaki bu konuşmayı Karabekir'e anlattım. Bu esnada Rusların konferansa davet edildiklerini de öğrenmiş bulunuyorduk. Karabekir, Atatürk'le aramızdaki konuşmayı dinledikten sonra, bana şunları söyledi.

''Benim konferansta vazife almam Rusların bulunmasına, bulunmamasına bağlanıyordu. Şimdi mahzur kalmadı. Gümrü'de yaptığım gibi Lozan Konferansı'nda da bulunmam, oraya benim gitmem lazım. Öyle değil mi?''

Ben, hayretle,

''Dün, biz askerler gitmeyelim, karışmayalım, diyordun. Şimdi uygun olacağı fikri nereden çıktı?'' diye sordum.

Karabekir, sözlerime cevap olarak, ''Ama mesele çok mühimdir'' dedi. Ben istemiyorum, karışmıyorum, ne haliniz varsa görün tarzında konuşarak tamamıyla istisna gösterdim.

 Artık, hep beraber Ankara'ya dönmek zamanıydı. Atatürk bu sefer benimle ciddi olarak konuştu. Kesin vaziyet aldı. Behemahal gideceksin, başka çaremiz yoktur, bu vazifeyi yapacaksın, dedi. Konuşmamız böyle devam ediyor. Ben Hariciye Vekili var diyorum. O, sen Hariciye Vekili olacaksın, diyor. Nasıl olacağım, diye soruyorum. Yusuf Kemal Bey Hariciye Vekilliğine seni teklif edecek, o yaptıracak, diye cevap veriyor.

Bu vaziyette Bursa'dan ayrılıp Ankara'ya geldik.

 

Ankara'da Herkes Konferansla Meşgul

 

Ankara'ya geldiğim zaman herkesin konferansla meşgul olduğunu fark ettim. Fakat bu esnada görevinden istifa eden Yusuf Kemal Bey'in teklifi ile benim Hariciye Vekili olmam Meclisin kararına bağlandı. Bir iki gün sonra Meclis'in karşısına Hariciye Vekili olarak çıktım (bkz. ek 1). Konuşmama, ''Cephede tevdi edilen vazife dolayısıyla uzun müddet Meclis'ten ayrıldıktan sonra, bugün tekrar huzurunuzda bulunmakla iftihar duyuyorum'' diye başladım. Ordumuzun, Büyük Millet Meclisi ordularının hareketini anlattım. Bu derecede şuurlu bir orduyu bizim tarihimiz şimdiye kadar görmemiştir, dedim. Çok memnun oldular. Ordularımızın bundan sonra için de vazifeye hazır bulunduklarını söyledim. Şimdiye kadar her defasında ve her seferde Büyük Millet Meclisi ordularının sulh vasıtası olduğunu ispat ettiğimiz gibi, eğer bir gün sulhu muhafaza etmek için ordulara yol vermekten başka çare kalmadığına kani olursanız, Büyük Millet Meclisi orduları 26 Ağustos'tan 10 Ekim'e kadar 1.5 ayda yaptıklarını daha az bir zamanda yapacak bir kudrettedirler, dedim. Bu sözlerimi hararetle alkışladılar. Türk orduları sulhu temin için en kıymetli, en kudretli vasıta olacaklardır, diye konuşmamı bağladım.

Lozan Konferansı için bu ilk hazırlıkların yapıldığı, konuşulduğu zamanlarda, büyük bir devlet meselesi çıktı. Müttefikler bizi Lozan Konferansı'na davet etmişler, İstanbul Hükümeti'ni de çağırmışlardı. İstanbul Hükümeti ekimin ortalarından, daha 17 Ekim'den itibaren, konferansa beraber gitmenin usullerini, çarelerini, esaslarını görüşmek üzere temas arıyorlardı. Bu suretle Ankara'ya konferansa tek bir Büyük Millet Meclisi murahhas heyeti olarak gitmek veyahut müttefiklerin ve İstanbul Hükümeti'nin söyledikleri gibi iki başlı, iki delegasyon halinde gitmek şıkları ortaya çıktı. Bu, tabiatıyla Büyük Millet Meclisi hükümeti ile İstanbul hükümeti tezadının çatışmasına müncer oldu.

Bu duruma Atatürk kesin vaziyet aldı. Hulasa olarak onun görüşü ve sözleri şöyledir: Şimdiye kadar harbi, sulhu Büyük Millet Meclisi idare etmiş ve neticeye götürmüştür. İstanbul Hükümeti bunun karşısında yalnız olumsuz, yalnız zarar verici bir mevcudiyet almıştır. Şimdi konferansta müttefikler, aynı vazifeyi İstanbul Hükümeti'ne yaptırmak istiyorlar. Buna müsaade edemeyiz, müsaade etmemek lazımdır. Bütün kudret Büyük Millet Meclisi'nin elinde olduğu gibi, bütün selahiyet ve geleceğe ait kararlar, tebliğler de onun elinde olmak lazımdır.

Bu esastan hareket ederek, artık İstanbul'da, Türkiye Devleti'nin başında bir saltanat idaresinin bulunması mümkün değildir fikri, hâkim fikir olarak belirdi. Bu meselenin ele alınması ve halli mecburiyeti ile müzakereler kasım ayı başında bu istikamete yöneldi.

Müttefikler bizi Lozan Konferansı'na davet ettikleri notayı İstanbul'daki mümessilimize verirken, notanın bir aynını da İzzet Paşa'ya verdiklerini şifahen söylemişler. Bizim mümessilimiz herhangi bir resmi mahiyeti olmayan bu beyanı malumat kabilinden kabul ettiğini bildirdi. Biz kendisine talimat verdik. Müttefiklerin notasına cevabi notamızı verirken, onlara diyecektik ki, notanın İzzet Paşa'ya da tevdi olunmasını Türkiye ile alakadar bir mesele addetmiyoruz. Sulh konferansına Türkiye mümessili olarak işgal mıntıkası dahilinden heyetler davet olunmasını bizim konferansa iştirakimize mani sayarız ve Mudanya Konferansı hükümlerinin ihlal edildiğini telakki ederiz.

Onların İstanbul Hükümetini de konferansa davet ettiklerine dair şifahi beyanlarına karşı biz de bu izahı yapmış olduk.

 

 

 

SALTANATIN KALDIRILMASI

 

 

Murahhas Heyeti Teşkili

 

Lozan Konferansı'na İstanbul Hükümeti'nin de davet edilmesi hadisesi birkaç gün müzakere edildikten sonra kasım ayının ilk günü saltanatın lağvolunması kararı büyük meclisten çıkarıldı. Bu karar müttefiklerce süratle cevaba uğradı. İstanbul Hükümeti'nin mevcudiyeti kalmamış olunca, müttefik fevkalade komiserleri, yalnız Büyük Millet Meclisi murahhas heyetinin konferansa davet olunduğunu bir nota ile bizim İstanbul'daki temsilcimize bildirdiler.

Şimdi, Ankara'da, murahhas heyetinin teşkili gerekiyor. Benim başmurahhas olarak tayinim Meclisçe ittifakla kabul olundu. Ondan sonra Rıza Nur ve Hasan (Saka) Beyler murahhas seçildiler. Konferansa gidecek heyetimizin teşkilini müteakip müşavirlerin tespitine, tayinine ve hareket hazırlıklarına başlandı.

Bugünlerde Rus Sefiri ile birkaç defa görüştüm. Boğazlar meselesi, Boğazlarla ilgili olarak Lozan'da alınacak kararlar, tabiatıyla Rusya'yı da ilgilendiriyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti gerek bu sebeple, gerek Lozan Konferansı'nda Rusya'dan müzaheret görmek için konferansa Rusya'nın da davet edilmesini istemişti. Ben, henüz cepheden ve Mudanya Konferansı'ndan dönmeden önce, Sovyet Rusya'nın Ankara'daki Büyükelçisi Aralov ile hükümet arasında bazı temaslar olmuş. ben Hariciye Vekili seçildikten sonra, bu temasların devamı olarak Rus Büyükelçisi ile görüştüm. Bu görüşmeler, daha ziyade büyükelçinin hükümet nezdinde yaptığı teşebbüslere dayanıyordu. Hatırımda kaldığına göre, Lozan'a gitmek için Ankara'dan ayrılacağım günlerde, ekim sonu veya kasım başında, Bay Aralov ile görüştüm.

 

Ruslarla Diplomatik İşbirliği

 

Ruslar, Lozan Konferansı'nda Boğazların bağlanacağı statüye son derece önem veriyorlardı. Karadeniz'in emniyeti, Rusya'nın emniyeti, onlara göre Boğaz hakkında tespit edilecek statüye dayanıyordu. Bu sebeple bizim fikrimizi öğrenmek, konferansta Boğazlar için nasıl bir hal tarzına razı olacağımızı anlamak istiyorlardı. Dikkatle üzerinde durdukları, önem verdikleri husus şu: Boğazlar üzerinde İngiltere'nin muhtemel hesaplarını bozmak ve Boğazları harp gemilerine karşı kapalı tutmak. Kendi emniyetlerini bu suretle Boğazlar üzerinde sağlanacak mutlak Türk hâkimiyetine bağlı sayıyorlardı. Sanıyorum, hükümet nezdinde aşağı yukarı bu görüşleri belirten resmi bir teşebbüste de bulunmuşlardı. Bize, Lozan Konferansı için diplomatik işbirliği teklif ediyorlardı.

Biz Misakı Milli ile Boğazların tabi olacağı statü hakkındaki görüşümüzü çok evvelden bütün dünyaya ilan etmiş bulunuyorduk. Bir Karadeniz memleketi olması hasebiyle Rusya'nın, Lozan Konferansı'nda Boğazlarla ilgili müzakerelerde bulunmasını faydalı görmüştük ve bu görüşümüzü müttefik devletlere de bildirmiştik. Onlar da birçok memleketi alakadar eden Boğazlar rejiminin karara bağlanmasında bu memleketlerin bulunmasını makul karşılamışlar, haklı bulmuşlar, Rusya'yı bu meselenin görüşülmesinde bulunmaya davet etmişlerdi.

Rus Büyükelçisi Aralov, hükümetinden aldığı talimat üzerine, Rusya'nın Lozan Konferansı'na ilgili bir devlet olarak katılmasını sağlamak için teşebbüse geçmemizi bize telkin etmek istiyordu. Bu konuda ben kendisine, resmi olarak dedim ki:

''Türkiye kendisi ile harp halinde bulunan devletlerle bir sulh muahedesi yapmak üzeredir. Rusya ile aramızda imzalanmış Moskova Antlaşması vardır. Lozan Konferansı'na hasım bulunduğumuz devletlerle beraber Rusya'nın da katılmasını istemeyiz. Aksi takdirde, Osmanlı idaresinin politikasını benimsemiş bir duruma düşeriz. Lozan Konferansı'nın bütün safhalarına Rusya'nın katılması teklifi bizim eskiden büyük devletlerle yaptığımız muahedeleri hatırlatacak bir durum yaratabilir. Bununla beraber Boğazlar rejimi görüşülürken Rusya'nın ve diğer Karadeniz memleketlerinin konferansta görüşlerini ifade etmeleri imkânının kendilerine sağlanması bizim makul karşıladığımız bir formüldür.''

Bunun için çalışacağımızı Aralov'a anlattım. Misakı Milli'de belirttiğimiz esasların dışına çıkamayız, dedim. Kendisine konferansta Boğazlar meselesi konuşulurken Rus murahhas heyeti ile temas halinde çalışacağımızı söyledim.

Aralov ile yaptığım konuşmalar samimi bir hava içinde geçmiştir. Boğazlar meselesi üzerinde söylediklerim, resmi beyanlarım kendisini tamamen tatmin etti mi, bilemiyorum. Fakat anlayış gösterdi. Bundan, durumumuzu iyi değerlendirdiğini tahmin ediyorum.

 

İstanbul'dan Lozan'a Hareket

 

Ankara'dan 4 Kasım'da hareket ettik. Yolda köprüler atılmış, tren Ankara'dan İstanbul'a fasılasız gidemiyordu. Karaköy'de trenden indik, otomobille Bilecik'e geldik ve burada, İstanbul'dan gelen hususi trene binerek yola devam ettik. Bütün yol boyunca büyük, heyecanlı törenlerle karşılanıp uğurlanarak İstanbul'a geldik.

İstanbul'da iki gün kaldım. Reşat Paşa'nın karargâhı halinde bulunan Şark Mahvelinde misafir edildim.

Bir akşam yemeğinde beyanat verdim. Bu beyanatımda, sulh arzumuzu, mukavelelere riayetli olduğumuzu, bir an evvel neticeye varmak istediğimizi belirtiyordum. Mukavelelere riayetli olduğumuzu söylerken kastım, Fransızlarla yaptığımız Ankara İtilaf Mukavelesi idi. Bu mukaveleye riayeti, bu fikri belirtmek istiyordum. Aynı zamanda umumi olarak, tafsilata girmeksizin hep Büyük Millet Meclisi'nin yaptığı ve yapacağı mukaveleleri işaret ederek, umumi efkârı teskin etmeye çalışıyordum.

Ayın 8'inde İstanbul'dan Lozan'a hareket ettik. Sirkeci Garı'nda yine büyük merasimle uğurlandık.

Trenimiz İsviçre'ye doğru yol alıyor. Bulgaristan'dan geçerken Bulgar Başvekili Stamboliyski'nin trende olduğunu söylediler. Temas aradım. Stamboliyski benim vagonuma geldi. Yanında güzel Fransızca konuşan bir tercümanı vardı. Bir Bulgar kızı. Bir de eski sefirlerden Strancep isminde biri vardı. Stamboliyski bir ihtilalciymiş. Çok içine dönük, az konuşan, ürkek bir sima, bir tip idi. Kendisine Bulgaristan'ın ahvalini sordum. Çok güçlükten, perişanlıktan, felaketten bahsetti. Stamboliyski'ye cesaret verici sözler söyledim. Müttefiklerin çok tazyiki olup olmadığını sordum. Çok şikâyet etti. Hiç nefes aldırmadıklarından bahsetti. Ne yapacaksın, diye sordum. Hiçbir şey yapacak halimiz yok, dedi. Hiçbir şey yapacak halimiz yok demek olmaz, mutlaka kendi varlığınızı hissettirmelisiniz, hak sahibi olarak işgal kuvvetleri ile konuşacak bir tavır takınmalısınız, dedim. Bu tarzda cesaret verici sözler söyledim. O hep başını sallıyordu ve mümkün değil, mümkün değil, diyordu. Stamboliyski bezgin bir haldeydi. Bir müddet böyle konuştuk. Dikkatimi celbetti, benimle konuşurken, özür dilercesine, biz sizin gibi değiliz diyor, bir yandan da durmadan etrafına bakıyor, vagonun içinde, dışında bizi dinleyen kimse olup olmadığını merak ediyordu. Benim yanımda bu vaziyette bir müddet sıkıntı çektikten sonra Stamboliyski ayrıldı, kendi vagonuna gitti. Bu suretle, tamamıyla bitkin, perişan, ürkmüş bir başvekil görmüş oldum.

Stamboliyski ile bu tren yolculuğunu, evvelce Bulgarlarla eski ilişkilerimizi anlatırken söylemiştim. Lozan'da Trakya sınırlarımız tespit edilirken, Stamboliyski'den bahsedeceğim için, burada kendisi ile trende yaptığım konuşmayı daha mufassal olarak anlattım.

11 Kasım'da Lozan'a çıktık. O zamana kadar İsviçre hakkında bildiklerimiz şundan ibaret: Muharebe esnasında bütün ekalliyetler, bütün devletlerce Türkler aleyhine yapılan propagandalarla İsviçre muhitleri tamamıyla dolgun bir haldedir. Bu sebeple İsviçre'de umumi efkâr, umumi temayül, Türkler için elverişli değildir, deniyordu. Böyle bir ortam içine girmiş bulunuyorduk.

İsviçre'ye gelir gelmez karşımıza çıkan ilk mesele İsviçre'yi tamamıyla boş bulmamızdır. Müttefiklerden hiç kimse, hiçbir heyet İsviçre'ye gelmemişti. Yalnız biz gitmiş bulunuyorduk. Bunun zahiri sebebi İsviçre'de ve İngiltere'de yeni seçimlere gidilmiş olmasıdır. O günler seçim günleri idi. İngiliz heyeti İngiltere'deki seçimler bittikten sonra gelebilecek ve konferans başlayacaktı. Ben İstanbul'da General Harrington ile görüşmüştüm. O bana bir şey söylememişti. Gerek İstanbul'da, gerek İstanbul'dan ayrıldıktan sonra yolda veya herhangi bir yerde bana konferansın bize söylendiği gibi ayın 13'ünde toplanmayacağını, bir hafta teehhür edeceğini bildirmemişlerdi. Bu durumdan çok sıkıldım. Gazetecileri topladım. Evvela bu boşluktan, kimsenin bulunmamasından şikâyet ettim.  Bizi ayın 13'ü için buraya çağırdılar. Geldik, yokturlar. Eee... niçin yoksunuz? Bari onu söyleyin. Böyle bir hareketin manasız olduğu kadar, haksızlığını ve dikkatsizliğini de belirttim ve şikâyetçi olarak İsviçre gazetelerine anlatmaya çalıştım. İsviçre gazeteleri, Türklerle ilk defa temas ediyorlardı. Şikâyetlerimi biraz uzaktan ihtiyat ile dinlemişlerdi. Tabii ve sade insanlar olarak bizimle temas etmekten, hiç olmazsa ürküntü duymamış bir halde yanımızdan ayrılmışlardı.

 

İSVİÇRE'DE MÜTTEFİKLER YOKTU

 

 

Paris'e Davet Ediliyorum

 

İsviçreli gazetecilerle yaptığım basın toplantısından sonra otelde, Sayın Ferit Tek'i bekliyorum. Ferit Tek o zaman bizim Paris'te temsilcimizdi. Kendisinden havadis alacaktım. Bu esnada Lozan'daki Fransız konsolosu benimle görüşmek üzere otele geldi. Fransız sefirinin bu akşam beni görmek istediğini söyledi. O akşam Fransız sefiri ile görüştüm. Fransız Hükümeti beni Paris'e davet ediyordu. Konferans için henüz bir haftalık vakit vardı. Bu vakitten istifade ederek görüşmemizi ve bana Fransa'yı tanıma fırsatı vermek istiyorlardı. Daveti kabul ettim. Bu arada Ferit Bey de gelmişti. Onunla da görüştüm. Hemen ertesi gün Paris'e hareket ettim. Paris'te başvekâlet dairesinde Mösyö Poincaré ile buluştuk. Bütün merakım, sulh var mı yok mu, bunun üzerine bir teşhis koymaktı.

Fransa ile 1921 Ekimi'nde Ankara'da bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaşma ile Suriye hudutlarını tespit etmiş ve aramızdaki muharebeyi kesmiştik. Böylece Fransızlarla yakınlığımız vardı, hatta ufak tefek alışveriş de yapmıştık. Bir ara, muharebe esnasında fırsat bulup Fransızlardan bir miktar otomobil satın almak imkânını da bulmuştuk. Lozan Konferansı'na başlarken, İzmir'deki temasların da yardımı ile Fransızlarla olan münasebetlerimiz sıcak bir halde sayılabilirdi. Mösyö Poincaré ile bu hava içinde bu zihniyetle görüştüm.

Poincaré'ye, sulh olup olmayacağını sordum. ''Elbette olacak'' dedi. Mösyö Poincare, sulh için şartların elverişli bulunduğunu ve herkesin sulh arzusunda ve kararında olduğunu söylüyordu. Konuşmamız böyle başladı. Ben sulh olmak için esaslı birtakım noktalar üzerinde aydınlanmak istediğimi belirttim. Müsait davrandı.

İstanbul'dan çıkmanız şarttır, dedim. İstanbul'un ve Boğazların tahliyesi meselesi üzerinde durdum. Bu esaslı bir meseledir, olacak mıdır, diye sordum. Evet dedi, tasdik etti. Sulh olur olmaz, sulh anlaşması imza edilir edilmez, İstanbul'un müttefik kuvvetlerden ve idaresinden tahliyesi aramızda konuşuldu. Ben mevzu üzerinde etraflı bilgi almak istiyorum. Müttefikler İstanbul'dan çıkacaklar. Boğazlardan da Çanakkale Boğazı'ndan da çıkacaklar mı? Kendisine soruyorum. Gelibolu Yarımadası'ndan da çıkacak mısınız? Mösyö Poincaré, sorularımı olumlu karşılıyor, beni tasdik ediyor. Ben kendisine açıkça anlatmak istiyorum ve diyorum ki: İstanbul'da, Trakya'da, Boğazlarda, hiçbir yerde ne bir kuvvet, ne bir komisyon, ne bir kimse kabul etmeyiz. İyi anlayalım, memleketin herhangi bir köşesinde ufak büyük herhangi bir ilişki bırakmanız tasavvur olunamaz.

Mösyö Poincaré cevap veriyor, evet diyor, beni tasdik ediyor. Ben sözlerime ilave ettim, askeri tahdit kabul etmeyiz, dedim. ''Düşünmüyoruz'' diye cevap verdi. Böylece Mösyö Poincaré ile tahliye meselesini bütün etrafı ile görüştüğümü zannediyordum. Bundan sonra ekalliyetler meselesini açtım. Benim ekalliyetler meselesine önem vererek bu hususa derhal değinmemi, bugünkü umumi efkârımızı kavraması ve hemen anlaması biraz güçtür. Bu sebeple biraz açıklamak istiyorum.

Gerek Birinci Cihan Harbi esnasında ve gerek mütareke devrinde, İstanbul'da ve Anadolu'da bütün hasımlarımızın Türkiye aleyhinde işledikleri konulara, Cihan Harbi devamınca ekalliyetlerin, yani Ermenilerin ve Rumların bizim idaremizden gördükleri zulümlerin propagandası hâkimdi. Anadolu'nun her yerinde o sıralarda Türkler azınlıkta gösteriliyor, hemen dünyanın her tarafında, her memlekette Türklerin zulmünden şikâyet edilerek Türklere yapılacak muamele pazarlığa çıkarılmış bulunuyordu. Buna sebep olarak ekalliyetlerin propagandası ve şikâyetleri gösteriliyordu.

Şimdi biz, bir harp esnasında yapılacak zulümlerin nasıl zulümler olabileceğini, Yunan istilası ile, müttefiklerin işgali ile nefsimizde tatmış, anlamış ve bunu dünyaya anlatmış olduğumuzu zannederek, yeniden karşılarına çıkıyorduk. Bir şikâyetlerine karşı on tane şikâyet söyleyebilecek, misaller gösterebilecek haldeydik. Bütün bunları Mösyö Poincaré ile konuştum.

 

Konferans Öncesi Görüşmelerim Sürüyor

 

Mösyö Poincaré ile ekalliyetler meselesini konuşuyoruz. Bu konudaki görüşlerimi anlattıktan sonra, ekalliyetler meselesinde vaziyet nedir, müttefikler bizden neler isteyecekler diye sordum. Mösyö Poincaré bana, kısa bir mukabil sualle cevap verdi ve dedi ki:

''Birkaç gün evvela Lord Curzon buradaydı. Kendisi ile ekalliyetler meselesini görüşmek istedim. Ekalliyetlerin durumu ne olacak diye konuştuk. Lord Curzon bana, ekalliyetler kaldı mı ki, ne olacağını düşünmek mümkün olsun, cevabını verdi. İngilizlerin zihniyeti budur.''

Ekalliyetler meselesini bu noktada kestik. Bununla beraber ekalliyetler mevzuunda ne düşündüğümüzü kendisine kesin olarak şöyle anlattım: Son zamanki muharebelerde galip ve mağlup bütün milletlerce, ekalliyetler için mütekabil olarak tanınmış olan himaye ve teminat hükümlerinin hepsini kabul ediyoruz. Bunun dışında Türkiye'ye mahsus herhangi bir kayıt kabul etmeyiz. Misakı Milli ile ilan ettiğimiz husus da böyledir.

Ne dersiniz, diye sordum. Beni tasdik etti. Ekalliyetler mevzuundaki kararımızı kendisine böylece anlatmış oldum.

Hudut meselesinden söz açıldı. Fransa ile aramızdaki Suriye hududu daha evvel Ankara İtilafnamesi ile hallolunmuştu. Onu tekrar ettik, teyit ettik. Bundan sonra Musul meselesini açtım. ''İngiliz meselesidir, onunla konuşursunuz'' dedi. Konuşmamızı Türk - Yunan hududuna intikal ettirerek Karaağaç üzerindeki tezimizi söyledim, burayı almadan bırakmayız, dedim. Bunun üzerine aramızda biraz münakaşa geçti. Ama Mösyö Poincaré, ısrarsız ve isteksiz bir hal gösteriyor, bu konuda biraz uzakta duruyordu.

Mösyö Poincaré ile konuşmamızın asıl mühim noktasına, kapitülasyonlar meselesine geldim. Ona, kapitülasyonları lağvettiğimizi söyledim, kapitülasyonların muahedede yeri olmayacaktır, dedim. Bu tarzda konuşmaya başladım.

Bu mevzu, Türk aydınlarının eski ve aziz bir rüyası idi. Ve daha konferans başlamadan evvel her vatanperverin zihninde yer etmişti. Birinci Cihan Harbi'ne girişimizde, müttefikimiz Almanlara kapitülasyonların kalkmasını şart olarak koşmuştuk. Almanlar, bu şarta, diğer devletler kabul ettikleri takdirde razı olacaklarını söylemişlerdi. Yani, Birinci Cihan Harbi'ne girişimiz bedeli olarak dahi, Almanlar kapitülasyonların ilgasını mutlak surette ve kendi hesaplarına kabul etmemişlerdi. Sevr Muahedesi'nde kapitülasyonlar, Patrikhane'nin imtiyazlarının arttırılması ve azınlık haklarının İslam milletlere de teşmili suretiyle genişletilmişti. Görülüyor ki, kapitülasyonların kaldırılmaması, Türk'ten başka yerli ve yabancı bütün unsurların müşterek davası idi. Bu davanın bizim lehimize çözülmesi o kadar muazzam, çetin ve zahmetli bir iş olarak karşımızda duruyordu.

Gerek Mösyö Poiencaré ile yaptığım bu konuşmada, gerek Lozan Konferansı'nda anladım ki, kapitülasyonlarla ilgili devletler Türkiye'de bunun kaldırılmasının Çin'e kadar bütün şark milletlerini harekete geçireceği endişesindeydiler. Bu bakımdan bütün dünyayı saran hâkimiyetlerinde bir rahne (gedik) açılacağından ciddi surette sakınıyorlardı.

Mösyö Poincaré, benim kapitülasyonların kaldırılması hakkındaki mülahazalarımı karşıladı, ''Kapitülasyonlar eski muahedelere bağlıdır, bunlar durmaktadır, yapılacak muahedede yeri olmayacaktır ve olamaz, fakat mutlaka konferansta kapitülasyonlardan bahsolunacaktır'' dedi. Bunun üzerine ben, madem ki kapitülasyonlardan bahsolunacaktır, ilga edildiği ve herkesin bu ilgayı tanıdığı şeklinde bahsolunmak lazımdır, cevabını verdim.

Mösyö Poincaré, ''Öyle değil'' dedi ve aramızdaki konuşma karşılıklı olarak şöyle devam etti:

''Bu kapitülasyonlar bizim için baş meselelerden biridir. Bu hallolmadıkça sulh olmaz'' dedim.

''Canım bunun için sulh geri kalmaz. Geçici, yardımcı bir şekil elbette buluruz.''

''Meselenin nasıl hallolunacağı, bugünkü şartlar içinde nasıl bir tedbir bulunacağı araştırılacaktır. Yani onun yerine başka tedbirler alınacaktır, eksikler var onlar düzeltilecek, bizim için böyle bir mevzu olamaz. Hiçbir memlekette, hiçbir müstakil memlekette böyle şey yoktur. Asırlardan beri kapitülasyonlar bizim başımıza bela olmuştur. Biz bunu tanımadık, tanımıyoruz, tanımayacağız. Kapitülasyonlar sulh bakımından bizim için çok esaslı bir noktadır.''

Mösyö Poincaré, ''Evet kapitülasyonlar ehemmiyetlidir, fakat kapitülasyonlar deyince ne anlıyorsunuz'' diye sordu.

Cevap verdim:

''Ne anlıyorum? Hem ticari ve mali kısmı var, hem adli kısmı var.''

''Ticari ve mali kısmını bir şekle koyabiliriz. Bunu kaldırmak ve anlaşmak kolaydır'' dedi.

''Adli kısmı ne olacak'' diye sordum.

''Canım bir hal çaresi bulacağız.''

Mösyö Poincaré mali kapitülasyonların kaldırılmasında müsait davrandığı halde, adli kapitülasyonlar için kaçamaklı konuşuyordu. Ne gibi bir çare bulunacağını sorduğumda konuşup bulacağız gibi, net olmayan sözler söyledi. Nihayet anladım ki kapitalüsyonların adli kısmı için bir intikal devri lazımdır, düşüncesinde.

Kapitülasyonlar meselesinde Mösyö Poincaré ile daha yarım saat kadar konuştuk. Konuşmamız bir münakaşa, bir çekişme halinde devam etti. Ben kaldıracağız diyordum; o intikal devri koyacağız diyordu. Bunsuz sulh olmaz, bizim dediğimiz olmazsa sulh yapılmayacaktır, diyordum. Sulh yapacağız, sulh yapmamak olur mu diyordu. Evet sulh yapacağız, fakat kapitülasyonları kabul etmiyorsak nasıl olacak? Canım bir şekil bulacağız, kabul edeceksiniz, diyordu.

Bu müzakere artık devam edemez bir hale geldi. Ondan sonra konuşmayı bitirdim, ayrıldım ve Mösyö Poincaré'nin odasından çıktım.

Mösyö Poincaré ile mülakatımız bir saat kadar sürmüştü. Odasından çıktığım zaman kapının önünde bir adama rastladım. Bana memnun olup olmadığımı sordu. Nedir intibaın, dedi. Ben o zamana kadar böyle suallere hiç alışmamışım. Bir ciddi konuşmadan çıkar çıkmaz, tanımadığım bir kimseye fikir söylemek ve hesap verir gibi bir vaziyet almak benim bilmediğim şeyler. Gazeteciymiş. Vaziyetten memnun musunuz, diye soruyordu. Memnunum, dedim ve başka bir şey söylemedim. Gazeteci ayrılıp gitti. Ertesi gün gazetelerde benim Poincaré ile yaptığım mülakattan, vaziyetten memnun olduğum yazıldı. Halbuki ben memnun oldum dediğim zaman çok bilmediğim birtakım şeyleri öğrendim ve fikirlerimi söyledim, bu fırsatı buldum demek istiyordum. Gazeteci benim memnunum dememden, Poincaré ile görüşmemizde her noktada mutabık kaldık tarzında bir mana çıkarmıştı.

 

Fransız Nazırları Beni Teşvik Ettiler

 

Mösyö Poincaré ile yaptığımız konuşmanın tesiri akşama kadar üzerimden gitmedi. Mülakatımız esnasında Fransızların doğrudan doğruya alakadar oldukları temel meselelerden hiçbirisine dokunmamıştım. Borçlar meselesi, borçların tediyesi meselesi, imtiyazlar vesaire, vesaire... Bunların hiçbirisi konuşulmamıştı. Konuşmamız anlattığım gibi devlet işleri ile meşgul olan herkesin bildiği umumi meseleler üzerinde kalmıştı. Fakat kapitülasyonlar mevzuunda kendisinde gördüğüm mukavemet bende çok acı ve olumsuz bir tesir bırakmıştı.

O gün Mösyö Franklin Bouillon, Fransız Harbiye Nazırı Mösyö Paintèvé ile beraber beni yemeğe çağırmıştı. Mösyö Franklin Bouillon, Ankara İtilafnamesi'nden sonra cepheyi ziyaretinden, zaferden sonra General Pellé ile beraber Atatürk ile görüşmek üzere İzmir'e gelmelerinden ve nihayet Mudanya Konferansı'nda seyirci olarak bulunmasından, çok iyi tanıdığım bir devlet adamı idi. Adeta aramızda dostluk hasıl olmuştu. Akşam bir lokantada hep beraber oturduk, yemek yedik. Günün en ilgi çeken meselesi, benim Poincaré ile yaptığım görüşme idi. Kendilerine bu mülakatta neler konuştuğumuzu anlattım. Mösyö Poincaré ile birtakım esaslı meseleleri konuştum, dedim. Fransız menfaatlerini çok ilgilendiren temel meselelere temas edilmediği, aramızda anlaşma güçlüğü yaratacak böyle meseleler konuşulmadığı halde, kapitülasyonlar üzerinde gördüğüm mukavemeti naklettim. bundan şikâyet ettim. Bütün ümidim Mösyö Poincaré ile konuşmaktan kuvvetli çıkmaktı. Şimdi ne yapacağım bilmiyorum, dedim.

Fransızlar beni dikkatle ve dostça dinliyorlardı. Benim şikâyetçi olduğumu görünce, ''Ne oldu'' dediler. Anlattım.

Mösyö Poincaré kapitülasyonlarda ısrar ediyor. Ben olmaz, bunun hiçbir şeklini kabul edemeyiz, diyordum. O, bir intikal şekli, bir intikal devri getireceğiz diyor. Kabul etmeyeceğiz diyorum, kabul edeceksiniz diyor. Bu tarzda konuşuldu, birbirimizi anlamaz bir halde, fikirlerimizde ısrar ederek ayrıldık. Fransızların bizi en iyi anlayacak insanlar oldukları zihniyeti ile geldim, o zihniyetle konuştum, fakat mütehayyir (hayrette) kaldım. Nasıl olacak bilmiyorum.

Ne düşündüğümü sordular, ne düşünüyorsun, dediler. Düşündüklerimi şöyle anlattım:

Her mesele hallolsa da yalnız kapitülasyonlar meselesi askıda kalsa, yine sulh olmayacaktır. Onun için konferansta, kısa bir zamanda bütün meseleleri ortaya koyup münakaşa etmeliyiz. Ne hallolunabilir, ne hallolunamaz, o meydana çıkmalı. Eğer endişelerimde haklı olduğum anlaşılırsa, konferansı kesip memleketime gideceğim. Böyle düşünüyorum, dedim.

Fransız nazırları beni teskin etmeye çalıştılar. Böyle yapma, konferansta birbirinizle daha iyi tanışacaksınız, fikirlerinizi daha iyi anlatacaksınız, tarzında konuşarak beni teşvik ettiler. Mösyö Franklin Bouillon daha ileri giderek, konferansı bir an evvel kesintiye götürmek doğru bir hareket değildir, dedi ve sözlerine şöyle devam etti.

''Mutlaka zaman kazanmalısınız. Çünkü sizi tanımıyorlar. Anadolu'yu bilmiyorlar. Yaptığınız işi her yerde olan bir askeri ayaklanma gibi görüyorlar. Bunlar, birinci derecede devlet adamlarıdır. Fakat sizin hakkınızdaki umumi anlayışları böyledir. Büyük adamlar olarak büyük davalar peşindedirler. Türkler de büyük davalar peşindedirler, düşüncelerinde ciddidirler, samimidirler, bunlar hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Hiçbirinin fikri yoktur. kendinizi mutlaka onlara öğretmeniz lazımdır. Bunun için zaman kazanmalısınız. Konferansta uğraşa uğraşa, yıprata yıprata bütün bu gerçekleri bunlara anlatacaksınız.''

Mösyö Franklin Bouillon samimiyetle bana ümit ve cesaret vermek isteyen bu sözleri söyledi. Kendisine nasıl anlayacaklar diye sordum. Merak etme, anlarlar dedi. son olarak bana, Fransız tabiri ile konferansı yıpratacaksın tarzında bir tavsiyede bulundu.

 

Mussolini ile de Görüştüm

 

Fransız nazırları ile akşam yemeğindeki konuşmalarımız bu şekilde bitti. Fransa'nın en yüksek seviyede en tanınmış insanları ile resmi diplomatik ilişkiler dışında dostça yaptığımız bu konuşmalar benim için hakikaten istifadeli ve uyarıcı oldu. Bana bu imkânı, bu istifadeyi Franklin Bouillon sağlamıştı. Mösyö Franklin Bouillon 1921 yılında güneydeki Türk-Fransız harbine son vermek için Ankara'ya geldiği zaman, Türklerle ilk defa temasa geçiyordu. Ankara İtilafnamesi'ni yapmak için o zaman bizim diplomatlarımızla temas etti. Vakit vakit Atatürk ile görüştü ve nihayet bir neticeye vardılar. Mösyö Franklin Bouillon, Ankara'nın iç yüzünü görmüş ve bütün insanları en teklifsiz, en samimi şartlar içinde konuşarak tanımıştı. Mösyö Franklin Bouillon bundan sonra Atatürk ile beraber cepheye bir gezi yapmıştı. Ben kendisini bu vesileyle Akşehir'de gördüm ve tanıdım. Orada buluştuk, beraber akşam yemeği yedik ve konuştuk. Aramızda geçen hasbihallerde bana dünya orduları hakkındaki kanaatlerini söylemişti. İfade ettiğine göre dünyada iki ordu vardı: Birisi Fransız ordusudur, birisi Türk ordusudur. O, bu kanaatte idi. Gördüğümüz muameleleri memleketin uğradığı halleri haksız bulurdu. Hülasa Mösyö Franklin Bouillan'da bize karşı dost hissiyatı vardı. Yanında Kolonel Moujin bulunuyordu. O da Fransa hükümetinin bir temsilcisi idi. Albay Moujin de Türklerle çok kaynaşmış ve Türkleri iyi tanımış bir halde bulunuyordu. Mösyö Franklin Bouillon ile İzmir'e girdikten sonra tekrar buluştuk. Fransa'dan İzmir'e gelmişti. Mütareke ve sulh hazırlıkları için müttefiklerle bizim aramızda tavassut (aracılık etme) rolü oynadı. Sonra Mudanya Mütarekesi esnasında konferansa geldi. Konuşmaları takip ediyordu. Konferans görüşmeleri dışında zaman zaman bir iki kelime konuşacak fırsat buluyorduk. Bütün bu münasebetlerle iyi tanıştığımızı sanıyorum.

Atatürk, Franklin Bouillon'un kabiliyetleri, meziyetleri hakkında çok geniş ve çok olumlu intibalarla dolu idi. Onu çok kıymetli bir adım sayıyordu. Gerçekten Franklin Bouillon hepimiz üzerinde Fransa politikasında geniş görüşleri olan bir insan intibaını bırakmıştı.

Paris'te birkaç gün kaldıktan sonra Lozan'a döndüm. Fransızlar da dahil olmak üzere avrupa diplomatlarının Türkleri tanımadıklarını ve kendimizi onlara tanıtmak lazım geldiğini öğrenmiş ve Fransız nazırları ile yaptığımız samimi konuşmalarımızdan bu intibaı edinmiş olarak Lozan'a dönmüş bulunuyordum.

Konferansın ayın yirmisinde açılacağını söylediler. Bugünlerde Mösyö Poincaré ve Mösyö Mussolini de Lozan'a gelmişlerdi. Poincaré ile konferans başlamadan tekrar görüşmek fırsatını buldum. Mösyö Poincaré nazik, her türlü gösterişten uzak olan, gösteriş tarafı bulunmayan ciddi bir insandı. Karşısındaki üzerinde bu tesiri bırakıyordu. Bu görünüşüne rağmen, şayanı hayrettir ki son derece sebatlı ve inatçı idi. Paris'te kendisiyle konuştuğumuz zaman, muhtelif meseleler hakkında fikrini söylemişti. Bu defa Lozan'da görüştüğümüzde, kendisini kapitülasyonlar meselesinde aynı şekilde ısrarlı ve inatçı buldum. Uzun müddet Almanlarla mücadele yapmış olan bu Fransız devlet adamının bir defa zihnine koyduğu ve politika olarak takip ettiği meselelerde ne kadar sebatla hiç yılmadan, hiç sapmadan çalışmış olduğunun canlı misalini daima hafızamda tutmuşumdur. Yani insanda, iradesi çok kuvvetli, sebatı sarsılmaz bir kimse tesiri bırakıyordu. Ciddi idi, nazik idi, kavgası gürültüsü hiç yoktu. Poincaré'den bende kalan iz budur.

Konferansın başlamasından önceki günlerdeyiz. Bu arada bir fırsat bulup Mösyö Musolini ile de bir defa görüşmek istedim. Buluştuk. İtalya'nın noktainazarına teşhis koymak istiyordum. Onunla konuşurken sulhtan bahsettim. sulh olacak mı diye sordum. Olacak, dedi. Musolini ile iktidarının büyük darbe başarılarının başında bulunduğu bir devirde konuşuyordum. Bu konuşmayı yaparken başlıca teşhis koymak istediğim; şayet İngilizler, sulhu bir çıkmaza götürürlerse ve İstanbul'da Boğazlarda bir harp açarlarsa, kendilerinin bu harbe iştirak etmeye ne kadar hevesli olduklarını tahmin edebilmekti. Hevesli olmadıkları intibaını aldım. Poincaré'ye söylediklerimi ona da söyledim. Tahliye edeceksiniz, dedim. Tabii tahliye edilecektir, cevabını verdi. İstanbul tahliye edilecektir, Boğazlar tahliye edilecektir, Gelibolu'da kimse kalmayacaktır, hiçbir komisyon tanımayız, şeklinde sözlerimi tamamladım. Mösyö Musolini bunların hepsine kesinlikle olumlu cevap veriyordu. Konuşmaları, tahliye ettikleri zaman tam tahliye edecekleri intibaını veriyordu. İngilizlerin İstanbul'da, Boğazlar'da herhangi bir yerde kalmasına, İtalya'nın muvafakat etmeyeceği intibaını teminat derecesinde söylemeye, anlatmaya çalışıyordu. Ama çok mağrurdu ve muhtelif meseleler üzerinde ciddi olarak ne fikrinden istifade etmeye, ne kendisi ile bir taahhüde girmeye istidat göstermiyordu. Çok gösterişli, çok çalımlı idi. İlk günden itibaren, Birinci Cihan Harbi'nde İtalya'ya iyi muamele edilmemiş, mütemadiyen fedakârlığa sevk olunmuş, yahut fedakârlık değil, umduklarını kendilerine vermek için müttefikler hiçbir gayret göstermemiş, hülasa eş muamelesi görmemiş bir memleketin, bir idarenin hıncını almak için ortaya atılmış bir kahraman edasını daima muhafaza etmiş ve prestij meselelerinde son derece hassasiyet göstermiştir.

Mösyö Mussolini'ye adalardan söz açmak istedim. Adalar meselesi ne olacak, dedim. Kendi işgallerinde bulunan adalar için kesin olarak vaziyet aldı. Hallolmuş meseledir dedi ve halledilmiş bir meselenin hiçbir suretle tekrar konuşulması hatıra gelmez, tarzında müzakereye girmekten imtina etti. Ondan sonra istikbal için İtalya ile Türkiye arasında iyi münasebetlerle ilgili kısa cümleler halinde konuştuk ve ayrıldık.

 

 

 

KONFERANSIN AÇILIŞI

 

 

Konferansı Fransızlar İdare Ediyor

 

Konferans 20 Kasım'da toplanacak. Konferansın açılışı ile ilgili olarak bize tebliğ edilen programa göre İsviçre Reisicumhuru bir açış konuşması yapacak. Fakat bu konuşmaya Lozan Konferansı namına birisi belki cevap verecek, dediler. Duyar duymaz kim cevap verecek diye sordum. Heyetten birisi dediler. Bir cevap verilecekse ben de behemahal söz alır bir konuşma yaparım, dedim. Kararım böyle.

Konferansın açılması hazırlıklarını müttefikler namına Fransızlar idare ediyor ve teması onlar kuruyorlardı. İsviçre Reisicumhurundan başka birisi konuşursa, benim de konuşacağımı söylememden biraz sonra Fransızlar tekrar temas ettiler. ve dediler ki konferansı İsviçre Reisicumhuru açacak, başka hiç kimse konuşmayacak. Peki, hiç kimse konuşmayacaksa benim de söyleyecek bir sözüm yok, ben de konuşmam, dedim. En son konuşma meselesi böyle kararlaştırılmıştı. Zannediyorum o gece veya ertesi günü tekrar kulağımıza bir söz geldi: Konferansı, kararlaştırıldığı gibi programda yazılı olduğu gibi ev sahibi durumunda olan İsviçre Reisicumhuru açacak ve İngiliz Hariciye Nazırı konferans namına reisicumhura teşekkür ederek bir açış nutku söyleyecek. Onun üzerine, ben de reisicumhura teşekkür ederim ve noktainazarımızı kısaca söylemek isterim dedim. Benim bu konudaki hassasiyetimi, ısrarımı Mösyö Poincaré'ye duyurmuşlar. Benimle görüşmek istediğini haber verdiler.

Biz Lozan Palas'ta kalıyoruz. Fransızlar da oradalar. Bundan dolayı Fransızlarla görüşmemiz daha kolay oluyordu. İngilizler, aşağıda Uşi'de Şato adlı otelde kalıyorlardı. Bu, büyük bir oteldi.

Konferansın başlayacağı gün, konferans salonuna gideceğimizden bir iki saat evvel, Mösyö Poincaré ile bir salonda ayakta görüştük. Ne yapacaksınız diye sordu. Ben de konuşacağım, dedim. Niçin, ne lüzumu var dedi. Ben ısrar ettim. Böyle şey olmaz, bir taraf konuşacak biz konuşmayacağız, buna razı değilim, biz burada eşitlik üzerinde duruyoruz, behemahal konuşacağım diye direndim. Mösyö Poincaré bunun üzerine ne konuşacaksın dedi. Yazdığım cebimde hazır cevabını verdim. Görebilir miyim, diye sordu. Hayhay diyerek okuyacağım nutku çıkardım. Mösyö Poincaré'ye gösterdim. Baştan aşağıya dikkatle okudu. İtiraz etmeye başladı. Bana diyordu ki: İşte daha başlarken şikâyet ediyorsunuz. Bunların hepsi arkada kaldı. Şimdi konferansa iyi bir hava ile gidelim. Bundan vazgeç.

Konferansa iyi bir hava ile gidelim. Bunu biz de istiyoruz, şüphe yok. Ama konferansa müsavi haklarla ve müsavi durumda başlayalım. Buraya biz böyle geldik. Bunları Mösyö Poincaré'ye anlattım. Aramızda bir hayli münakaşa oldu. Sonra benim nutuk üzerinde cümle cümle, satır satır, fikir beyan etmeye başladı. Bu serttir, bu ileridir, bu lüzumsuzdur, tarzında görüşlerini söyledi. Ben hiçbirisinden vazgeçmedim. Nihayet, şimdi neydi bilmiyorum, bir kelime söyleyerek, onun yerine bunu koyarız dedim. Mutabık kaldık. Nutuk cebimde hazır, birisi konuşursa ben de konuşacağım. Bunları söyledim ve ayrıldık.

Konferans açıldı. Zannediyorum Mont Benon Gazinosu'nun salonuydu. İsviçre Reisicumhuru çıktı. Nazikâne bir tarzda hoş geldiniz dedi, sulh temennisinden, başarı dileklerinden bahsetti, sonra kürsüden ayrıldı. Hemen arkasından Lord Curzon çıktı. O da İngilizce bir nutuk söyledi. Yerine iner inmez ben, hemen kürsüye çıktım. Reis efendi, diye başlayan aşağıdaki nutkumu okudum:

"Dört seneden ziyadedir, Vilson esası ve imanı üzerine kurulmuş bir mütareke, Osmanlı İmparatorluğu'nun girişmiş olduğu muhasamatı, resmi surette tatil etmişti. Sulhun nimetlerinden daima mahrum kalan Türk milleti, o tarihten beri hak ve adalet istihsali için, yaptığı mükerrer sulh teşebbüslerinin kifayetsizliğini ve faidesizliğini idrak ederek, artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmadığını anlayarak, varlığını korumaya ve maddi manevi kendi vasıtalarıyla istiklalini sağlamaya muvaffak oldu. Bu yolda birçok ıstıraplara katlandı. Hadsiz hesapsız fedakârlıklara rıza gösterdi.

Hür milletler, bu hale teveccühlü bir gözle şahit olmuşlardır. Her yaşta ve her mevkideki Türkler, kadın ve çocuk, bu müdafaa harbine iştirak ettiler. 1918 tarihinden sonra Türk milletinin maruz olduğu sonsuz hücumları ve ıstırapları, burada hatırlatmaktan kendimi men edemiyorum. Gerek bu hücumları ve ıstırapları, gerek hiçbir askeri mecburiyet olmaksızın, Türkiye topraklarının en zengin ve en mamur kısımlarında münhasıran mahvetmek ve yıkmak fikriyle muntazaman yapılmış tahribatı, hiçbir vechile mazur göstermek kabul değildir.

Hâlâ bu dakikada bile, bir milyondan ziyade masum Türkün, küçük Asya ovalarında ve yaylalarında evsiz ve ekmeksiz, serseri gibi dolaştıklarını da hatırlatmak isterim. Türk milleti, bu insan takatı üstündeki fedakârlıklara katlanmak suretiyle, medeni insanlar arasında derin bir hayat kuvvetine malik milletlere has olan mevcudiyet ve istiklâl hakkı ile, sulh ve sükûna çalışmak unsuru olmak üzere büyük bir mevki kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kati gayesi, bu mevzii muhafaza ve tahkim etmekten ibarettir. Son senelerin hadiseleri beşeriyetin vicdanında umumi sulh ve sükûnun devletler tarafından birbirlerinin haklarına ve hürriyetine saygı gösterilmedikçe gerçekleşemeyeceği hakikatını bir akıde haline koyduğu cihetle, bu vakaların hatırası istikbal için bir sulh ve sükûn teminatı teşkil edeceğini ümit eylerim.

Tasavvuru kabil olan azami derecede hüsnüniyetle mütehassis olan Türk heyeti murahhasasının, sair heyeti murahhasalarda da aynı veçhile bir hüsnüniyete tesadüf edeceği ve bu suretle konferans mesaisinin memnuniyet verici bir neticeye iktiran edeceği ümidini besliyorum.

Reis Efendi, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına, İsviçre Cumhuriyeti'ne, konferansımızın burada toplanmasını kabul etmek suretiyle, lütfen göstermiş olduğu misafirseverlikten dolayı teşekkür ederek sözlerime nihayet vereceğim. Tarihi şanlı, necip bir milletin kendi istiklâline ne kadar büyük bir kıymet atfettiğini inkâr edilemez surette gösteren bu memleketin, konferansa toplanma yeri olarak intihap edilmesinden dolayı kendimi tebrike şayan görüyorum."

 

"Venizelos da Konuşacaktı..."

 

Ben nutkumu okuyup bitirdikten sonra konferansta ortalık bir karıştı. Bazı delegeler etrafımı sardılar. Bir aralık Mösye Bompard yanıma gelmişti. "Anlaşılıyor, çekeceğimiz var" dedi. Venizelos da konuşacaktı, güç halde tuttum, diye sözlerini tamamladı. Ben kendisine sordum: Niçin tuttunuz, dedim. Konuşacaktı, cevabını verdi. Ben de tekrar cevap verirdim, tarzında konuştum.

Mösyö Bompard sözleri arasında, yılbaşına kadar sulh yapacağız, diye beni temin etmeye çalışıyordu. Kendisine dedim ki, hatırınızda olsun, başka bir şey istediğimiz yok, yılbaşına kadar, hatta daha önce sulh yapalım. Böyle latifelerle konferans salonundan ayrıldık.

Açılış merasimi böylece bitmiş oluyordu. Konferans çalışmalarının Uşi'de Şato Oteli'nin salonunda yapılacağı kararlaştırılmıştı. Ertesi gün orada toplandık. Bize bir gün önce konferansın nasıl cereyan edeceğini gösteren bir dahili nizamname projesi dağıtmışlardı. İlk toplantı açılınca, bu nizamnamenin kabulü görüşüldü. Dahili nizamname ile konferansın ismini "Şark İşleri Konferansı" olarak tespit etmişlerdi. Ben buna itiraz ettim, ısrar ettim ve konferansın adında değişiklik yapıldı. Dahili nizamname fazla münakaşa edilmeden kabul edildi. Konferans işlerini tedvir etmek  (düzenlemek) üzere bir kâtibi umumi seçildi. Kâtibi umumi olarak Mösyö Massigli adında bir Fransız teklif ediliyordu. Hep beraber muvafakat ettik. Genel Sekreter Massigli sonradan Ankara'ya büyükelçi olarak geldi. Lozan Konferansı'nda Türkleri iyi tanımıştı. Yakın temasımız vardı. Ondan sonra temaslarımız, hatıralarımız, İkinci Cihan Harbi başında bilhassa Türkiye Büyükelçisi olarak güç şartlar içinde, fakat olumlu bir halde geçmiştir. Mösyö Massigli konferansı çok iyi idare etti. 

Konferansın ilk günü dahili nizamnamenin tespitinden ve genel sekreter seçiminden sonra konuşulacak dil, komisyonların tespiti gibi şekle ait hususlarla meşgul olundu. Konferansta Fransızca, İngilizce konuşulacak ve hangisi konuşulmuşsa öteki dile tercüme edilecek deniliyordu. Ben bir de Türkçe konuşulacak, dedim. Bu sözlerim üzerine şaşırmış bir halde biraz durdular. Lord Curzon, hepimiz Fransızca biliyoruz diye beni cevaplandırdı. Buna rağmen, icap ederse Türkçe konuşacağım dedim ve ihtirazi bir kayıtta bulundum. Bu mesele de hallolduktan sonra komisyon teşkiline geçildi. Üç tane büyük komisyon kuruluyordu. Bunların her birine de müttefiklerden biri başkanlık edecekti.

Askerlik ve hudutlar komisyonuna İngiliz, mali ve iktisadi komisyona Fransız, ekalliyetler ve diğer hukuki meseleler komisyonuna da İtalyan başkanlık edecekti. Ve her komisyonun tali (ikinci derecede) komisyonları bulunacak ve bunlar kendilerine havale edilen vazifeleri yapacaklardı.

Riyaset meselesi görüşülürken, ben de riyasetlerden birine hakkımız olduğunu söyledim. Biz davetçi devletler olarak sorumluyuz, o sıfatla bunu yapıyoruz, komisyonların başkanlıklarını ifa etmek mecburiyetindeyiz, dediler. Ben tekrar söz alarak, bizim de davetçi devlet sayılmamız gerektiğini, temaslarımızın ilk gününden itibaren bir konferansa gidelim diye müracaatta bulunduğumuzu, notalar verdiğimizi naklettim. Bunun münakaşası böylece devam etti. Neticede ihtirazi kaydımı geri almadan meseleyi geçtik. Şimdi artık konferans çalışmalarına başlayacak bir vaziyet hasıl olmuş bulunuyordu.

Müşavirlerim var, benimle Lozan'a gelmiş gazeteciler var. İstanbul gazetecilerinin hemen hepsi Lozan'da. Osmanlı Devleti ricali ve onun yetiştirdiği devlet adamları, Büyük Millet Meclisi mensupları karışık bir halde çok geniş bir müşavir heyeti ile beraber bulunuyorum. Daha önce de söylediğim gibi, Lozan Palas isimli otelde kalıyoruz.

Müttefikler konferans yeri olarak daha evvel aralarında Venedik veya Paris'i düşünmüşler. Böyle görüşülmüş. Sonra tarafsız bir memleket olarak İsviçre'de toplanmayı uygun bulmuşlar, bize böyle teklif edildi. Biz de konferans yeri üzerinde hiçbir münakaşaya girmeden iyi karşıladık. Gerçi İsviçre muhitinin bize müsait olmadığı çok söylenmişti. Fakat ilk andan itibaren çok kısa bir zamanda İsviçre muhiti ile samimi olarak karşılıklı saygı duygusu ile anlaşmış ve emniyet içinde çalışır bir vaziyete erişmiş bulunuyorduk.

ÖNCE SINIRLAR KONUŞULUYOR

 

 

Trakya Hudutları Meselesi

 

Törenler bittikten, usul ve şekli meseleleri tespit edildikten sonra, Lozan Konferansı Uşi Şatosu'nda, 22 Kasım'da çalışmaya başladı. Hudutlara, askerliğe ve Boğazlara ait işlere bakacak, birinci komisyon, Lord Curzon'un başkanlığında toplandı. Lord Curzon, toplantıyı açarak Trakya hudutlarının konuşulacağını söyledi.

Trakya hudutları meselesinin en acele ve en önemli kısmı Mudanya Mütarekesi'ne girerken ve mütareke esnasında hallolunmuştu. Mütarekeden sonra Şarki Trakya boşaltılmış ve Türk idaresi Şarki Trakya'da yerleşmişti. Yine Mudanya Mütarekesi'nin neticesi olarak, Boğazlar'da tespit olunan bir mıntıka, sulh konferansı devam ettiği müddetçe tarafsız mıntıka olarak kalacaktı.

Trakya hudutları meselesinde ilk sözü ben aldım. Trakya hududu olarak 1913 hududunu ve Garbi Trakya için plebisit istedim. Yani Balkan Harbi'nden sonra Bulgarlarla yaptığımız muahede ile tespit olunan hududu istedim. Bu muahedeye göre Edirne, Dimetoka'ya kadar bütün hinterlandı ile bizde kalıyordu. Böylece Meriç'in öbür sahilinde küçük bir toprak parçası Türkiye'ye ait oluyordu. Şimdi ben Trakya için de plebisit yapılmasını ileri sürdüm. Halkın oyuna müracaat olunacak ve ona göre nereye iltihak etmek istediklerini halk tayin edecek. Misak-ı Milli hükmü de bu idi. Şarki Trakya'nın ve Trakya sınırlarının emniyeti için Garbi Trakya'da intizam ve sükûnun hüküm sürmesi zaruretini ileri sürüyordum.

Müttefik devletlerin mütareke görüşmeleri için bize gönderdikleri 23 Eylül 1922 tarihli notalarında ve Mudanya görüşmelerinde, Edirne şehrinin bize bırakılacağı ve Edirne şehri derken Meriç'in öbür yakasındaki Karaağaç'ın birlikte kastedildiği taahhüt edilmişti. Demek ki Trakya hududu meselesinde ben fazla bir şey istemiş değilim. Konuşurken Meriç'in karşı sahilindeki ve Şarki Trakya'daki halkın büyük çoğunluğunun Türk olduğunu da belirtmiştim. Sözlerim bittiği zaman, Lord Curzon bana Meriç'in garbında büyük kısmı Türklerle meskûn dediğim yerlerle nereleri kastettiğimi sordu. Ben kesin cevap vermedim, mütehassıslarla görüştükten sonra söyleyeceğim, dedim.

Lord Curzon, benden sonra Mösyö Venizelos'a söz verdi. Mösyö Venizelos Birinci Dünya Harbi'nden başlayarak bir sürü macerayı hikâye ettikten sonra, sözlerini bitirirken Balkan Harpleri sonuna kadar Trakya'da Türk halkının ekseriyette bulunmadığını ifade etti. Venizelos uzun konuşmuştu ve Yunanistan'ın müttefiklere yaptığı bunca hizmetten sonra harbin mesuliyetini yüklenemeyeceğini, hiçbir fedakârlığa katlanamayacağını izah etmek istiyordu.

Trakya hudutları meselesinde müzakere sert bir şekilde devam ediyordu. Karşımızda müttefikler var, Yunanistan var, diğer Balkan devletleri var. Yugoslavya ve Romanya murahhasları, dikkat ediyorum bir blok halinde müttefiklerin yanında yer almışlar. Biz Lozans Konferansı'na girerken şu kanaatte idik ki, başlıca güçlüğümüz İngilizlerden geliyordu, onlardan gelecekti. Fransızlarla daha evvel Ankara İtilafnamesi ile hudut anlaşması yapmıştık. Münasebetlerimiz yumuşamıştı. Bu münasebetlerin konferans esnasında daha da iyileşeceği kanaatindeyiz. Bütün güçlüğü yalnız İngilizlerden bekliyoruz. Mudanya Mütarekesi esnasında İngilizlerle aramızda çok ciddi bir mücadele geçmişti. Evvelce de izah ettiğim gibi, İngiliz Başvekili Loyd George, Çanakkale'ye ve Boğazlar mıntıkasına ordularımızı sevk ettiğimiz ve İngiliz kıtaatı ile temasa geldiğimiz günlerde büyük bir buhran yaratarak, bunu müttefiklerle beraber karşılamak için elinden geleni yapmış, nihayet muvaffak olamamıştı. Ondan sonra gelen İngiliz hükümeti, Lozan Konferansı başladığı zaman müttefikleri bizim karşımızda yekvücut olarak, bir bütün olarak göstermek için mütemadiyen gayret sarf ediyordu. Biz bunu seziyor ve tahmin ediyorduk. Fakat tatbikatta, her gün biraz daha görüldü ki, İngilizlerin çalışması ile müttefikler arasında beraberlik sağlanması, tahminimizden de çok daha kuvvetli ve ileri bir derecede temin olunmuştur.

 

Venizelos Bizi Zayıf Yerimizden Yakalamıştı

 

Trakya hudutları görüşülürken Venizelos'un yaptığı konuşmaya mukabelede bulunarak laf oyunları ile meselelerin çözülemeyeceğini anlatmak istiyorum. Komisyonun ikinci toplantısında söz aldım ve şunları söyledim:

"Mösyö Venizelos beyanatına Türkiye ve Yunanistan'ı Dünya Harbi'ne sokan hallerin tetkiki ile başladı. Türk heyeti Osmanlı İmparatorluğu'nu bu harbe sürükleyen amillerin komisyon huzurunda tetkik edilmek istenilmesini münasebetsiz sayar. Bu hususta sarih bir fikir edinebilmek için Dünya Harbi'ni yaratan anlaşmazlıklardan evvelki otuz senenin siyasi hadiselerini gözden geçirmek ve itina ile tahlil eylemek lazımdır. Türk heyeti, böyle bir tetkikin ameli hiçbir faydası olmayacağını ve hatta hiç değilse lüzumsuz bir münakaşa çıkararak, sulhun yeniden tesisini hedef güden müzakerelerin cereyanına zararlı olacağı fikrindedir. Esasen Türkiye, Dünya Harbi'nde Yunanistan ile muharebe etmek mevkiinde bulunmamıştır.

İki memleket arasında muharebe, 1919 Mayısı'nda, İzmir'e Yunan askeri çıkarılması ile başlar. Bu tarih herkesin bildiği gibi, yeni bir safhanın başlangıcıdır. Harekâtın bu safhasında, Türkiye'ye asla tecavüz fikri isnat olunamaz. Bilakis, katiyen haklı olmayan bir istilâ teşebbüsü karşısında Türkiye, milli mirasını müdafaa etmek için insanlık üstünde fedakârlıklara katlanmıştır. İşte Anadolu'yu kana boyayan bu muharebede, iki tarafın, ahlâki bakıştan karşılıklı vaziyetinin hakikati budur. Türkiye ile Yunanistan arasında savaşın son dört senesi içinde müttefik devletlerin yaptıkları müteaddit sulh ve tavassut teşebbüslerine rıza göstermeyen de daima Yunanistan olmuştur.

1921 baharında Londra Konferansı'nda Türkiye, Trakya ile İzmir ve civarı için halkın reyine müracaatı kabul etti. Yunanistan muvafakat etmedi. İşi sulhan düzeltmek için, Yunanistan da Türkiye kadar iyi niyet göstermiş olsaydı, muharebe o tarihe nihayete erebilirdi.

Londra Konferansı'nın sonunda, müttefik devletler taraflara teklifler verdiler. Heyetler bunları hükümetlerine arz edecekti. Türk heyeti daha Ankara'ya varmadan, Yunanlılar İkinci İnönü Muharebesi ile neticelenen 23 Mart taarruzuna başladılar. Görülüyor ki, konferansın sulh tekliflerine top ateşi ile cevap veren Yunanistan'dır.

Biraz daha sonra, Haziran 1921'de müttefik devletler iki tarafa tavassut teklifinde bulundular. Ankara'yı zaptetmek için yeni bir taarruz teşebbüsüne karar vermiş olan Yunanistan, bu teklifi kibir ile reddetti.

Türkiye'ye gelince, o meşru milli istekleri tatmin edilince silâhı bırakmaya hazır olduğunu söylemekten geri kalmamıştır. Bu hususta müdeaddit sulh teşebbüslerinde bulundu ki, müttefik devletlerce ve bütün âlemce bilinmektedir."

Komisyon önünde ilk defa isteklerimizi söylerken, benim Garbi Trakya'da plebisit yapılmasını istememden Mösyö Venizelos çok endişe etmiş olacak ki, konuşmasında bu mesele üzerinde durmuş, Garbi Trakya halkının ekseriyetle Rum olduğunu iddia etmişti. Kendisine cevap verirken Garbi Trakya hakkında şöyle dedim:

"Mösyö Venizelos, Garbi Trakya hakkında herhangi bir münakaşayı ortadan kaldırmak istemiştir. Halbuki Neuilly Muahedesi'ne göre idaresi muvakkaten müttefiklere tevdi edilen Trakya'nın mukadderatı bir hal yolu beklemektedir ve mesele açıktır. Türk heyeti Garbi Trakya'nın Türkiye'ye geri verilmesini istememektedir. Bunu bir kere daha teyit eder. Fakat Türk heyeti, büyük bir çokluğu Türk olan buralar ahalisini, mukadderatı hal bekleyen bir kıtada oturan insanlara büyük devletlerin sulh programında yazılı olduğu gibi kendi mukadderatını kendi tayin etmek hakkının tanınmasında ısrar eder. Esasen Garbi Trakya'da halkın ekseriyetinin Rum olduğunu ileri süren Yunan heyeti için, halkın reyine müracaat meselesi hiçbir suretle endişe verici olmamalıdır. Hakikaten dedikleri gibi ise, plebisit yapılması, Garbi Trakya'nın Yunanistan Hükümeti'ne geçmesini temin ve teyit eder.''

Mösyö Venizelos'un bütün iddialarını cevaplandırdım. Haksız olduğunu ortaya koydum. İstatistikler verdim, en selahiyetli tarihçileri şahit gösterdim. Fakat bir noktada Venizelos, bizi zayıf yerimizden yakalamıştı. Şimdi bunu anlatacağım.

 

Balkan Harbi'nde, Trakya Hükümeti Kurmuştuk

 

Trakya hudutları meselesinde zayıf yerimiz, yalnız Balkan Harbi'nde Garbi Trakya'yı Bulgarlara terk etmiş olmamız değil, Cihan Harbi esnasında Bulgarlarla bir muahede yapıp Edirne'nin Dimetoka'ya kadar olan hinterlandını Bulgarlara vermemiz teşkil ediyordu. Bunu bize karşı koz olarak kullanıyorlardı. Venizelos, Garbi Trakya'yı biz sizden almadık, Bulgarlardan aldık diyordu. Yunanlılarla bu meselede çetin çatıştığımız ilk günlerde, ben de Bulgarların Garbi Trakya'da mahreç talebini desteklemiştim. Müzakerelerin nasıl çetin cereyan ettiğini izah edebilmek için Garbi Trakya meselesinin evveliyetini hatırlamak lazım.

Bulgar sınırı meselesi, yani Bulgarların mahreç talebi ile Garbi Trakya'yı kendilerine almak meselesi, bizim son asır siyasi tarihimizin hakikaten muğlak, anlaşılması güç bir safhasıdır. Bulgarlarda Garbi Trakya daimi bir mesele olarak kalmıştır.

Balkan Harbi esnasında Bulgarlar, Garbi Trakya'ya girdiler. Balkan Harbi'nin ikinci safhasında zorla çıkarıldılar. Bunun üzerine biz Edirne'ye doğru ileri hareket ederken, Garbi Trakya'yı milli kuvvetlerimizle işgal etmiş ve müstakil bir Trakya Hükümeti vücuda getirmiştik. Balkan sulhu yapılırken, ilk facia başladı. İttihat ve Terakki Hükümeti ile o zamanki Bulgar Hükümeti arasında bir gizli anlaşma yapılmış. O zaman Balkan devletleri arasında, bilhassa Yunanlılar, bize karşı en kesin düşman görünüyorlardı. Girit meselesi henüz yeni idi. Adalar meselesi vardı. Yunanlılarla üst üste muharebeler olmuştu. Vaziyet çok gergin ve çetin görünüyordu. Bu sebeplerle İttihat ve Terakki, Bulgarlarla anlaşmaya karar vermiş. Bu anlaşma gereğince bizim Garbi Trakya'daki milli kuvvetlerimiz çekildiler ve Bulgarlar Garbi Trakya'yı işgal etti. Anlaşmaya göre, Garbi Trakya'da yalnız Dimetoka ve etrafı bizde kalıyordu. Ben o zaman Balkan sulhu yapılırken sulh komisyonunda mütehassıs askeri yardımcı olarak çalıştım. Mütehassıs askeri murahhas İstanbul muhafızı, sonra Büyük Cemal Paşa diye anılan Cemal Bey idi. Ben de onun yardımcısı idim. Bir Bulgar binbaşısı ile Bulgar hududunu kararlaştırıyorduk. Fakat Garbi Trakya hakkındaki anlaşmayı bilmiyordum.

Bulgarların Garbi Trakya'ya girmeleri bu suretle Balkan Harbi sulhundan sonra başladı. Kısa bir süre sonra dünya harbi patladı. Biz bilindiği üzere merkezi devletlerle harbe girdik. Bulgarların bizim tarafımızda harbe iştiraki için yapılan pazarlıkta Bulgar hududu meselesi tekrar ortaya çıktı ve Edirne'nin batısındaki Garbi Trakya topraklarımız Bulgarlarla yapılan pazarlığın temeli oldu. Neticede Dimetoka'yı ve Edirne'nin hinterlandını Bulgarlara bırakarak aramızda Meriç boyundan geçen bir hudut çizilmesini kararlaştırdık.

Ben o zaman Genelkurmay'da Harekât Şubesi Müdürü idim. Bulgarlarla yapılan yeni hudut anlaşmasını bana bir emrivaki olarak gösterdiler. Çok müteessir olmuştum. Teessürümü Enver Paşa'ya da söyledim. Enver Paşa bana bir gün Alman Generali von Falkenhayn'dan alınan bir telgrafı gösterdi. Herhalde Bulgarları bizim tarafımıza çekebilmek için fedakârlığa sevk edilmemizden şikâyette bulunulmuş, hükümetçe bir ıstırap ifade edilmiş olacak ki, Falkenhayn, Enver Paşa'ya telgraf çekiyor, merak etmeyin dünyanın istikbalde ne şekilde olacağını muzaffer olanlar tayin edeceklerdir, diyordu. Enver Paşa, teselli etmek için bana bu telgrafı göstermişti. Falkenhayn yazdığı telgrafla, eğer harbi bizim taraf kazanırsa, Bulgarlara verilmiş olanların tekrar alınacağı ümidinin muhafaza edildiğini söylemek istiyordu. Halbuki bu gibi işlerde Bulgarlar çok daha dikkatli ve hassastırlar. Zaferden sonra da aldıklarını vermeyeceklerdi.

Şimdi Lozan'da Trakya hududu görüşülürken bütün bu muameleler bizim karşımıza çıkarılmıştır. Biz Garbi Trakya'da kamuoyuna müracaat edilmesini, isterken, bu isteğimizi Misakı Milli'deki şarta bağlıyorduk. Yunanlılar da karşımıza çıkıp Garbi Trakya'yı biz sizden almadık, Bulgarları yendik, Bulgarlardan aldık, diyorlardı. Müttefikler de aynı surette karşımıza dikiliyorlardı. Hülasa eski hükümetlerin hatalarının cezasını çekiyorduk. Müttefiklerin Trakya hududu olarak bize teklifi Meriç Nehri idi. Karaağaç'ı vermek istemiyorlardı. Hudut boyunca Karadeniz'den, Akdeniz'e kadar iki tarafta tarafsız ve silahsız bir geniş bölge teklif ediyorlardı Bu bölgeleri mütehassıslardan kurulu tali komisyon kararlaştıracaktı.

Münakaşalar çok sert oldu. Garbi Trakya üzerindeki iddiamızı ilk önce Balkan devletlerine tahlil ettirdiler. Yunanistan şikâyet etti. Evvelce de söylediğim gibi Yunanistan'ın şikâyetlerine kolay cevap veriyorduk. Yugoslavya talebimize karşı kuvvetli olarak vaziyet aldı. Türklerin Meriç garbına ve Garbi Trakya'ya geçmelerinin kendilerince bir tehlike işareti olacağını açıkça ifade etmeye çalışıyordu. Ondan sonra müttefiklerin her biri, Fransızlar, İtalyanlar, Japonlar, hepsi bizim taleplerimize karşı çıktılar. Sonunda Lord Curzon, bizim Meriç garbında arazi isteklerimize bütün Balkanlar'ın müttefiken karşı koymalarındaki ehemmiyeti ve vehameti belirtmek için bütün talakatını (söz ustalığını) sarf etti.

Hulasa Garbi Trakya meselesinde eski Türk hükümetleri yanlış bir politika tutmuşlardı. Biz Milli Mücadelenin zaferinden sonra Lozan'da kamuoyuna müracaat ile bir çıkış yolu bulmaya çalıştık. Fakat siyasi ve askeri güçlükler böyle bir dileği neticelendirmeye imkân vermemiştir.

 

Meriç Hududu ve Garbi Trakya

Meselesi Hitam (son) Buldu

 

Bulgar Başvekili Stamboliyski Bulgaristan'ın Garbi Trakya'da mahreç isteğini benim bu mevzuda ileri sürdüğüm mütalaadan da cesaret alarak komisyonda ifade etti. Dedeağaç Bulgar toprağı olmalıdır, diye ısrar etmeye başladı. Ben kendisine hak verir bir vaziyet aldım. Venizelos iyiden iyiye sinirlendi. Şu sözlerini hatırlarım: Türklere mağlup olduk. Onlara Şarki Trakya'yı veriyoruz. Garbi Trakya üzerindeki taleplerini de dinliyoruz. Anlamıyorum, Bulgarlara ne oluyor? Bulgarlar neden bizden toprak isterler? Bulgaristan'a da mağlup olmadık ya!

Meriç hududu ve Garbi Trakya meselesi çetin münakaşalardan sonra bu şekilde hitam buldu. Trakya hudutları meselesini Lozan Konferansı'nın bu birinci döneminde bir daha görüşemedik. Meseleyi ancak konferansın sonunda ve en nihayette neticeye varma sebebiyle görüşüp karara bağlamak lazım gelecektir.

Hudutlar ile ilgili olarak bu esas şartlar müzakere edildikten sonra, emniyet tedbirlerini, tarafsızlığa tabi tutulacak mıntıkaları tespit için mevzuun tali komisyona havalesini, mütehassısların çalışmasını teklif ettim. Teklifim kabul edildi ve komisyon diğer meselelere geçti. Bu suretle birinci komisyon askerlik ve toprak meselelerinden dolayı Boğazlar meselesine temas etmiş oluyordu.

 

Boğazlar Meselesinin Görüşülmesi

 

Boğazlar meselesine temas, aralık ayının ilk haftasında oldu. O zamana kadar Rus heyeti de Lozan'a gelmiş ve konferansa iştirak etmişti. Bizim konferans davetine ilk cevabımızda Rusya, Gürcistan ve Ukrayna'nın da çağrılmasını şart koşmuştuk. Bizim bu teşebbüsümüz de inzimam edince (eklenince) zaten meselenin tabiatı icabı olarak müttefikler, Rusları da Boğazlar meselesinin görüşülmesi için konferansa davet etmişler.

Aralık ayının ilk haftasında Boğazlar meselesini görüşmek  üzere komisyon toplandı. Boğazlar Konferansı toplandığı zaman, konferans açılır açılmaz Lord Curzon, Türklerin noktainazarını öğrenmek istediklerini söyleyerek bana söz verdi.

Bizim Boğazlar meselesinde noktainazarımız, gerek Misakı Milli'de ve gerekse, o zamana kadar ki bütün uluslararası konuşmalarda belirttiğimiz üzere, ticaret gemilerine gece gündüz her zaman geçiş için Boğazların serbestliğini tanımak ve her türlü kolaylığı göstermek merkezinde idi. İlk sözüm bu hususları, bu arzumuzu ve taahhüdümüzü teyit etmekten ibaret oldu. Bunun dışında hükümranlık haklarımız üzerinde durdum. Boğazlar mıntıkası memleketimizin en önemli kısımlarını kapladığı için, buralarda askeri ve siyasi emniyetin bizim için hayati bir önemi olduğunu belirterek, bu emniyeti sağlayacak tedbirlerin hiçbir zaaf taşımadan tam olmasını umumi prensip halinde ifade ettim.

Lord Curzon, her meselenin konuşulmasına başlanacağı zaman evvela Türklerin noktainazarını öğrenelim, diyor ve beni önceden konuşturmak istiyordu. Ben umumiyetle nazik meselelerde mütehassıslara bir danışacağım, sonra konuşacağım diyordum. Bu defa, Boğazlar meselesindeki görüşümüzü prensip olarak belirttim. Esasen biz Misakı Milli ile görüşümüzü dört sene evvel bütün dünyaya ilan etmiştik. Misakı Milli'de Boğazlar hakkında diyorduk ki:

''Türkiye'nin payitahtı ve hilafetin makkarı olan İstanbul ve Marmara Denizi'nin emniyeti her türlü tecavüzden masun bulunmalıdır. Bu esas bir defa kabul edildikten sonra Türk milleti bir taraftan Türkiye hükümeti ve diğer taraftan alakadar devletler arasında Boğazlar'ın dünya ticaretine ve beynelmilel münakalelere açılmasını temin hususunda müşterek alınacak her türlü kararları kabule hazırdır. Bu prensip Türkiye'nin umumi noktainazarıdır.''

Lord Curzon, Boğazlar meselesinde yaptığım konuşmayı yeterli bulmadı. Bana tekrar söz vermek istedi. Soruyordu, Boğazlar mıntıkasının askerlikten tecrit edilerek Milletler Cemiyeti kontrolü altına konulmasına ait müttefik devletlerin tasavvurları hakkında ne düşünüyorum? Benden bunu öğrenmek istiyordu. Ve nazikaâne tehditkâr ifadelerle beni daha çok konuşmaya zorluyordu. Fakat ben mukavemet ettim, şimdilik başka söyleyecek bir sözüm olmadığını, ileride lüzum hasıl oldukça her zaman konuşacağımı ifade ettim. Bu mealde konuştum.

Lord Curzon bununla iktifa etmedi. Boğazlar meselesi böyle umumi sözlerle bırakılamaz, Türklerin noktainazarını mutlaka öğrenmemiz lazımdır, diyordu. Bana hitaben, sizi dinleyelim diye ısrar etti. Boğazlardan geçiş müttefikler için bir mesele ise noktainazarları nedir, biz bunu öğrenelim tarzında mukabil ısrarda bulundum. Evvela siz söyleyeceksiniz, sonra biz söyleyeceğiz gibi uzun münakaşalardan sonra, Rus Başmurahhası Çiçerin söz aldı.

Çiçerin, Boğazlar meselesinde müttefiklerin niçin konuşmadıkları üzerinde durarak, kendilerini hakem vaziyetine koyduklarını belirttikten sonra, Boğazlar meselesinin Rusya için hayati bir ehemmiyet taşıdığını, büyük bir cerbeze ile, çok tesirli bir surette ve Lord Curzon'un sinirlerine adamakıllı dokunarak konuşmaya başladı.

 

 

BOĞAZLAR MESELESİ

 

 

Çiçerin'in Yardımları

 

Çiçerin'in söyledikleri, esas itibarıyla Boğazların harp gemilerine ve uçaklarına kapalı olması prensibine dayanıyordu. Yani Ruslar Boğazlar için Türkleri mutavassıt bir duvar sayıyorlardı. Onlara göre Karadeniz devletlerinin emniyeti için Boğazlar hayati önem taşıyordu. Çiçerin bu su yollarında, geçiş mıntıkalarında Türklerin emniyetinin kendi emniyetleri ile beraber olduğunu belirtiyordu. Boğazlar, Türklerden başka her devlete kapalı olmaydı. Çiçerin ile Lord Curzon arasında ciddi bir münakaşa geçtikten sonra, Lord Curzon Karadeniz devletlerini dinleyelim diyerek, sırayla onlara söz verdi. Romenleri konuşturdu. Bulgarları konuşturdu.

Romanya murahhası, kendi emniyetlerinin, Rusya'ya karşı emniyetlerinin Boğazlarda beynelmilel bir rejim kurulmasına bağlı olduğunu ifade etti; o kadar ileri gitti ki, Ege Deniz'nden Karadeniz'e kadar bütün Türk sahillerinin askerlikten tecrit edilmesi lüzumunu söyledi. Stamboliyski adına bir tercüman, harp halinde de suh halinde de Boğazların yalnız ticaret gemilerine açık olmasını söyleyerek Bulgar görüşünü ifade etti.

Herkes söyleyeceğini söyledikten sonra, Lord Curzon, tekrar İsmet Paşa noktainazarını söylesin, diye beni konuşturmak için ısrar ediyordu. Cevap olarak dedim ki, hatiplerin hepsini dinledik, bunların içinde Rusların noktainazarı bizim ihtiyaçlarımıza ve noktainazarımıza en yakın olanıdır, fakat kendi tekliflerimizi daha geniş bir şekilde söyleyebilmek için önce müttefiklerin Boğazlar meselesinde ne düşündüklarini bilmek isteriz. Yani konuşmamakta ısrar ettim.

Çiçerin tekrar söz aldı ve Lord Curzon'u tahrik edecek şekilde tekrar konuştu. Çiçerin müsavi şartlarla, müsavi haklara sahip devletler olarak müzakere edilmesi hususuna temas ettikten sonra, müttefiklerin niçin konuşmadıklarını, İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların Boğazlar meselesinde neden sustuklarını sordu. O kadar sert ve tahrikkâr konuşmuştu ki, Lord Curzon sinirlenerek celseyi tatil etti. Bu arada noktainazarlarını ertesi gün bildireceklerini söyledi.

Müttefikler, Boğazlar meselesinde bizden ve Ruslardan farklı bir rejim düşünüyorlardı. Sulh zamanında Boğazlardan gece gündüz harp gemileri için tam bir serbesti istiyorlar. Ayrıca mühim olarak Boğazların tahkimattan ve her türlü askeri müdafaa tertiplerinden mahrum olmasını şart koşuyorlar. Her devlet için, Boğazlardan, Karadeniz'de bulunan en kuvvetli donanma kadar bir donanmayı Karadeniz'e geçirmek selahiyetinin tanınmasını istiyorlar. Boğazlardan geçişin ve askerlikten tecrit edilmiş mıntıkaların kontrolünün sağlanması için, Türklerin de katılacağı uluslararası bir komisyonun Boğazlar bölgesini kontrol altında bulundurmasını, düşündükleri rejimin teminatı olarak ileri sürüyorlardı.

Lord Curzon, İngiliz görüşünü bu suretle anlattıktan sonra, Fransızlara söz verdi. Fransızlar da Lord Curzon'un tekliflerini teyit ettiler. Arkasından İtalyanlar aynı noktainazarı söylediler. Bu suretle hepsi, Balkan devletleri ve müttefik devletler Boğazlar rejiminde söz birliği etmiş gibi taleplerini ortaya koymuş oluyorlardı.

Bu konuşmalar cereyan ederken, Çiçerin ileri sürülen görüşe karşı çıktı. Müttefiklerin talebini kendileri için, Türkler için büyük bir tehlike olarak vasıflandırdı. Çarlık zamanında Boğazlar için ne düşünülüyorsa, şimdi müttefiklerin aynı üslupta ve aynı zeminde talepler ileri sürdüklerini söyledi. Çiçerin, bugün geçmiş muahedelerin hepsini feshetmiş olan bir Sovyet Rusya bulunduğunu, Sovyet Rusya'nın Boğazlarda ve başka hiçbir memlekette hiçbir tecavüz planı ve emeli olmadığını, aşikâr, kesin ifadelerle söylüyor ve İngilizlerin, diğer devletlerin muhtelif ülkelerin hulullerinden şikâyet ederken, şimdi bütün dünyanın İngiliz hululünden şikâyetçi olduğunu belirtiyordu.

Lord Curzon, Çiçerin'in bu ithamlarının her birine ayrı ayrı cevap vermeye çalışıyordu. Nihayet kendi noktainazarlarını bildirdikten sonra, Türklerin noktainazarlarını daha açık söylemelerini istedi. Ben, cevap vereceğiz, dedim. Ne vakit, öğleden sonra cevap verirsiniz, diye ısrar etti. Hayır, öğleden sonra olmaz, dedim. Çalışacağım, tetkik edeceğim, mütehassıslara danışacağım, yetiştirirsem yarın cevap veririm, olmazsa bir gün daha sonra konuşurum diyerek kesip attım. Yarın veya bir gün sonra konuşacağımı kararlaştırdık.

Bütün bu müzakereler esnasında Çiçerin, İngilizlerin tazyikine karşı bize yardımcı oluyordu. Artık bizim Boğazlar için kesin bir karar vermemiz zamanı gelmiş bulunuyordu. Konferanstan ayrıldık.

 

Sulhun Esas Şartlarından Biri

 

Boğazlar meselesinde bir anlaşmaya varmanın sulha varmak için esas şartlardan biri olduğuna inanıyordum. Böyle bir teşhis koymuştum. Behemahal sulha ulaşmak, Boğazlar meselesini sulhu tehdit etmeyecek bir neticeye bağlamak için çalışıyordum. Bunu politika olarak takip ediyordum. Konferansta takip ettiğimiz siyaseti daha iyi anlatmak maksadıyla açıklama yapayım.

Lord Curzon, sulh muahedesinin aktinde birinci derecede rol oynamış olan İngiliz diplomatıdır. Aslında mütareke devrinde bizimle mücadele eden İtilaf devletlerinin sevk ve idaresi başlıca İngilizlerin elinde bulunuyordu. Yunahlıların İzmir'e çıkarılmasından Yunan seferinin nihayetine kadar askeri hareketler ve dahili hareketler bir İngiliz hareketi olarak yürümüştür. Bütün bu dönemde gerek İstanbul hükümeti üzerinde olan tesirleri ve doğrudan doğruya Sarayla olan münasebetleri, gerekse Yunan seferinin devamınca askeri hareketlerle alakaları bakımından diyebiliriz ki, Türklerle uğraşan başlıca kuvvet, başlıca devlet İngilizler olmuştur. Yunanlıların harbi kesin olarak kaybetmesinden sonra çıkan ihtilaflarda da bizimle mücadele eden başlıca büyük kuvvetin İngilizler olduğunu gördük.

Karşımızda bulunan İngiltere Devleti içinde Lord Curzon, muharebenin son devrinde özel bir politikayı temsil eder olmuştu. Loyd George Yunan harbi kaybolduktan sonra da Türklerle olan mücadeleyi tekrar harp istikametine yöneltmeyi ciddi olarak aramış ve tecrübe etmiştir. Fakat bir taraftan Türklerin Yunanlılara karşı kazandıkları zaferin kesin mahiyeti, bir taraftan da Türkleri arzularına rağmetmek için mutlaka harbi göze almak lazımdır kanaati, Loyd George'un politikasını çıkmaza sürüklemiştir. Dört sene süren umumi harpten sonra, dört sene de Türklerle uğraşıp şimdi ucu bucağı belli olmayan yeni bir sefere girmek için müttefik devletlerde heves yoktu. Fransızlarda yoktu, İngiliz dominyonları İngiliz umumi efkârı isteksizdi. Lord Curzon işte bu vaziyet karşısında, harbe girmeden bir sulh yapmak mümkündür, davasını takip etmiş ve Loyd George bu yüzden iktidarı kaybetmişti.

Yeni hükümette Lord Curzon bu iddianın takipçisi olarak Dışişleri Bakanı olmuş ve Türklerin karşısında vaziyet almıştı. Bu değişiklikle beraber İngilizler bütün özel temaslarda. General Harrington'dan kurmay subaylarına kadar bizimle temasa gelen her memuruna ciddi olarak sulh istedikleri'ni ve sulh yapmak için hazır olduklarını telkin etmişlerdir. Bunların hepsi bu kanaatte idiler. İngilizlerin sulh arzusunu kuvvetlendiren başlıca etkenlerden birisi, Atatürk'ün büyük zaferden sonra Mudanya Mütarekesi'ni kabul ederek sulh oluncaya kadar Boğazlarda geçici bir emniyet hattının tespitine razı olması idi. Atatürk'ün bir askeri zaferi kendi ölçüsünde değerlendirip, mücadeleyi bir sulh ile neticelendirmenin asıl muvaffakıyet olacağı kanaatinde bulunduğu her halinden belli oluyordu. Türklerin Atatürk'te temsil edilen bu hali, İngiltere'de sulh taraftarlarını kuvvetlendiren ve onları ümitlendiren esaslı bir etkendi.

Lord Curzon, konferansa bu vaziyette geldi. Sulh taraftarıydı. Ama konferans esnasında biz yine İngilizlerle mücadele etmek mecburiyetinde kaldık. Şimdi bunu anlatıyorum.

Konferansta bütün heyetlerle şahsen iyi münasebetim vardı ve herkes İngilizlerin, İngiliz heyetinin aleyhinde görünüyordu. Bütün müttefikler, küçük müttefikler bana, mahrem olarak, İngilizlerden her türlü şikâyeti söylerlerdi. Ve dikkat ettim ki, bu arada herkes, Türklerle ne davaları varsa, onları halletmeye çalışırdı.

Konferansta ben evvela makul anlaşmalara vararak, bütün müttefiklerin meselelerini hallederek onları tarafsız hale getirmek ve yalnız İngilizlerle mücadele etmek politikasını takip ettim. Konferans ilerledikçe o kanaate vardım ki, İngilizlerin dışında kalan bütün müttefikler, herkes, Osmanlı İmparatorluğu ile olan kendi davalarını Türkiye'ye kabul ettirmek için benimle kurdukları münasebetten istifade etmek istiyorlardı. Aldığım intibaa göre, bir defa birine müsait davranıp her birini ayrı ayrı memnun etmek için bütün Türkiye'yi vermek kâfi gelmiyor. Bundan başka, bizim İngilizlere karşı olan mücadelemizde de herhangi bir yardımcı tavırları yok. Her birinin halisane tavsiyesi, bizim meselelerimizi kendi başımıza halletmemiz oluyor. Ne söylesem, onu siz İngilizlerle kendiniz yalnız başınıza halledersiniz ona karışmayız, diyorlardı. Bu kanaate vardıktan sonra, işin hallini başka türlü düşünmeye başladım ve nihayet aklım yeni bir politika takip etmeye yatmıştı. Görüyordum ki, sulha varmak için evvela İngilizlerle anlaşmak lazımdır. İngilizlerle anlaştıktan sonra diğer müttefiklerle olan meselelerden dolayı sulh müzakerelerinin bir kesilmeye varması ihtimali daha az olacaktır. Bu kanaat bende yerleşti ve yeni politikamı böyle tespit ettim.

 

Boğazlar ve Musul Meselesi

 

Bize karşı harp politikası takip eden Loyd George devrildikten sonra, Lord Curzon konferansa gelmiş ve Türkler sulh istiyorlar, kendileri de sulh istiyorlar; şimdi konferansı bir sulh neticesine vardırmak nasıl mümkün olacak, bunu tatbik edecek diplomat olarak vazife görmeye başlamıştı. İngiliz davalarının nihayette Türkler tarafından kabul olunup olunmayacağı, bu davalar üzerinde bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağı Lord Curzon için meçhul. Onun büyük engeli, istediği neticeye ulaşacağına güvenmemesi idi. Lord Curzon'un Boğazlar üzerindeki davası, Boğazların açık olmasına, İngiliz donanmasının Karadeniz'e serbestçe girmesine dayanıyordu. Bu meseleyi esaslı bir dava olarak ele almıştı. Loyd George'un da harp istikametini tutmak için esaslı dayanağı, bu iddia idi. hülasa, İngilizlerin konferansta çok ehemmiyet verdikleri iki mesele var: Boğazlar meselesi bir, Musul meselesi iki.

Lord Curzon için doğrudan doğruya mücadele yapmak zor olacaktı. Bunun için müttefiklerle beraber karşımızda bir cephe vücuda getirmeyi, politikasına esas olarak almıştır. Asıl maksadını söylemeksizin bütün müttefikler arasında Türklere karşı kurulacak müttehit (birleşik) bir cephenin şampiyonu oldu. müzakerelerde böyle bir çabaya girdiği vakit, tesadüf olarak, bizim müzakere taktiğimizi de keşfetmiş ve ona karşı hazırlanmış bulunuyordu. Söylediğim gibi, ben de karşımızda başlıca mücadeleci olarak İngilizleri kabul etmiş ve İngiltere'nin diğer müttefikleri ile aralarındaki ihtilaflardan istifadeyi düşünmüştüm. Bunun için diğer müttefiklerin meselelerini halletmeye çalışarak, İngilizler aleyhine bir tabii cephe, bir sulh cephesi kurmaya uğraşmıştım.

Lord Curzon aramızdaki özel bir toplantıda konuşurken, bir defa bana, yarı şaka yarı ciddi dedi ki:

"Muzaffer General! Sen çok manevraya alışmışsın. Bağırmaya çok alışmışsın."

Kendisine, bunları ne münasebetle söylüyorsun, diye sordum. Cevap olarak,

"Ama düşündüklerini sana yaptırmayacağım, görürsün yaptırmayacağım." dedi.

Şimdi onun ne yaptığını anlatacağım. Bidayette İngiliz taleplerinden, İngiliz meselelerinden neyi reddedersem, o oturumda uğraştıktan sonra müzakereyi koparmıyor, başka oturuma bırakıyordu. Birinci koferansın yarısından sonra nihayete yaklaşıncaya kadar edindiğim kanaat o oldu ki, İngilizlerle hangi meselede çatıştıysak, aynı şekilde meseleyi sonraya bırakıyor, fakat arkasından müttefiklerin, büyüklü küçüklü kimin ne meselesi çıkarsa, o meselenin en hararetli taraftarı, başlıca davacısı ve destekçisi, takipçisi kesiliyordu. Yunan devası için, Fransız davası için, İtalyan davası için, hepsi için ayrı ayrı kendisi davacı oluyor ve müttefikleri beraber tutmak maksadıyla elinden gelen gayreti hem Lozan'da, hem merkezde sarf ediyor, temin ediyordu. Evvelce de söylediğim gibi, diğer müttefiklerden öyle bir kanaat edinmiştim ki, hepsinin her meselesini halletmek için Türkiye'nin bütün menbaları, bütün kudretleri kifayet etmeyecektir. Bunu bir tarafa bırakalım, kifayet etse de versem bile, ondan sonra dostluk olarak bana söyleyecekleri, geriye İngiliz meseleleri kalıyor, onları siz aranızda halledersinizden ibaretti. Bu netice karşısında, konferansta bir inkıta (kesinti) yapacak meseleyi, İngiliz meselesini tasfiye etmeyi öne aldım. Ondan sonra İngilizlerin sulhtan başka konferansla bir ilgileri ve menfaatleri kalmamasına dikkat ettim.

Lozan Konferansının inkıta günlerinde müttefikler arasında hasıl olan vaziyet, takip ettiğimiz bu politikanın eseridir. İkinci koferans işte bu dava içinde başlamıştır.

Anlattığım bütün bu çekişmeler esnasında Lord Curzon, başlıca mücadeleci, müttefikleri etrafında toplamaya sevk ve idare etmeye muktedir bir manevracı olarak görünmüştür. Curzon, konferansın bu tarzda idaresinde müstesna bir kudret göstermiştir. Aslında bir cemiyeti İngiliz kuvveti etrafında toplamanın usullerini ve manevralarını iyi bilen, başarı ile tatbik edebilen tecrübeli bir devlet adamı idi. Kendisi ile karşı karşıya mücadele ettik. Benimle ciddi konuştuğu gibi, düşüncelerini ve maksatlarını yarı şaka sezdirmekten de geri kalmıyordu. Bununla beraber diyebilirim ki, bu kadar kavgadan sonra aramızda, birbirimizi şahsen incitecek, kırgınlık ve antipati bırakacak bir hadise, bir söz geçmemiştir.

 

Lord Curzon Gösterişi Çok Seviyordu

 

İlk temaslar sırasında bir gün Lord Curzon bana iadeyi ziyaret ediyordu. Lozan Palas'a benim odama gelmişti. Konuşmalarından, halinden anlıyorum, Ruslarla münasebetimize teşhis koymak istiyordu. Ruslarla ihtilafa ne vakit düşecek mücadeleye ne vakit başlayacaksınız, tarzında sualler soruyordu. Bu çeşit suallerinize karşı size mahrem olarak vaziyetimizi söylemek isterim, diye söze başladım ve şöyle dedim.

"Çok mahrem olarak haber veririm ki, Ruslarla münasebetimiz çok yakındır, çok samimidir. Ruslarla çok içlidışlı olmuşuzdur."

Ben bunları söyler söylemez Lord Curzon kahkaha ile güldü:

"Amatör diplomat! Sen de Loyd George gibi amatör bir diplomatsın. Kime söylüyorsun bunları?" dedi.

"Ben muhaberede bulundum, mahrem söylüyorum," diye bu sözlerini cevaplandırdım. Böylece gülüşerek ayrıldık.

Lord Curzon çok iri yapılı bir insandı. Güzel bir adamdı. Gösterişi çok seviyordu. Bol kullandığı hatip jestleri ile konuşurdu. Siyasette edebiyat cümleleri kullanmayı severdi. Bu özellikleri ile bir üstat gibi bütün etrafındakileri sürükler ve cezbederdi. Sıhhati iyi olmadığı için bazı zamanlar sabrının sıhhatine dokunacak kadar taştığını hissederdim. Böyle mücadeleli geçen bir müzakereden sonra, konferans dışında bir fırsat bulup dostça bir iki kelime söyleyerek yanıma yaklaşırdı. Karşılıklı tebessüm göstererek birbirimizin gönlünü alır, ayrılırdık. Curzon, konferansın ikinci devrine gelmedi. Fakat inkıtadan sonra konferans tekrar başladığı zaman, Lord Curzon'u artık karşımızda bizimle düşman gibi uğraşan bir uzaklıkta görmedim, herkesin her arzusunu mutlaka temin etmek için canla başla çalışan bir uzaklıkta gördüm.

İngilizler, daha Mudanya Mütarekesi'nden başlayarak yeni bir politika takip etmişlerdir. 1854'ten beri bir asır denilebilecek kadar uzun süren Türk düşmanı politikanın acılarını unutturmak için, uzun bir sabır devrine girmişlerdir. En ümitsiz zamanlarda bile, çok sabırla uğraşmışlardır. Sulhtan sonra müşterek bir politika takip ettikleri zaman da İkinci Cihan Harbi içinde ve sonrasında da İngilizler Türkleri kazanmak için, kırmamak için ciddi bir gayret göstermişlerdir. İngiliz diplomasisinin ve gayretinin kuvvetli tarafı şudur ki, dostluk veya düşmanlık istikametini tuttuktan sonra, onu binbir şekilde sebat ile, inat ile takip edip hedefe varmakta, büyük küçük bütün memurlar ahenk halinde birbirini tamamlayarak çalışırlar. Bunu muhtelif vesilelerle yakından görmüşümdür.

Lord Curzon'un benim hakkımda ne düşündüğünü bilmem. Buna dair bir vesika okumadım. Fakat bende kalan bir sevgi ve saygı hissidir. Beraber çalıştık, çok mücadele ettik. Ama karşılıklı aradığımız neticeye elbirliği ile vardığımızı zannediyorum.

Lozan Konferansının ikinci devresine onun yerine İstanbul Fevkalade Komiseri Sör Rumbold gelmişti. Birinci devrede Horas Rumbold, Lord Curzon'un yardımcısıydı. Yeni İngiliz Başmurahhası büyükelçilikten gelmiş, büyük diplomatik vazifelerde bulunmuştu. Mütareke devrinde İstanbul'da komiserlik ederek her çevresi ile İstanbul halkını, giden iktidarın kalıntıları olarak İttihatçıları, şimdi iktidarda bulunan onların hasımlarını tanımıştı. İttihat ve Terakki'nin hasımları olan insanları işbaşında görmüş ve beraber çalışmıştı. İstanbul'da hepsine çok tesir edecek bir devirde bulunmuştu. Ondan sonra bizimle çalışmıştır. Lozan Konferansı'nın birinci kısmına da katıldığından, İtilaf devletlerinin bütün murahhaslarını tanıyordu. Çok ciddi ve tecrübeli devlet memuru tipinde bir diplomattı. Kıymetli bir adamdı. Onunla, müttefiklerden hiçbir devlet ve hiçbir kimse aleyhinde, eski tabirle kimsenin arkasından fena şeyler konuşmadık. Kimsenin aleyhinde konuşmamış olmamız tabii görülmemelidir. Çünkü Lozan'da hemen bütün müttefikler birbiri aleyhine çok mahrem şeyler konuşmuşlardır. Hepsi de bana söylenenlerin hiçbirisini hiç kimsenin bilmeyeceğine ve duymayacağına emin olarak her düşüncelerini serbestçe söylerlerdi. Horas Rumbold'un ne müttefikler aleyhinde, ne başka bir kimse aleyhinde doğrudan doğruya bir şey söylediğini hatırlamıyorum. Kendisinden böyle bir şey işitmedim. Horas Rumbold ile olan münasebetlerde, herhangi bir davada, hangi hududa kadar gidilebileceğini, davanın ne şiddette takip edilebileceğini daima hissetmişimdir. Bize karşı gösterilen şiddet devrinde, yani Lord Curzon devrinde, onun meydana çıkan bir tesiri görülmezdi. Şimdi bu ikinci devirde yalnız başına kaldığı vakit, hiçbir meselede müttefiklerinin davasını tutmaz görünmedi. Ama ben, muhtelif desteklemelerinin her birinde destek derecesinin ne olacağını da daima anlayabildim. Onunla büyük bir anlaşma içinde çalıştık.

 

Boğazlar Kapalı veya Açık Olacak

 

Boğazlar Konferansı devam ederken ben Çiçerin ile Boğazlar meselesini ciddi olarak görüştüm. Ben ona giderdim, o bana gelirdi. Boğazlar kapalı olacak veya açık olacak, bunu aramızda konuşuyoruz. Görüşüm şu, kendisine anlatıyorum. Boğazlar rejimi, konferansın esaslı meselesi. İngilizler Boğazları başlıca İngiliz meselesi olarak kabul ediyorlar ve Boğazların kendilerine, harp gemilerine açık bulunmasını istiyorlar. Cihan Harbi sonunda Boğazlar zaten tahrip edilmiş, İngilizlerin eline geçmiş, gayri askeri hale sokulmuş durumda. Bu durumun devamını, İngilizler, konferansın esas şartı saymak kararında görünüyorlar.

Bu meseleyi beraber konuşmamız lazım geliyordu. Buluştuğumuz zaman kendisine diyordum ki: Boğazları kapalı tutmayı talep etmek, sulh ihtimalinden vazgeçmeye varır. O da biz sulh kararındayız, ama Karadeniz'i feda etmek Rusya aleyhine bir politika takip etmek demektir, diyordu. Bana bunu en acı kelimelerle söylüyordu. Başbaşa aramızda konuşuyoruz. Benim Boğazlar meselesindeki görüşüm hakkında şikâyetlerinde o kadar ileri gitti ki, bir ara, bu tıpkı Damat Ferit'in politikasıdır, dedi. Hepsini dinledikten sonra Çiçerin'e söylediğim şu oldu:

"Şimdi biz muharebe ile buraya geldik. Ordularımız İngiliz orduları ile temastadır ve huduttadır. Mudanya Mütarekesi'nde kararlaştırıldı, konferans esnasında ordular karşı karşıya bulunacak ve hareket etmeyecekler. Konferans inkıtaa uğradığı zaman hareket serbesttir. Ben yarın, Boğazlar Konferansı'nda söylediklerimin hepsini reddederim ve öbür gün harp başlar. Hazır mısınız?"

Çiçerin bana derhal cevap verdi. Moskova'ya gelirsin, bunun mabadını orada görüşürüz, dedi. Kendisine,

"Mösyö Çiçerin, beni dinle! Ben harbi patlatacağım, ondan sonra Moskova'da görüşeceğiz. Bunu mu demek istiyorsun?" dedim.

O hâlâ görüşürüz diyor. Durumumuzu kendisine açıkça, olduğu gibi anlatmaya çalışıyorum. Nihayet şunları söyledim:

"Ben harbi patlatacağım, sonra görüşeceğiz. Böyle şey olmaz. Hazır değilsiniz. Sulh yapmak için her şeyi göze aldınız. Biz de sulh yapmak kararındayız. Boğazlar meselesi için, zamanla hallolunacak bir mesele için bugün harp çıkarma niyetinde değiliz. Bundan dolayı Boğazlar meselesinde bir inkıta yapmayacağım. Burada evvela münasebeti keserim, harbi emrivaki haline getiririm ve ondan sonra sizinle görüşürüm. Böyle bir görüşmenin ciddiyeti olmaz. Benden bunu isteyemezsiniz. Dost kalacağız ve aramızdaki münasebet iyi olduğu, emniyetli olduğu zaman, Boğazlar açık olsa da Sovyet Rusya aleyhine, bizi arkada bırakıp bir askeri hareket yapmak mümkün değildir. Mesele aramızdaki münasebetlerin emniyetli ve devamlı olmasına bağlı. Kanaatim bu. Bu politikayı takip edeceğiz ve yürüteceğiz."

Çiçerin ile bu tarzda konuştuk ve ayrıldık.

Boğazlar Konferansının bundan sonraki toplantısında ben, Boğazlardan geçişin serbestisini kabul ediyoruz, dedim. Harp zamanında, Türkiye harbe iştirak ettiğine ve etmediğine göre görüşümüzü söyledim. Meselenin can alacak noktasının nihayet Türkiye harbe iştirak etmediği zaman harp gemilerinin Boğazlardan geçmesinde düğümlendiğini belirttim. İstanbul'un, Marmara'nın ve Türkiye garbındaki havalinin askeri ve siyasi emniyeti bakımından tedbirler alınması lazım geldiğinde ısrar edeceğimizi anlatarak, siyasi ve askeri tedbirlerin alınması lazım geldiğini ifade eden bir beyanat yaptım.

Boğazlar meselesinin müzakeresi, gayri askeri mıntıkanın yalnız Boğazlara değil, Marmara havzasına da teşmil edilmesi, İstanbul etrafında ve Trakya'da geniş bir gayri askeri mıntıka bulundurulması, Gelibolu Yarımadası'nın da askerlikten tecridi gibi birçok ihtilatlar gösterdi. Bunların her biri ile ayrı ayrı uğraştık ve vakit vakit gerek Fransız murahhası ve gerek İngiliz murahhası, Boğazlar meselesinden dolayı muhtelif sebepler göstererek inkıta tehlikeleri ile karşı karşıya olduğumuzu bize söylemişlerdir. Dedikleri, geçiş serbestisinden bahsediyorsunuz, fakat Boğazların etrafında iyi niyet şekli altında o kadar çok tedbirler almak istiyorsunuz ki, o kadar çok serbesti istiyorsunuz ki, buraların gayri askeri bir hale sokulması ve Boğazlardan emniyet içinde geçme tamamıyla manasız bir hal alıyor. Biz bunu kabul etmeyiz diyorlar. Gayret edersiniz diyoruz. Mütehassıslarımızla onlar arasında temas ve müzakere ta aralık ayının sonuna kadar kesilmemiştir. Boğazlar Konferansı'nın aralık ayının başında başlayıp bütün aralık ayında devam eden müteakip müzakereleri ve safhaları böyle olmuştur.

Boğazların açık veya kapalı olacağı hususunda ayrı ayrı düşündüğümüz halde Mösyö Çiçerin'den dostane ve iyi münasebetler içinde ayrıldık. Çiçerin, Rus politikasını Çarlık politikasını çok iyi takip etmiş, iyi bilen bir diplomattı. Çok zeki, cerbezeli ve tam bir ihtilalci tip idi. Cesur ve kararlı konuşan bir adam. İngilizleri kendi ihtilallerinin başlıca düşmanı sayıyordu. Türklerle iyi münasebet hususunda bende samimi bir kanaat bırakmıştır. Umumi olarak hakkındaki intibalarım, meseleleri iyi bilen muktedir bir devlet adamı olduğudur. Bize karşı gerek Milli Mücadelede, muharebe esnasında ve gerekse ondan sonra Lozan'da anlayışlı davranmıştır. Tabii Boğazları kapalı tutmak, Rusya'nın esas görüşü olan kapalı tutmayı bizden istemek için Sovyet Rusya Hariciye Nazırı olarak sonuna kadar ısrar etmekte haklı idi. Konferans esnasında münasebetlerimizde böyle haklı olan tarafları vardır. Fakat ciddi olarak meseleleri görüştüğümüz zaman, söylemese bile bize hak verdiğini zannediyorum. Nitekim ondan sonra münasebetlerimiz yine dostane devam etmiştir. Mösyö Çiçerin, benim üzerimde vazifesinin ehli olan, muktedir ve iyi bir adam intibaını bırakmıştır. Çok yaşlı değildi. Mesela elli yaşlarında görünüyordu, fakat fazla yaşamadı. Lozan'dan sonra başka bir vesile ile bir daha görüşemedim.

 

 

AZINLIKLAR MESELESİ

 

 

Lord Curzon Ateş Püskürüyor

 

Lozan Konferansı'nın askerlik ve arazi meseleleri, başlıca Trakya Hududu ve Boğazlar meselesi bu şekilde hitam (son) bulmuştur.

Bu meseleler konuşulurken, sulhun diğer meseleleri konferansta birer birer ortaya geliyordu. Bunlardan birisi ekalliyetler meselesidir. Ekalliyetler meselesi konferansta açıldığı vakit, ekalliyetlerin Türk idaresinden çok şikâyetçi oldukları söylendi. Zaten ekalliyetler meselesi, bir yanlış anlama ve yine İngilizlerin sert tutumları yüzünden aksi bir halde başlamıştı. Ekalliyetler meselesinin ertesi günün gündeminde olduğunu bir gece yarısından sonra bize tebliğ etmişler. Murahhas heyeti kâtibi vakit çok geç olduğu için beni uyandırmamış. Sabahleyin, o gün oturum yoktur diye sükûnetle kalkıp çalışmaya başlayacağım esnada, konferansa gideceğimizi söylediler Hayrola, dün akşam bir şey yoktu, bize bir gündemden bahsetmemişlerdi diye sordum. Evet, siz yattıktan sonra geldi, uyandırmadık dediler. Ekalliyetler meselesinin konuşulacağını bildirdiler. Beni uyandırmadığı için kâtibi tecziye ettim (cezalandırdım). Neyse Ankara'da ekalliyetler meselesine ait acele hazırladığımız bir tarihi etüt vardı. Onu yanıma aldım, konferansa gittim. Bu etüt, Osmanlı İmparatorluğu'nda azınlıkların nasyonalist iddialarını körüklemek ve imparatorluğu zayıflatarak parçalayıp Türk hükümetini Avrupa'dan, Asya'dan çıkarmak için Avrupa milletlerinin ne oyunlar oynadıklarını, neler yaptıklarını, asırlardan beri süren bütün şekilleri ve hileleri ile tetkik eden bir uzun metindi. Konferansta onu okudum.

Konuşmamın nihayetinde Lord Curzon'a inme inecekti. Ödü kopuyordu. Konferans dağıldı. Dışarı çıkıyordum. Baktım Lord Curzon otelin bahçesinde yalnız başına oturuyor. Her tarafından adeta ateş, duman çıkıyordu. Yanına gittim, ne oldu, dedim. Harap ettin bizi harap diye şikâyette bulundu ve bana sordu:

''Nasıl yapacağız, sulh yapacak mıyız?''

Yapacaksınız dedim ve yanından ayrıldım.

Ekalliyetler meselesinin görüşülmesi böyle başlamıştı ve görüşmelerin başlaması ile beraber Lozan'da geniş ölçüde bir faaliyet kendisini gösterdi. Resmi konferans müzakerelerinin dışında, özel teşebbüslerle bilhassa benim üzerimde büyük baskılar yapılmak isteniyordu. Bir gün eski Osmanlı hariciye nazırlarından Noradunkyan Efendi, Lozan Palas'a gelmiş. Benimle konuşmak istediğini söylediler. Yanında birisi vardı, geldiler. Noradunkyan Efendi yanındaki zatı takdim etti. Zannediyorum Paşalyan isminde bir efendi idi. Eski Ermeni ihtilalcilerindenmiş. Ermeni meselesini benimle görüşmeye geldiklerini söylediler.

 

Ermeniler Yurt İstiyorlar

 

Noradunkyan Efendi ile bu meselenin görüşülmesini iyi bir işaret saydım. Tahmin ettim ki devletin en yüksek makamında bulunmuş bir kimse sıfatıyla Türklerin hissiyatına ve ekalliyetler üzerindeki düşünüş tarzlarına en yüksek ölçüde, en samimi şeklinde vakıf olan bir insandır. Onunla anlaşmak kolay olacaktır. Bunları itibarla karşıladım, itibar ederek konuştum. Ermenilerle aramızda çok şeyler geçtiğinden bahsettiler. Evet dedim, çok şeyler geçti.

Biz ne mazide, ne Birinci Cihan Harbi içinde Ermenilerle Türkler arasında geçen hadiselerle herhangi bir suretle bir ilişiği olmuş insanlar değildik. Bahsi edilen hadiselerin tamamıyla dışında kalmış yeni insanlarız. Devletimiz de tamamıyla yeni bir devlettir. Ermenilerle vatandaşlarımız olarak iyi yaşamak ve iyi münasebetlerde bulunmak emelimizdir.

Böyle ciddi ve samimi olarak hissiyatımızdan bahsediyorum. Meselenin nasıl hallolunacağına ait misaller söylüyorum. Geçmişi unutacağız. Bütün vatandaşlar arasında Ermenilerle beraber bir milletin fertleri olarak iyi bir hayat süreceğiz, müşterek bir vatanı beraber imar edip ilerleteceğiz. Ümidimiz budur, dedim ve bu kanaatte olduğumuzu söyledim.

Noradunkyan Efendi ile münakaşa bu tarzda başladı. Paşalyan Efendi söze karıştı. Paşalyan Efendi, benim bilmediğim, hatta adını işitmediğim Ermeni ihtilali vakalarından bahsetti. İstanbul'da ilk Ermeni ihtilali Osmanlı Bankası'na karşı olmuş, onu anlattı. Sonra Ermeniler ne muamele görmüş, onları söyledi. Hiç işitmemişim. Bilmediğim vakalar. Nihayet Paşalyan Efendi'nin sözlerini, Noradunkyan Efendi bağladı: Biz Ermeni yurdu isteriz, dedi. Nasıl şey o Ermeni yurdu diye sordum. Türkiye'nin bir yerini ayıracaksınız, tarzında izah etti. Sordum:

''Nerede istiyorsunuz? Doğuda mı, güneyde mi, batıda mı, nerededir?''

Ben öğrenmek istiyordum, yani şimdiye kadar söyledikleri isimlerden birini mi söyleyecekler diye. Noradunkyan Efendi şöyle dedi:

''Nerede olursa olsun, Ermeni yurdu olarak bize bir yer verin. Biz orada toplanalım, orada yaşayalım.''

Ne münasebet, dedim. nasıl toplanacaksınız? Hiç görülmemiş bir şey. İçimizde bulunuyorsunuz. Size ait olmayan yerlerde toplanacaksınız ve orada bir devlet olacaksınız. Nereden çıkardınız bunu?

Böyle yumuşak üslupla konuştum. Uzun boylu ısrar etti, çok ısrar etti. Çok tecrübe ettik, yapamayız dedi. sözleri gittikçe sertleşti, tehdit edici ifadeler kullanmaya başladı. Elimizden geleni yapacağız, bırakmayacağız. Böyle söylüyordu.

Noradunkyan Efendi tehdit edici ifadelerle yaptığı konuşmayı bitirince kendisine dedim ki:

''Dinle! Şimdi ciddi olarak konuşalım. Sizin gelip benimle görüşmenizi ben ciddiye aldım. Bir vatanın evlatları olarak Türklerle Ermenilerin münasebetlerini bundan sonra iyi bir halde tanzim etmek için hakikaten faydalı olabilirsiniz zannettim. İstifade ederim ümidi ile sözlerinizi ciddi olarak dinledim. Fakat istekleriniz kabili tatbik olmayan, tasavvuru, kabulü caiz olmayan bir mahiyettedir. Memleketimizin bir kısmını ayırıp size suni bir vatan ve devlet olarak vermek gibi bir teklif ileri sürüyorsunuz. Biz bunu düşünemeyiz, kabul edemeyiz, yapamayız. Sizin başka bir sözünüz var mı?''

Hayır, başka bir sözümüz yoktur dedi. Bunun üzerine ben konuşmamı şöyle tamamladım:

''Kesinlikle söylüyorum, biz bu talebinizi kabul etmeyiz. Mücadelenizde devam edeceksiniz, böyle diyorsunuz. Doğrudur. Anlıyorum ki siz şimdiye kadar böyle idealler takip etmişsiniz. Şimdi bu idealleri tahakkuk ettirmek için tasavvur edebileceğiniz en büyük bir beynelmilel ortam meydana gelmiş. Bu konferans, imparatorluğun Türkiye'nin kaderini görüşmekte olan bir konferanstır. Bundan netice alacağınızı ümit ediyorsunuz. Bu fırsatı kaçırmak istemiyorsunuz. Bakınız, nihayete kadar uğraşacaksınız, uğraşın. Yalnız bir şey söyleyeyim, nihayete kadar uğraşacaksınız, fakat aramızdaki her türlü itimat kalkacak. Uzun müddetten beri bir milli dava olarak takip ettiğiniz tezlerin karar zamanında benimle uyuşmayı çıkarlarınıza uygun görmediğinizi anlıyorum. Aramızdaki itimat ve samimi hava bozulduktan sonra siz tekrar geleceksiniz, beni arayacaksınız. Artık görüşmemize imkân olmayacak ve lüzum da kalmayacaktır. Unutmayın, o zaman ben sizinle görüşmeyeceğim.''

Noradunkyan ve Paşalyan Efendilerle bu tarzda görüştük. sonunda bunlar ayrıldılar, gittiler. Hakikaten tahmin ettiğim gibi oldu. Konferansın bundan sonraki safhalarında vakit vakit toplantıdan döndüğüm veya otelden çıkacağım saatlerde kapıcı gelir, bana, sakallı, gözlüklü bir efendinin görmek istediğini söylerdi. Hemen intikal eder, Mösyö Noradunkyan olmasın diye sorardım. Kapıcı evet derdi. Vaktim yoktur, kendisi ile görüşmeye imkân bulamıyorum. Sebebini sorarsa, kendisi bilir dediğimi söylersin derdim. Ve görüşmezdim. Zannederim birkaç defa bu tecrübeyi tekrarladı. Böylece aramızda temas kesildi.

 

Ermeni Meselesine İsviçreli Karışıyor

 

Yine bugünlerde yaşlı bir İsviçre profesörünün riyasetinde bulunan bir İsviçre heyeti bana geldi. Bunlar Ermeni hukukunu savunan bir İsviçre cemiyetini temsil ediyorlarmış. Profesör cemiyetin başkanı olarak geliyor. Profesörle Ermeni davası, ekalliyetler meselesi üzerinde konuştuk. Bana, Ermeni davasının nasıl hallolunacağını sordu. kendisine söyledim, bizim için Ermeni meselesi diye bir şey yoktur. Biz yeni bir devletiz, başka bir devletiz. Biliyorum, Cihan Harbi'nde pek çok şeyler oldu. Cihan Harbi bütün dünya için dört sene sürdü. Fakat bizim için sekiz sene sürdü. Sizin bildiklerinizden çok daha fazla şeyler oldu diye sözlerimi bağladım.

Ben yumuşak konuşuyorum. İsviçreli profesör bu halimi gördükçe ifadesinin sertliğini arttırdı. Ermeni yurdu istiyoruz diyor. Ermenilere bir yer ayıracaksınız, içeride ve dışarıda bulunan Ermeniler orada yerleşecekler, böylece memleketiniz içinde bir Ermeni yurdu husule gelecek diyor.

Bu mümkün değil dedim. Böyle bir şey düşünemeyiz ve yapamayız dedim. Profesör hiçbir yumuşama göstermeden fikirlerinde ısrar ediyordu. Dedi ki:

''Ben uğraşacağım. Benim selefim bu dava uğruna ölünceye kadar uğraştı. Ben de nihayetine kadar uğraşacağım.''

Sabrım tükendi. Kendisine sert bir ifade ile şunları söyledim:

''Profesör Efendi'' dedim, ''haksız bir şey istiyorsunuz. Sizin istediğiniz Türkiye'nin insanları arasında ahengin kurulması değil, bunun bozulmasıdır. Zihniyetiniz vatandaşlar arasında ahenk olmamasını isteyen bir istikamettedir. Fena bir yoldasınız. Muvaffak olamazsınız. Bana memleketin bölünmesini teklif ediyorsunuz. Biz memleketimizi parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan Harbi boyunca uğraştıktan sonra dört sene daha uğraşmışızdır. sizin cemiyetinizin yapacağı mücadele, bizim yendiğimiz devletler ve güçlükler yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Çok az gelirsiniz.''

Bunları söyledim ve ''Buyrun'' diyerek profesörü gönderdim.

Ermeni İstekleri Üzerine Münakaşa

 

Lozan'da, ekalliyetler mevzuunda, Ermeni meselesi olarak Noradunkyan ve Paşalyan Efendilerle sonra İsviçreli profesör ile yaptığımız konuşmaları anlattım. Kendileri ile Ermenilerin uluslararası bir mesele haline gelmiş, hem içeride, hem dışarıda geniş ölçüde kamuoyuna mal edilmiş olan Ermeni istekleri üzerinde münakaşa ettik.

Noradunkyan Efendi yaşından, tecrübesinden ve Osmanlı İmparatorluğu'nda deruhte etmiş olduğu en büyük vazifelerden edinmesi lazım gelen samimi duygularla bağdaşmayacak bir inat ve sebat gösterdi. İsviçreli profesör de aynı anlayışsızlıkla direndi. Sonradan öğrendim ki, konferansta ekalliyetler meselesi hallolunduktan sonra, Ermeniler Lozan'da bir kilisede veya diğer bir yerde toplantı yapmışlar. Müttefiklerden çok şikâyet etmişler. Müttefiklere müracaat edeceğimize, Türklere müracaat etseydik meselelerimizi daha iyi hallederdik diye feryat etmişler. Fakat bunların hiçbirisi bir semere vermemişti. Müttefikler yerine Türklere müracaat etmişlerdi ve Türkler çok iyi kabul göstermişlerdi. Benimle yaptıkları temasın bir neticeye varmaması için Noradunkyan ve Ermeni davalarını takip eden dernekler, hocalar anlayış göstermemişlerdi. Konferansın en son safhasında, umumi af münasebetiyle tekrar büyük bir sahne hazırlanmıştı. İşin bu kısmını geriye bırakmayacaklarını söylemişlerdi. Halbuki ben cevabımda, Türkiye'ye avdet meselesini hükümetin iznine ve rızasına bağlamıştım. Muahedeyi o şartla imza edeceğim, demiştim. İhtirazi kaydım o kadar kuvvetliydi. Nitekim Lozan'dan sonra çıkan davalarda Birleşmiş Milletler'e müracaat ettiler, hakemlere gittiler. Hakemler de Birleşmiş Milletler de Türklerin konferansta verdiği cevaplar kesindir, yapılacak bir şey yoktur, cevabını vererek meseleyi bağlamışlardır.

Şimdi ekalliyetler meselesinde Ermeni davasında konferansın, müttefiklerin tutumunu anlatacağım.

Benim Noradunkyan ve İsviçreli profesörle konuşmamdan bir iki gün sonra, bir gün sabahleyin Doktor Rıza Nur Bey yanıma geldi. Rıza Nur Bey sarsılmış bir haldeydi. Tali komisyondaymış. Tali komisyonda ekalliyetler meselesi görüşülüyormuş. Mösyö Montagna komisyona reislik ediyormuş. Konferansa çağrılmış bir heyet varmış. Ermeni ihtilalcilerinden müteşekkil bir heyet. Mösyö Montagna bu heyeti dinleyelim demiş. Heyete söz vermiş. bu sırada Rıza Nur Bey itiraz etmiş, kimdir bunlar diye sormuş. Bir Ermeni heyeti demişler. Rıza Nur Bey, ne münasebet, niçin buraya çağırdınız, hangi selahiyetle davet ettiniz demiş. böylece bir münakaşa başlamış. Onlar, karar verdik, çağıracağız diyorlar. Rıza Nur Bey, olamaz, çağıramazsınız, dinleyemem diyor. dinlersiniz, dinleyemezsiniz münakaşaları esnasında Rıza Nur Bey kâğıtlarını toplamış ve kalkmış. Ben komisyonu terk ediyorum demiş. Mösyü Montagna arkasından bağırmış, burası parlamento değil, sen murahhassın, bırakıp gidemezsin demiş. O da ben bırakır giderim cevabını vermiş ve çıkmış. Bu hava içinde bana geldi. Olup bitenleri anlattı ve çok fena oldu. Mösyö Montagna ile komisyondaki azalarla çok büyük kavga ettik, artık benim burada çalışmam mümkün değil, hemen Ankara'ya döneyim dedi. Ondan sonra gerisini sen düşün, nasıl yapacaksan yap, diye sözlerini bağladı.

Rıza Nur Bey'i nihayete kadar dinledikten sonra, çok iyi olmuş dedim. İyi yapmışsın, seni tebrik ederim, yalnız hiç telaş etme, çekilmek olmaz, ben meseleyi hallederim, dedim. Fakat fena bir şey yapmışsın, böyle meyus (üzgün) olmuş gibi bir tavır gösterme, dedim. Hemen o esnada Marki Garoni'den bir yazı aldım. Bu yazıda murahhassımızın tali komisyonda huysuzluk ettiği, komisyon kararını dinlemediği, bırakıp gittiği anlatılıyor ve protesto ederiz, denildikten sonra, konferansta çalışacak mısınız, çalışmayacak mısınız diye soruluyordu. Böyle şiddetli bir nota göndermişlerdi. Notaya cevap verdim. Meseleyi anlattım, konferansa dahil olmayan insanların konferansa çağrılmaları, bizim alakadar olduğumuz bir meselede haberimiz olmadan emrivaki yapılması usulsüzdür, yanlış yapılmıştır ve bu yanlışlıktan dolayı esef verici hadiseler olmuştur, dedim. Bu cevabi notanın sonunda, olmaması daha iyiydi, ama olmuş geçmiş, meseleyi kapanmış addediyorum, diyordum. Cevabımızı gönderdim ve bıraktım. Sonra Marki Garoni bana şikâyette bulundu. Meseleyi kapanmış addettin, bu nasıl şey, diye sordu. Kendisine cevap verdim, dedim ki:

''Ben de bir defa şikâyet ettim. O zaman bana öyle cevap verdiniz. Lord Curzon muydu, başkası mıydı, hanginizdi bilmiyorum, şikâyetime böyle cevap  vermiştiniz. Ben de aynını yaptım.''

Mesele böyle geçti, kapandı.

 

Ekalliyetlerle İlgili Fırtınalı Celse

 

Ekalliyetler meselesi görüşülürken, konferansta bizim ekalliyetler ile ilgili tezimiz şu idi: Ekalliyetlere karşı takip olunacak hareket tarzı, Cihan Harbi'nden sonra, gerek Cemiyeti Akvam kanalıyla, gerek muahedeler metniyle, müştereken kabul edilmiş ve artık alışılmış uluslararası usuller ve kaideler olarak tayin olunmuştur. Bunların hepsini kabul edeceğiz. Bunun dışında herhangi bir kayıt kabul etmeyiz.

Bu hudut içinde kalıyorduk. Fakat ekalliyetler meselesinde İngilizler çok sert davrandılar, bütün Hıristiyanlık âleminden ısrarla bahsettiler. Konferans bu yüzden inkıtaa uğrarsa, çok fena neticeler doğacağından mübalağa ile bahsediyorlardı. Benim, İngiliz meseleleri hollolunmadığı müddetçe diğer meselelerin hepsinde İngilizler azami derecede güçlük çıkaracaklar tarzındaki teşhisimin doğruluğu, bir kere daha anlaşılıyordu. İngilizler ekalliyetler meselesinde de bu kaideyi, bu prensibi tatbik ediyorlardı.

Mütareke devrinde İstanbul hükümetleri ile düşman milletler, gerek Ermeniler ve gerek Rumlar yüzünden eski Türk idaresini o kadar kötülemişlerdi ki, bizim sulh için en çok müşkülat çekeceğimiz konulardan birinin bu propagandalar olacağını zannediyordum. Böyle bir tesir altındaydık. Konferansta Ermeni davası ve Rum davası yüzünden yapılan propagandalar, tecavüzler vesaire sebebiyle, bir aralık İngilizlerin sulh yapmak isteyip istemediklerinden ciddi olarak şüpheye düşmüştüm. İngiliz heyeti içinde çok müspet çalışan ve aklı başında, tecrübeli bir diplomat vardı. Onu çağırdım ve kendisi ile bu konuda hasbıhal ettim. Bu diplomatla aramızda iyi bir münasebet mevcuttu. Ona, ekalliyetler meselesinin devam eden müzakere ve münakaşasının bende ciddi bir şüphe uyandırdığını, İngilizler'in bu yüzden konferansı hakikaten inkıtaa uğratmak niyetinde olup olmadıklarından emin bulunmadığımı söyledim. Her zaman olduğu gibi, inandırıcı bir surette bana teminat veriyordu. Ciddi olarak sulh aradıklarını, müspet bir neticeye varmak istediklerini, ekalliyetler meselesindeki şiddetli gösterişleri ve büyük gürültüleri tabii görmemi tavsiye etti. Nasıl tabii göreceğim, bunu bana nasıl söylüyorsun, dedim. Şu cevabı verdi:

''İsmet Paşa! Senelerce çok şeyler söyledik, çok şeyler vaat ettik. Bütün dünyada çok taahhüt altına girdik. Şimdi bunlara son verirken, bu kadar merasim yapılmasını neden yadırgıyorsun?''

İngiliz diplomatı bunları söyleyip vaziyeti hülasa ettikten sonra, sükûnete gelmeye muvaffak oldum. Uğradığımız haksız tecavüzler ve konferansın hayatına tevcih edilen kasıtlar bu kadar derin tesir yapacak bir önemde görünüyordu.

Ekalliyetler meselesinin görüşülmesi başladığı zaman Lord Curzon, meseleyi konferansta vazederken bütün dünyanın gözleri Lozan Konferansı'na çevrilmiştir, demişti. Ekalliyetler meselesine verilen önemi, mübalağalı iddialarla izah ederek müttefiklerin, Türkiye ile harbe giriştikleri zaman, Anadolu'daki Hıristiyan ekalliyetleri kurtarmak için harekete geçtiklerini ifade etmişti. Münakaşalar çok sert oldu. Ben konuşuyorum, Lord Curzon cevap veriyor. Lord Curzon konuşuyor, ben cevap veriyorum. Böyle çatışmış bir vaziyette tezlerimizi savunuyoruz. Arada bir bana soruyor: Koca bir memlekette. Ermeniler için bir parça yer yok mu, diyor. Ekalliyetlerin, Cemiyeti Akvam'ın kontrol ve himayesine konulmasında ısrar ediyor.

Lord Curzon bir aralık, konuşmalarından birinde, biz Cemiyeti Akvam'ın müdahalesinden korkmuyoruz. Çünkü ellerimiz temizdir, dedi. Ben kendisine cevap verirken, Cemiyeti Akvam'a girmeyi reddetmiş olmadığımızı, sulhtan sonra girmeyi düşündüğümüzü söyleyerek Lord Curzon'a bizim ellerimiz bilhassa temizdir, tarzında mukabelede bulundum. Bizim ellerimizin hiçbir memlekete tecavüz etmediğini, hiçbir memleketi istila ve tahrip eylemeyeceğini söyledim.

Ekalliyetler meselesi çok fırtınalı celselerde müzakere edildi. Lord Curzon ile daimi çatışma halinde bulunduk. Lord Curzon sık sık ve ısrarla bütün dünyanın konferansta ekalliyetler meselesinde ne karar alınacağını merakla beklediğini söylüyordu. Zaman oldu ki, ağır lisan kullanılarak bizi itham ve tehdit etti. Ekalliyetler meselesinden dolayı konferansın inkitaa uğrayacağını hatırlatmaktan geri kalmadı ve bunun bütün mesuliyetini bize yıkmaya çalıştı. Lord Curzon'un her hücumunu karşıladım. Ben de kendilerini itham ettim. Bizim tezimiz, ekalliyetlere tanınacak haklar hakkındaki görüşümüz, son derece açık ve kesin idi. Bütün devletlerin kendi memleketlerinde ekalliyetlere tanıdığı hakları biz de aynen kabul edeceğiz, fakat istisnai bir kayıt kabul etmeyeceğiz. Herhangi bir murakabeye razı değiliz. Cemiyeti Akvam'ın murakabesine de razı değiliz. Cihan Harbi sonunda yapılmış muahedelerin ekalliyetler hakkında koyduğu bütün hükümleri kabul edeceğiz.

Konferansın devamı boyunca bu görüşlerimizi ısrarla ifade ettim. Müttefiklere, bizden daha fazlasını beklememelerini anlatmaya çalıştım.

Ekalliyetler meselesinin müzakeresi bu tarzda bittikten sonra konferansta kapitülasyonlar meselesi görüşülmeye başlandı.

 

 

KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ

 

 

Amatör Diplomat Oluşumun Güçlükleri

 

Kapitülasyonlar meselesinde benim uğradığım güçlük, birazda askerlikten gelip amatör olarak diplomatlık yapmamdan doğmuştur. Benim bu vaziyetimden istifade etmek isteyen diplomatlar her tekliflerini, her iddialarını diplomasinin usulüne ve kaidesine uygun bir şekilde ileri sürüyorlardı. Ben bu iddialara karşı amatör diplomat olarak ve asker tabiatıyla fikrimi kısa ve kuru ifadelerle söylemek hastalığı içinde bulunuyor, böyle karşılanıyordum. Bana hep bunu söylerlerdi. Mesela kapitülasyonlardan bahsolunurken, önüme türlü formüller getirirlerdi. Canım kapitülasyonlar mülgadır (varlığı kaldırılmıştır) bu kadar diyelim geçelim, derdim. Böyle diyemeyiz derlerdi. Murahhas heyetimiz üyeleri ile, müşavirlerimizle bu tarzda konuşmalarımız olmuştur. Ben kendilerine sorardım, peki ne deriz?

Kapitülasyonların ilgasında (kaldırılmasında) ilgasına teşebbüs etmekte âkit taraflar, mutabık olduklarından birtakım tedbirler düşündüklerinden bahsederlerdi. Dolaşık birtakım cümleler içinde kapitülasyonların ilgasının düşünülmekte olduğu var ama, ne vakit yapılacak, nasıl yapılacak; bunların hepsi benim görüşümle meçhul ve müphem bırakılan birtakım ifade tarzları ile dile getiriliyor. Ben bunların hiçbirisini nihayetine kadar dinlemeye tahammül etmeksizin keserdim. Bırakın bunları, derdim. En nihayet, kapitülasyonlar için hülasa ettikleri teklifleri, İstanbul ve İzmir'de intikal devri olarak mahdut seneler için ecnebi hâkimler kullanılmasından bahsolunmaya başlandı. Bunları ciddi teklifler gibi uzun müddet söylediler ve her bir konuşmadan kavga ederek ayrılık.

Konferansın ilk kesilme devrine kadar kapitülasyonlar üzerinde bir neticeye varmak bizim  için mümkün olmamıştır. Kapitülasyonlar, konferans kesildiği zaman açık bir mesele olarak ortada kaldı.

 

Kapitülasyonlar: Türklerin Eski ve Aziz Rüyası

 

Bu mevzu Türk aydınlarının eski ve aziz bir rüyası idi ve daha konferans başlamadan evvel her vatanperverin zihninde yer etmişti. Birinci Cihan Harbi'ne girişimizde müttefikimiz Almanlarla kapitülasyonların kalkmasını şart olarak konuştuk ve Almanlar bu şartı diğer devletler kabul ettikleri takdirde razı olacaklarını söyleyerek kabul etmişlerdi. Yani; Birinci Cihan Harbine girişimizin bedeli olarak dahi Almanlar, kapitülasyonların ilgasını mutlak surette ve kendi hesaplarına kabul etmemişlerdi.

Kapitülasyonların müzakeresi, konferansın başından sonuna kadar ümitsiz bir şekilde devam etmiştir. Konferansın şubatta vuku bulan ilk kesilmesinin esaslı sebeplerinden birisi kapitülasyonlardır. Müttefikler ilk günden itibaren kapitülasyonların mali hükümlerini bazı şartlarla kaldırmaya razı oluyorlardı. Fakat adli sahada kapitülasyonların düpedüz kaldırılmasını kabul etmiyorlar ve en nihayet beş senelik bir intikal devrinde ısrar ediyorlardı. Bu talepte harp halinde bulunduğumuz küçük ve büyük altı devletten başka Birleşik Amerika va asırlarca kapitülasyon sıkıntısı çekmiş olan Japonya da müttefiklerin ısrarına yardım ediyorlardı.

Sevr Müahedesinde kapitülasyonlar, Patrikhane'nin imtiyazlarının arttırılması ve azınlık haklarının İslam milletlere de teşmili suretiyle genişletilmişti. Görülüyor ki, kapitülasyonların kaldırılmaması Türkten başka olan yerli ve yabancı bütün unsurların müşterek davası idi. Bu dava o kadar muazzam, çetin ve zahmetli olmuştur.

Daha önce de anlattığım gibi, Lozan Konferansı başlamadan önce Paris'te Mösyü Poincaré ile konuştuğum zaman, kapitülasyonların kaldırılması mevzuunda çok güçlüklerle karşılaşacağımızı tahmin etmiştim. Hatta sulhun yalnız bu meseleden geri kalacağı endişesi zihnimde yer etmişti. Konferans başlayınca, kapitülasyonlar meselesinin müzakeresi, başından nihayetine kadar, tahmin ettiğim gibi geçti. Şimdi ben buraya kadar söylediklerimle, kapitülasyonlar davasının Lozan'da geçirdiği safahatı tamamıyla anlatmış olmuyorum. İleride tekrar bu mevzua döneceğim ve kapitülasyonların nasıl bir neticeye bağlandığını izah etmeye çalışacağım.

 

 

 

MALİ MESELELER

 

 

Önce Düyunu Umumiye

 

Bundan sonra konferansta mali meseleler başlıyor. Mali meselelere, biz Ankara'dan hareket ederken, büyük bir müşkülat faslı vayahut devresi gibi hazırlanmış ve o ehemmiyetle yola çıkmış değildik. Mali meselelere parça parça girdik ve nihayet, en sona kalan düğümler bile mali meselelerden meydana geldi.

Mali meselelere ilk önce Düyunu Umumiye'den başladık. Düyunu Umumiye'yi, yani Osmanlı borçlarını görüşmeye, İmparatorluğun borçları olarak bizim toptan kabul etmemiz, bir müddet sonra da İmparatorluktan ayrılan devletlerle aramızda taksimini düşünmemiz lazım geldiğini telkinle başladılar. Biz ilk telkinlerine karşı çıktık. Osmanlı borçlarının tamamını kabul edemeyeceğimizi söyleyerek, borçların İmparatorluktan ayrılan devletlerle bizim aramızda taksimi lazım geldiğinde ısrar ettik. Tezimiz bu. Bu ısrar uzun sürdü. Mali usuller mucibince olamaz dediler. Güçtür, yapılamaz dediler. Emsali yoktur dediler. Bu şekilde uğraştık ve ısrar ettik. Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış devletlerden birisi de yeni Türkiye Devleti'dir, Büyük Millet Meclisi hükümetidir. Bunun borçlarını ayırmak lazım. Bu görüşle tezimizi müdafaa ediyoruz.

Müzakereler borcun hangi para ile ödeneceği mevzuuna intikal etti. Hissemize düşen Düyunu Umumiye'yi altın olarak, altın para olarak ödememizi istiyorlardı. Biz bunu altın olarak veremeyiz, dedik. Kendi hissemizi Fransız Frankı ne ise onunla ödeyeceğimizi söyledik. Şimdi özet olarak söylediğim bu mevzuları görüşmelerin ilk safhasında, konferans kesilinceye kadar halletmek mümkün olmadı. Ve askıda kalan, halledilmeyen bu meselelerin hepsinde İngilizler davanın ilerisinde bulunuyorlardı.

Bir defa, Lord Curzon ile bir gece toplantısında bulundum. Beraberdik. İkimiz vardık, bir de Amerika Murahhası Mr. Chaild vardır.

Lord Curzon bana dedi ki:

''Konferanstan bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardıkki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünya da bir bende var bir de bu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?''

Ben, evet, dedim. Curzon sözlerine devam etti:

''Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız. Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.''

Lord Curzon'un bu sözleri kulağımda kalmıştır ve sözünün geçtiği her yerde hatırlamışımdır. Lozan Konferansı olalı 45 sene geçti. Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bu 45 sene içinde para almak için müracaat ettiğimiz her yerde bu ihtimalleri görmüşümdür.

Lord Curzon'un sözleri bittiği zaman, kendisine dedim ki: Şimdi meseleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz. Hakikat şudur ki, İkinci Cihan Harbi kapı önünde görününceye kadar mali bakımdan bize kolaylık gösterilmemiştir. Ve Türkiye kendisini kendi alın teri ile tamir ederek İkinci Cihan Harbi'ni idrak etmiştir.

Düyunu Umumiye Lozan Konferansı'nın en çetin meselelerinden birisi idi. İmparatorluk son zamanlarında her sene 7 milyon altından fazla borç ödüyordu. Düyunu Umumiye'nin görüşülmesi başladığı zaman mütetfikler, İmparatorluk birçok memleketlere ayrılmış olmakla beraber bu borçların ayrılan memleketlere taksimini kabul etmek istememişlerdir. İddialarına göre, hukuken Türkiye borçların muhatabı kalacaktı. Ve borçların altın olarak tediyesini gayet tabii telakki ediyorlardı. Borçların her iki yönü için konferansın başından sonuna kadar mücadele edilmiştir.

 

Yine Musul Meselesi

 

Şimdi, bu mücadelelerle 1923 senesi Ocak ayının sonuna yaklaşıyoruz. Hudutlar, Boğazlar meseleleri ve bunların içinde İngilizlerin birinci deredece alakadar olduğu Musul meselesi var. Musul meselesini konferansta birkaç defa görüştük. Mütareke olduğu zaman İngilizler Musul'a girmemişlerdi. Mütareke günlerinde mütareke hükümleri bizim oradaki kumandana tebliğ olunmuş, fakat İngiliz kumandanına tebilğ olunmamış gibi davrandılar. İngilizler birtakım bahanelerle askeri hareketi devam ettirdiler ve bizimkiler mütareke emrini almış oldukları için bir müsademe yapılmaksızın, İngilizler, Musul'un işgalini emrivaki halinde tahakkukuk ettirmişlerdi. Biz o vakit, mütareke olduğu anda işgal olunmamış bir yeri işgal ettiniz, hakkınız yoktur, tarzında protesto ettik. Mütareke hükümlerine uygun olarak yapılmış bulunan bu işgali delil diye kullandığımız, istediğiniz zaman Mondoros Mütarekesi yoktur, istediğiniz zaman vardır, mütarekeyi böyle kullanıyorsunuz şeklindeki tarizde bulunduğumuz zaman, karşılık olarak bunun kuvvetli bir delil olmadığı cevabını verirlerdi.

Musul meselesini de konferansta birkaç defa görüştük. İngilizlerle aramızda bir hal şekline varmak için özel müzakereler yaptık. Bir anlaşmaya varmak mümkün olmadı. Onun üzerine, Musul meselesini muahedenin imzasından sonra, evvela bir sene zarfında, sonra dokuz ay zarfında iki memleket arasında konuşulacak ve anlaşma yapılamazsa Cemiyeti Akvam'ın hakemliğine müracaat olunacaktır, şeklinde bir hal suretine bağladık. Bu hava içinde ocak ayının sonuna geldik. Bazı emarelerden seziliyordu ve ocak ayının sonunda açığa vuruldu ki, tali komisyonlarda biriken, o zamana kadar bir karara iktiran etmemiş (varmamış) olan meselelerle beraber bir muahede projesi meydana getirmişlerdir.

 

Muahede Projesi Hazır

 

Şubatın ilk günlerinde bu muahede projesini bize vermişlerdi ve her gün yarın veya öbür gün imza etmemiz lazımdır diye bizi sıkıştırıyorlardı. Nihayet 4 Şubat günü Beau- Rivage Oteli'nin salonlarını, odalarını doldurmuşlar, heyecanla neticeyi bekliyorlardı.

Konu şu: Üç ay konuştuk. Çok meseleler ortaya konuldu. Meselelerin bir kısmını hallettik, beraber anlaşmaya vardık. Bir mühim kısmı da bir anlaşmaya varmadan ihtilaf halinde duruyor. İhtilaflı olan meselelerin hepsini, müttefikler kendi arzularına göre kaleme almışlar, buları maddeler halinde, teklif ettikleri muahede tasarısında tespit etmişlerdir. Müzakereler bitti. Muahede projesi hazırdır, imza edecek misiniz, etmeyecek misiniz, diye bize soruyorlar. Bunun üzerine münakaşa başladı.

 

Proje Galip Devletlere Göre Hazırlanmıştı

 

Muahede projesi iki gün evvel bizim elimize verilmişti. Bu iki gün içinde projeyi tetkik ettiğimiz zaman gördük ki, bizim arzu ettiğimiz, bizim hedef tuttuğumuz bir Türkiye elde edilmiş olmuyordu. Kapitülasyonlar mevzuunda istediğimizi vermiyorlar. Mali meselelerde tekliflerimizin hiçbirini nazarı dikkate almamışlar. Önümüze birtakım imtiyazlar çıkarıyorlar. Mali mesele olarak müttefiklerin diğer bütün müahedelerde yaptıkları, alıştıkları bir zarar ve ziyan hesabından bahsediyorlar. Harp dolayısıyla Türkiye'ye tevessül edecek mecburiyetler, mükellefiyetler tespit edilmiş. Hulasa, karşılıklı müzakerelerde yapılmış, vücuda getirilmiş manzarası altında tek taraflı olarak hazırlanan bir muahedenin imzasına bizi davet ettiler. Uzun boylu konuştuk. Saatler süren bir toplantı yaptık. Muahede projesini imza etmemizi istiyorlar. Konferansın devamı süresince kabul ettirmek için mücadele ettiğimiz, açıkça dünyaya ilan ettiğimiz isteklerimiz temin olunmadan galip devletlerin arzularına göre hazırlanmış bir metni imza edemezdik. Bu bütün tekliflerimizden vazgeçme anlamına gelecekti.

Lozan Konferansı'nda inkıtadan evvel ve inkıtadan sonra dokuz aya yakın süren mücadele devrinde en çok sıkıldığım, konferansı bölen bu şubat konuşması ve şubat kesilmesidir. 4 Şubat akşamı yaptığımız bu uzun toplantıda en nihayet, Lord Curzon'a biz bunları kabul etmeyeceğiz, dedim. Müzakereler devam ederken Lord Curzon, arada bir kendisinin tren vaktinin geldiğinden bahsederek, çabuk karar verin de gidelim, derdi. Lord Curzon böyle acele ettikçe ben kendisine, kabul etmeyeceğiz, biz söyleyeceğimizi söyledik, bu suretle konferansın kesilmesi mesuliyetini siz deruhte etmiş oluyorsunuz, cevabını verirdim. fakat tam bu esnada murahhaslardan biri ortaya yeniden bir mevzu atar ve müzakereye baştan başlarız. Böyle gergin, sinirleri bozucu bir hava içinde konuşuyoruz.

Beau-Rivage Oteli'ndeki 4 Şubat toplantısında bir aralık Lord Curzon'a sordum:

''Şimdi döneceksiniz. İngiltere'ye gittiğiniz zaman, size sulhu soracaklar. Niçin gittiniz, niçin suh yapmadan geldiniz diyecekler. Ne cevap vereceksiniz? İngiltere için hayati olan meseleleri temin etmiş olmanız lazımdır. Türkiye için hayati olan meseleleri reddettiniz, bunu kabul edemezdik. Sulhu soranlara ne cevap vereceksiniz?''

Lord Curzon, memleketime gittiğim zaman benim ne cevap vereceğimi sordu. Bunun üzerine kendisine dedim ki:

''Benim vaziyetim kolay. Ben Türkiye'ye gittiğim zaman, soranlara ne cevap vereceğimi size söyleyeyim. Ben memleketime gittiğim zaman bana da niçin sulh olmadı, diye soracaklar. Bir cümle ile cevap vereceğim Lord Curzon sulh istemediği için konferans kesilmiştir, diyeceğim.''

Lord Curzon oturduğu yerden adeta havaya fırladı, ayağa kalktı, sözlerimi protesto etti. ''Katiyyen!'' dedi.

Ben, Lord Curzon'u zayıf tarafından yakalamıştım. Fikrimde ısrar ederek, şöyle konuştum:

''Memleketime gittiğim zaman söyleyeceğim, bütün dünyaya ilan edeceğim, Lord Curzon sulh istemiyordu, müzakereleri kısır bir sonuca vardırmak için elinden geleni yaptı. Konferans kesildi, yeniden harp başlayacak, diyeceğim. Sırf sulh yapmamak için, nerede bir bahane bulduysan, onların hepsinin üzerinde ısrar ederek konferansı akamete uğrattın. Benim kanaatim budur.''

Lord Curzon, fena halde kızmıştı. Ben sulh istemiyordum da, onun için mi olmadı, nasıl söylüyorsun bunları, diye bana karşılık verdi. Öyle söylüyorum, öyle söyleyeceğim, dedim. İşte bütün meseleleri birer birer ortaya koyduk. Kapitülasyolar senin için hayati bir mesele midir, tarzında konuştum. Saatlerce süren bir mücadeleye hakiki bir çekişme ve boğuşma denebilir Toplantı böyle bir hava içinde geçti. Biz nihayete kadar noktainazarımızda ısrar ettik. Fakat onlar aralarında daha evvel karar vermişler. Hiçbir değişiklik yapmak niyetinde değiller. Hazırladıkları muahede projesini menfi şekli ile bize behemahal kabul ettirmek isteğinde oldukları anlaşılıyordu, görülüyordu. nihayet hiçbir neticeye varamadık ve biz salonu terkettik.

 

Muahede Projesini İmzalamadık

 

Toplantı odasından çıktığımız andan itibaren, otele gelinceye kadar, koridorda, otelde mütemadiyen murahhaslar ve haberciler bize gelip gitmeye başladılar. Tren vakti gelmiştir, Lord Curzon hareket etmek üzeredir, fakat müdahale etmişlerdir, trenin hareketini bir çeyrek daha tehir etmişlerdir. Böyle söylüyorlar ve eğer biz trene yetişip, muahedeyi hazır şekli ile imza edersek sulh olacaktır, diyorlardı. Toplantının dağılmasından sonra, bir yarım saat, üç çeyrek saat kadar bu şekilde sinirleri bozucu bir çekişme, bir görüşme devam etti denilebilir. Ben aracılara, kararımızda bir değişiklik olmadığını bildirerek, Lorz Curzon için uğurlar olsun, dedim. Ondan sonra haber geldi ki, tren hareket etmiş ve Lord Curzon Lozan'dan ayrılmıştır.

Ben de hareket hazırlığına başladım. Şimdi ortaya bir mesele çıktı. Konferans kesildi mi, inkıta mı etti, tehir mi olundu? Herkes bunun tespitine çalışıyor. Gerek konferans kâtibi umumisi, gerek Fransız heyeti, acele ile bu ayrılmayı, konferans kesilmedi, konferans tehir olundu şeklinde tanıtma gayretine giriştiler. Böyle bir gayret sarf ediyorlar. Konferansın kesilmesinden sonraki ilk icraat bu suretle müttefikler tarafından başladı. Konferansın kesilmesine sebep olan hesap hatası anlaşılıyor ki, son defa bir kesin vaziyet karşısında bırakılırsa Türkler kabul etmeye mecbur olacaklardır, kanaatinden doğmuştu.

Türkiye'ye dönmek üzere hareket ettik. Romanya üzerinden gideceğiz. Çok fena bir kış hüküm sürüyordu. Nihayet Romanya'ya geldik. Romanya' da yollar kapalıydı, trenler işlemiyordu. Bir gemi istedim. Köstence'ye bir gemi getirdiler.

Romanya'da bir gün kaldım. Romanya Hariciye Nazırı ile görüştüm. Bu bir gün içinde Romanya'daki ingiliz sefareti vasıtasıyla bana Lord Curzon'un bir mesajını tebliğ ettiler. Kimsenin bilmediği bir mesaj. Bir sır gibi gizli tutulmuş, dostane yazılmış bir mesaj. Lord Curzon mesajında sulh olacağından bahsediyor, konferans esnasında Lozan'da çalıştığım gibi Ankara'da da sulh için uğraşacağımdan söz ediyor, bana muvaffakıyet diliyor ve aramızdaki münasebetlerin konferansta bir sulh ile neticelenmesi ümidini ve temennisini tekrar ediyordu. Ben de cevap verdim teşekkür ettim.

KONFERANSIN KESİLMESİ

 

 

Memlekete Döndüm

 

Memlekete döndüğüm zaman iki mühim bilgi ile mücehhezim. Biri Lord Curzon'un mesajı. Belli ki İngilizler Konferansı kesmek ve yeniden harbe sebep olacak bir durum yaratmak istemiyorlar. 4 Şubat toplantısında kesin tavır alarak bizim mukavemet gücümüzü ölçmek istemişler. İkinci mühim nokta Amerikan Amiralı Bristol ile yaptığım bir görüşmedir. Mr. Chaild ayrılmış, yerini Amiral Bristol almıştı. Amiral Bristol bana bir akıl vermişti. Ankara'ya döndüğün zaman bir düşün, dedi. Konferansa davet ederken, konferans toplanacağı zaman, konferansı bir hulasa edersin, nelerde mutabık olmuşsan, onları göster ve hangi meselelerde mutabık değilsen, ne istiyorsan onları teklif olarak yaz, konferans için böyle vazıh bir teklif verirsen, toplanmayı da gelecek çalışmayı da kolaylaştırmış olursun tarzında bir telkin yaptı. Bunun çok kolaylık sağlayacağını söyledi. Aklım yattı. Nitekim konferansa tekrar daveti bu şekilde bir nota ve teklifle karşıladık ve Ankara'dan tekrar vazife alarak hareket ederken Lozan'a böyle gelmiş oldum.

 

Atatürk ile Eskişehir'de Buluştuk

 

Lozan dönüşünde İstanbul'da pek az kaldıktan sonra Ankara'ya hareket ettim. Eskişehir'de, İzmir'den gelmekte olan Atatürk ile buluştuk Fevzi Paşa da beraberdi. Atatürk İktisat Kongresi'nden geliyordu. Her ikisi ile ayrı ayrı ve beraber konuştum. Sulh yapmak ihtimali üzerinde kanaatimi öğrenmek istiyorlardı. Bir sulh ihtimali varmı, yok mu? Üzerinde durulan husus bu. Benim kendilerine naklettiğim, sulh ihtimali vardır. Benim kanaatime göre, sulh esasen büyük manilerden kurtulmuştur. Biz konferansın birinci kısmında, başlıca İngilizlerle mücadele ettik ve İngilizler, kendi meselelerini çıkarabilmek için müttefiklerle beraber bulunmaya dikkat etmişlerdir. Büyük devletler ve küçük devletler, İngilizler etrafında müttehit bir cephe olarak davayı takip etmeye karar vermişlerdir. Evvelce de söylediğim gibi, Lord Curzon bu taktiği tuttu. Benim kanaatime göre, İngilizlerin sulha mani telakki ettikleri esaslı meseleler konferansın birinci kısmında neticeye bağlanmış ve konferans böyle bitmiştir. İngilizlerle bir meselemiz kalmamış gibidir. Bundan sonraki meseleleri halletmek için hem mukavemetimiz daha kolay olacaktır, hem belki İngilizlerden yardım da göreceğiz.

İngilizler bakımından fazla mühim olmayan kısımlar, bizim için yine çok önemli olmakla beraber, müttefikler arasında Fransız ve İtalyan menfaatleri açısından ehemmiyetlidir. İngilizler, bu meselelerden dolayı öteki müttefiklerini evvelce yaptıkları gibi belki yine destekleyeceklerdir. Fakat, bu meseleler yüzünden bir inkıta olursa, bunun bir harbe gitmesi ihtimali zayıftır. ingilizler böyle bir neticeyi terviç etmeyeceklerdir (desteklemeyeceklerdir). Sulh yapılmasını arzu edeceklerdir.

Bunları Mustafa Kemal Paşa'ya, Fevzi Paşa'ya anlatıyorum. Görüşüyoruz ve bir mutabakata varmak istiyoruz. Meselenin düğüm noktası, konferansın şimdiye kadar olan safhasında İngilizler ne dereceye kadar tatmin olmuşlardır ve konferans tekrar toplanırsa nasıl bir tavır takınacaklardır, bunu teşhis etmekte. İntibalarımı Eskişehir'de naklediyorum. İngilizlerin ehemmiyet verdiği meselelerin başında Boğazlar'da bize karşı ve Ruslara karşı takip ettikleri Akdeniz ve Karadeniz politikasını behemehal kurtarmak istiyorlardı. Çünkü Loyd George ile bugünkü İngiliz hükümeti arasındaki büyük ihtilat (karışıklık) da Boğazların emniyeti yüzünden çıkmıştı. Loyd George, Boğazların emniyetini temin etmek için harpten başka çare yoktur kanaati ile İngiltere'yi ve dominyonları sulh yolundan saptırmak istiyordu. Boğazlar meselesinde emniyeti tesis etmek harpsiz mümkün olacaktır görüşünün temsilcileri, Lord Curzon'un etrafında toplanmış bulunuyorlardı. Lord Curzon ve etrafındaki grup, İngiliz kamuoyuna, bunu temin etmek için çalışacağız, temin ettikten sonra harp konusu kalmaz, diyorlardı. Böyle bir vaziyet karşısındaydık. Benim görüşüme göre, Boğazların emniyetinde bulunacak hal şekli, İngilizler için harp sebebi olabileceği gibi, Musul yüzünden de harple karşı karşıya kalmak mümkündü. Tabiatıyla Musul da İngilizlerle harbe tutuşmamızı icap ettirebilir. Bu ihtimale karşı İngilizler, müttefikleri sonuna kadar etraflarında tuttular ve meselenin son hal şeklini, nihayet Cemiyeti Akvam'ın aracılığına ve hakemliğine bıraktıktan sonra, bu sıkıntıdan kurtuldular. Her iki mesele etrafındaki tehlikeleri bertaraf ettikten sonra, kapitülasyonlarda, adli ve mali meselelerde müttefiklerle beraber görüşmelerine rağmen, daha ziyade Fransızların menfaatleri içinde kalan bu meselelerden dolayı İngilizler için bir harp ihtimali kalmıyordu. Atatürk'e bunları anlattım ve benim kanaatimce Lozan'da neticeye bağlanmış konuları hallettiğimizi kabul edersek, diğerleri üzerinde fikirlerimizi söyleyerek konferansa tekrar gidebiliriz, dedim. Böyle bir tahmin yaptığımı söyledim. Bu tahmin üzerinde Atatürk ile yalnız Fevzi Paşa ile yalnız ve üçümüz beraber, Eskişehir'de saatlerce görüştükten sonra, onları da bir kanaate vardırdığımı zannediyorum.

 

Konferansla İlgili Meclis Müzakereleri

 

Eskişehir mülakatının özü, benim konferanstan sulh yapılmasından ümitli olarak mı ayrıldığım, bundan sonra bir sulh ihtimali vardır gibi bir kanaatte miyim, buna teşhis koymaktan ibarettir. Bu esas üzerinde bir kanaate, bir mutabakata vardıktan sonra, Meclis içi ve Meclis dışı münasebetleri ona göre idare etmek için bir istikamet tayini arzusu bizim Eskişehir'de buluşmamızın hedefini teşkil etmiştir. Hakikaten Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa ile Eskişehir'de buluşup görüşmemiz çok faydalı oldu. Zannediyorum ki, onlar da konferansın neticesi ve akıbeti hakkında kendilerine rahatlık verecek, huzur verecek bir kanıya vardılar. Bundan sonra aramızda herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın Meclis'e gitmeye karar verdik. Zaten Atatürk ile büyük meseleler üzerinde, kısa zamanda daima özlü münakaşalardan sonra bir mutabakata ve anlaşmaya varmak bizim için mümkün olmuştur. 1916'dan 1937'ye kadar 21 sene mütemadiyen büyük mücadeleler ve çekişmeler içinde beraber çalıştık. Fakat büyük meseleler üzerinde aramızda hiçbir zaman çok mücadele ve münakaşa etmedik. Daha evvel muharebe esnasında beraber çalıştığımız senelerde de bu böyle olmuştur.

Eskişehir'de tren içinde yaptığımız görüşmede sulh olacaktır kanaatine vararak, görüş birliği halinde Ankara'ya hareket ettik. Ankara'ya geldikten sonra aramızda bir ihtilat olmaksızın Meclis müzakereleri yapıldı.

Ankara'ya gelir gelmez, ben doğruca toplantı halinde bulunan Vekiller Heyetine gittim. Vekiller Heyetine verdiğim izahat da takriben bu istikamette olmuştur. Konferansın umumi heyetini, konferansın umumi havasını, inkıta gününün buhranlarını ve oradan ayrıldıktan sonra yolda yaptığımız görüşmeleri, bunların hepsini anlattım. Zannediyorum ki, onlar da konferansın neticesi ve akıbeti hakkında kendilerine rahatlık verecek, huzur verecek bir kanıya vardılar. Meclis müzakerelerinde nasıl bir yol tutacağımızı görüştük ve bir karara vardık. Burada şunu belirtmeliyim ki, henüz Ankara'ya gelmeden, yolda iken. Ankara'da bulacağım havayı bana anlatan iki mülakatım oldu. Mecliste İkinci Gruptaki arkadaşlardan ayrı ayrı iki kişiye rastgeldim, kendileri ile konuştum. Birisi bana, ne getirdin, diye sordu. Çok şey getirdim, dedim. Muhatabım, belli ki hiçbir şey getirmediğim kanatinde idi. Canım ne getirdin, ne getirdin, diye ısrar ediyordu. Hiçbir şey getirmedim, diyerek konuşmayı kestim. Öteki daha ileri giderek bana şöyle dedi:

''İngiltere Hariciye Nazırı Lozan'a geldi. 2,5 ay orada kaldı. Bu adam bir şey yapmak istiyordu. Niçin istifade etmedik?''

Ben de kendisine, ''onun ne yapmak istediğini biliyor musun?'' sorusunu sorduktan sonra dedim ki: ''Evet, o bir şey yapmak istiyordu, fakat biz onun istediğini yapmadık.''

İkinci Gruba mensup bu iki arkadaşla yolda yaptığım konuşmalar Meclis müzakerelerinin ne kadar çetin olacağını bana anlatmıştı.

 

Sulh Olmamasını Hatam Olarak Gördüler

 

Meclis müzakereleri tabiatıyla benimle çok çekişmeli geçtiği kadar, Atatürk müzakerelere karıştıkça bütün hücumlar ona karşı yapılıyor ve onun üstünde toplanıyordu. Lozan'dan dönerken, bizim Atatürk ile Eskişehir'de buluşmamız zihinlerde bazı tereddütler yaratmış. Meclisten evvel görüşülmüş, birtakım kararlara varılmış olduğu zannıyla benim aleyhimde ve Atatürk aleyhinde nihayete kadar her türlü tenkitler, kötülemeler yapılmış, mücadele edilmiştir.

Gizli oturumlar halinde devam eden Meclis müzakereleri hatırımda kaldığına göre 28 Şubat'ta başladı. Biz Atatürk ile olduğu gibi, Vekiller Heyeti ile de tamamen mutabakat halindeydik. Rauf Bey'de bir uzaklık ve memnuniyetsizlik görmedim. O da bizimle aynı kanaatte idi. Hep beraber Mecliste mücadele etmeye karar vermiştik. Gerçekten müzakereler esnasında bir ayrılığımız olmadı.

Lozan Konferansı'nın inkıtaı büyük bir hadise idi. Bununla bütün memleket alakalı idi. Bütün memleket hep aynı kaygı içinde idi: Sulh olacak mı, olmayacak mı? Lozan'da yapılan inkıtaın neticeleri ne oldu? Tekrar harp mi olacaktı? Harp olmayacaksa, sulh nasıl yapılacaktı? Herkes bunu merak ediyordu. Meclis de bu merak içindeydi. Böyle büyük bir hadiseden sonra Meclis müzakereleri tabiatıyla büyük ehemmiyet kazanmıştı.

Meclis müzakereleri başlarken, ben evvela Lozan Konferansı'nın geçirdiği safhaları anlattım. Herhalde 1-2 gün o sürdü. Karşımıza çıkan meseleleri, ihtilafta olduğumuz ve muallakta kalan meseleleri anlattım. Herzaman söylediğim gibi evvela askerlik ve arazi meseleleri vardı. Ondan sonra kapitülasyonlar, ekalliyetler, mali ve iktisadi meseleler bunları takip ediyordu. Gerek Milli Misakın hedefleri olarak, gerekse Lozan'da müzakereye başladıktan sonra meydana çıkan konular olarak bunların geçirdiği safhaları izah ettim. Çok sert tenkitlere maruz kaldım. Daha ilk zamanlarda, bana ne getirdin diye sormaya başladılar. Sulh olmamasını münhasıran bizim hatamız ve benim hatam olarak değerlendirdiler.

 

Mecliste Tenkitler Sert Oluyordu

 

Mecliste müzakereler çok hararetli, tenkitler çok sert oluyordu. Hiç unutmam, Lord Curzon'un konferansa gelmesini, benim hatam yüzünden sulh olmadığı iddialarına gerekçe olarak gösteriyor ve şöyle diyorlardı: İngiltere Hariciye Nazırı, bulunduğu vazifenin cihanşümul mahiyetine, işlerinin son derece geniş olmasına rağmen, bunları bilerek, Lozan'a gelmiş, iki buçuk ay uğraşmış. Hiç şüphe yok ki, bu adam sulh yapmak istiyordu. Niçin yapılmadı? Münhasıran İsmet Paşa'nın hatası yüzünden sulh olmadı.

Konferansın inkıtaa uğramasını bu gerekçeye bağlayıp, benim her suretle kusurlu ve eksik olduğumu söze başlamanın ve tenkide başlamanın ilk maddesi olarak ele alıyorlar ve söylüyorlar. Bu suretle benim hakkımda başlayan münakaşa bir iki satır sonra, bir iki cümle sonra yeni bir hücum noktası bularak, nihayet Atatürk'ün üzerinde toplanıyordu. Fırsat buldukça Atatürk'ün mesuliyetine, onun idaresinin bizi sulha götürmeyeceğine işaret ederek, böyle bir taktik kullanıyorlardı. Hulasa Meclis'te yapılan tenkitler, mürahhas heyetinin hatalarını belirtip, sorumluluklarını tescil ettikten sonra, arkasından Atatürk'ün idaresinde sulh yapılamayacağı neticesine vardırılmak isteniyordu.

Bu müzakerelerin devam ettiği esnada Atatürk aleyhinde esasen birikmiş çok husumet vardı. Bu husumet iç politikada kendi hasımları tarafından beslenmiş ve işlenmiş bütün konularla beraber dile geliyordu. Onların tesiri söylenerek, söylenmeyerek işletiliyordu. Lozan Konferansı'nın ilk safhasının inkıtaa uğraması, bunların hepsinin, bütün birikmiş hırsların ve iddiların ortaya dökülmesi için bir vesile sayılmıştı. Mesela, Atatürk'ün hususi hayatından bahsedilmek isteniyordu. Aslı olmayan şeyler de eklenerek, birçok dedikodu yapıyorlardı. Atatürk o tarihlerde yeni evlenmişti. Hanımı ile beraber seyahate çıktığında, kendisini istikbal edenler veyahut ağırlayanlar her yerde erkekler için ayrı toplantılar tertip etmek ve kadınları haremde toplamak istiyorlardı. Atatürk bunların hepsini daha ilk günden önlemeye çalışmıştı. Kadınlara cemiyet hayatında mevki vermek istediği, kadınların cemiyet hayatına iştirakinin bir esaslı reform olduğu kanati daha ilk günlerden itibaren onun kafasında hazırlanmış ve yerleşmişti. Hareketlerinden böyle olduğu anlaşılıyordu. Ama bütün bunlar, daha o zamandan, Atatürk aleyhinde büyük galeyenlara ve hareketlere yol açacak bir konu sayılıyordu.

 

Atatürk'ü Müteessir Eden Olaylar

 

Bugünlerde Atatürk'e karşı hazırlanmış mühim bir hadise olmuştu. Seçim kanununda değişiklik yapılmak üzere, bir kimsenin, mebus seçilebilmek için bir yerde en az beş sene oturmuş olmasını şart koşan bir teklif hazırlamışlar, Meclise vermişler. Bundan Atatürk son derece müteessir olmuştu. Bunu doğrudan doğruya kendi şahsına tevcih olunmuş bir tertip saymıştı. Kendisini müdafaa için, bu tertibi, millete ve dünyaya anlatılması en kolay olan bir mücadele konusu yaptı ve haklı olarak bunu azami derecede kullanıyordu. Evet Atatürk bir yerde beş sene oturamadı. Çünkü, kendisi, ne hayatını, ne rahatını düşünmüş, vatanı kurtarmak uğrunda hayatını feda edecek kadar çalışmıştır. Bugün çok şükür hepimiz memleketlerimize sahip olarak, her birimiz belli bir yerde yerleşmiş vatandaşlar olarak oturabiliyorsak, hürriyet içinde yaşayabiliyorsak, bu neticeye, onun bir yerde beş sene oturamamış olması ve vatanı kurtarmak için çalışması sayesinde ulaşmışızdır. Atatürk, bu gerçeği bütün tasvirlerinde pek güzel anlatıyordu. Mücadelesini yaparken, Mecliste, muhaliflerine, tabii son derece kuvvetli olarak karşı çıktı.

Mecliste muhalifler, ''İkinci Grup'' adı altında teşkilatlı bulunuyorlardı. Bunlar, bütün Milli Mücadele esnasında, vakit vakit tedavi edilmesi imkânsız görülmüş olan geçimsizliğin takipçileri idi. Şimdiye kadar muhtelif vesilelerle zafer mümkün değildir, bizi oyalıyorlar, taarruz edeceğiz diyorlar fakat tarruz etmeyeceklerdir, taarruz ederlerse taarruzun muvaffak olması ihtimali yoktur, bir an evvel uyuşmak lazımdır tarzında muhalefet yaparlardı. İtilaf devletlerinin her sulh teşebbüsünde, sulhseverlik ve insanlık göstermek taraftarı olan bu zevat, askeri zaferin tahminin çok üstünde kesin neticeler vermesi ile, tabii çok güç duruma düşmüşlerdi.

İkinci Gruba mensup mebusların hepsi, şimdi, sulh fırsatı kaçırıldı teranesi ile bütün hiddetlerini yenileyerek, hücumlarını yine Atatürk'e Atatürk'ün idaresine ve onun çalışmalarını desteklediği, takip ettiği Lozan Sulh Heyeti ve hükümet politikası aleyhine tevcih etmişlerdi. Müzakereler sabahtan akşama kadar gizli olarak devam ediyordu. Meclis akşamüzeri geç vakit kapanır, ondan sonra, o günkü müzakerelerin haline göre, Atatürk Vekiller Heyetine uğrar veya uğramazdı. Biz ekseriya, Meclisten çıkınca, Vekiller Heyeti'nde toplanır, o günkü müzakereleri kısaca bir gözden geçirdikten sonra, ertesi günü takip olunacak hareket hattını görüşürdük.

Meclisteki müzakereler son derece haşin ve mütecaviz bir hava içinde devam ediyordu. Bazı meseleler üzerinde çok duruyorlar, bazı meseleleri fazla mühimsemiyorlardı. Mesela Boğazların emniyeti meselesinde çok ısrar etmediler. Çünkü buna herkesin aklı fazla ermiyordu. Fakat Musul üzerinde kıyamet kadar ısrar oldu. Keza, Milli Misakın söylediği gibi, Garbi Trakya'nın, kamuoyuna müracaat edilerek kurtarılması tezi temin olunmadı diye, bunun üzerinde de büyük gürültüler oldu. Garbi Trakya'nın behemahal kurtarılması için ısrar ettiler. Arazi meselelerinde Meclisin havası son derece sert idi. Adalardan bahsolundu. Hiç olmazsa Meis Adası'nın mutlaka kurtarılması isteniyordu. Hatta bir mebusun hatırlatması üzerine, Tuna Nehri içinde bulunan Romanya elindeki Adakale'nin de kurtarılması lazım geldiğini karar altına aldılar. Adakale, Berlin Muahedesi'nde unutulmuş ve bizde kalmıştı. Bu sefer de kurtarılması karara bağlandı.

 

Meclis Müzakereleri 6 Mart'ta Bitiyor

 

Nihayet milletvekillerinden birisi, çalışılmış, birtakım neticeler alınmış dedikten sonra, bundan dolayı İsmet Paşa'nın değiştirilmesi gerektiğini ve bu sebeple itimat oyu vermeyeceğini söylemişti. Hatta bu arkadaş, oy verme esnasında, bana gelmiş ve oy pusulası üzerine yazdığını da göstermişti. Bana diyordu ki: Birçok iyi neticeler alınmıştır, fakat bizim murahhas heyetimiz ne alabilecekse onu almış, artık daha fazlasını alamaz. Yeni bir heyet gönderirsek, o, yeni şeyler alabilir. Millet olarak daha çok şey kazanırız. Bu kanaatle oy veriyorum. Böyle söylemişti. Güldüm ben. Aldığımız şeyleri, aldık cebimize koymadık ki, dedim. Bunları nereden tahmin ediyorsunuz? Muahede imza edilinceye kadar onların hepsi muallakta duruyor. Benim bu sözlerim üzerine, takdir etmedik manasına almayasın diye söylüyorum, aleyhte oy vereceğim, oy puslasına da yazdım, ama maksadım budur, dedi. Bunları, o günkü Meclisin seviyesini gösteren hadiseler olarak anlatıyorum.

Meclis müzakereleri 6 Mart'a kadar sürdü ve nihayet bir karara varıldı. Meclisin kararı üç maddelik bir tebliğ halinde neşrolundu. Bu tebliğde şöyle deniliyordu:

''1- Müttefiklerin verdikleri sulh projesini olduğu gibi kabul etmekliğimize imkân yoktur. Zorlarlarsa, kendimizi mesuliyetten kurtulmuş sayarız.

2- Hayati meselemiz olan Musul'un kısa bir zamanda halli lazımdır.

3- Mali, iktisadi, idari meselelerde hayat ve istikbal haklarımızın temini şartı ile sulh teşebbüslerine devam için Vekiller Heyeti'ne izin verilmiştir.''

Büyük Millet Meclisi bununla, Lozan Konferansı'nın 4 Şubat'ta inkıtaa uğramış olmasının açıkta bıraktığı meselelere karşı tutumunu açık bir tebliğ ile dünyaya bildirmiş ve murahhas heyetine bir nevi itimat beyan etmiş oluyordu.. Tebliğden, aynı zamanda, bizim Lozan'da, neticeye bağladığımız meselelerin Meclisçe tasvip edildiği, buna karşılık reddettiğimiz hususların reddedildiği anlamı çıkıyordu.

Meclisten böyle bir netice almak kolay olmadı. Bu netice, birçok defa, belki hemen her gün, müzakerelerin düğümlendiği zamanlarda, Atatürk'ün müdahele ederek, davaları teşhis etmesi ile ve bizim hareket hattımızı, başlıca benim müdafaa tarzımı canla başla desteklemek ve korumak gayreti ile mümkün olmuştur.

Meclisin alacağı karar için oya müracaat edildiği zaman, lehte ve aleyhte oy verenler oldu. Çoklukla bu tebliğin, bu kararın lehinde oy verildi. O Meclisin çalışmasının bir özelliği vardı. Herhangi bir meselede muhalefet edenlerin sayısı çok az da olsa, müzakereler sert cereyan ederdi. Ve neticede, müzakereler, çok hareketli, çok şiddetli bir muhalefet bulunduğu tesiri bırakır, hatırda kalan aksi, yankısı çok kuvvetli olurdu. Bir neticeye varıldıktan sonra insan zannederdi ki, büyük bir başarı elde edilmiştir. On kişinin, on beş kişinin idare ettiği bir muhalefete karşı meclisin yüzde seksen beşinin hükümet lehine oy vermesi, büyük bir yenilgiden kurtulmuş gibi bir hava yaratır ve sinirlere sükûnet verirdi. Meclise, müzakereler sonunda böyle bir hava yayılırdı.

Sulh konferansı üzerinde yapılan meclis müzakerelerini burada bağlamak istiyorum. O zaman Ankara gizli konuşmalarının özel bir ehemmiyeti vardı. Meclisin dış hayatı yok. Ve dış hayatımızın büyük ölçüde yayılma imkânı yoktu. Yabancı yoktu. Büyük gazeteci topluluğu yoktu. Ecnebi ajanslar da yoktu. Şimdiki güçlüklere kıyasla, o zaman her şey olduğu gibi gizli kalıyordu denilebilir. Yalnız tabii meclisten çıktıktan sonra herkes kendi mizacına göre rastgeldiğine, her meseleyi istediği gibi anlatıyor, propagandasını yapıyordu. Fakat bu nihayet, memleket ölçüsünde tesiri olmayan, tesiri ve yayılma kudreti geç ve güç olan şartlar içinde yapılıyordu. ve mahdut çevrelerde kalıyordu. Bu kadarından da şikâyetimiz pek yoktu. Onun için bütün muharebeler esnasında ve ondan sonraki dönemde Büyük Millet Meclisi'nin müzakereleri çok defa gizli celseler halinde devam etmiştir. ve dış âleme sızan haberler, zaten tabiatıyla geç sızıyor ve birbiri ile çelişir halde sızdığı için gerçeğin ne olduğu tam anlaşılamıyordu. Yine bu sebeple, umumi olarak bilinen, gizli celselerden Atatürk'ün başarı ile çıktığı ve mecliste Atatürk'ün idaresine karşı huysuz ve ciddi muhalefet bulunduğu gibi umumi bir kanaatten daha ileri gitmiyordu.

 

 

 

İÇ MESELELERDE PATLAMA

 

 

Ali Şükrü Bey'in Öldürülmesi

 

Lozan Konferansı'nın inkıtaı sebebiyle Ankara'da bulunduğum esnada cereyan eden fena hadiselerden biri de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey'in öldürülmesi ve bu ölümün yarattığı ihtilatlar olmuştur. Ali Şükrü Bey, meclisin en sert bir üyesi ve özellikle Atatürk'e karşı son derece insafsız ve kırıcı ifadeler ve hareketlerle muhalefet eden bir unsuru idi. Bu, bir gün ansızın kayboldu. Nerede olduğu, ne olduğu anlaşılamadı. Bu hadisenin merak ve şüphe uyandırdığı bir zamanda, nihayet iki üç gün içinde hükümet izini buldu. Öldürülmüş. Cesedi hükümetin eline geçti. Rauf Bey hükümetinin aldığı haberlere göre Ali Şükrü Bey'in öldürülmesinde, Atatürk'ün yanında muhafız bulunan Karadenizli Milli Kuvvetlerin iştiraki varmış. Bu şayi oldu. Karadenizli Milli Kuvvetlerin başında Osman Ağa (Topal Osman) isminde bir kumandan bulunuyordu. Bunlar, Karadeniz'den, Giresun'dan gelmişlerdi. Bir askeri kuvvet olarak hemen bütün muharebelere sevk olundular. Muharebelere iştirak ettiler, kahramanca cansiperane çalıştılar. Muharebelerden sonra çok itibarlı ve çok fedakâr bir milis kuvveti olarak Atatürk'ün muhafızı durumunda bulunuyorlardı.

 

Atatürk, Meselenin Silahla Halline Emir Verdi

 

Tahkikat sonunda, Muhafız Kıtası'ndan Ali Şükrü Bey'in öldürülmesi olayına karıştıkları, iştirakleri olduğu bilinenler hükümetçe tespit edildi ve Atatürk'e haber verildi. Atatürk, meseleyi ciddi olarak hemen ele aldı, tetkik etti. Muhafız kıtası içinde böyle bir vakanın nasıl olduğunu tahkik ettirip, suçluların meydana çıkarılmasını emretti. Bütün muhafız kıtalarının kumandanı vardı: İsmail Hakkı Bey. İsmail Hakkı Bey çok fedakâr bir subaydı. Muharebelerde o da iyi hizmetler görmüştü. Atatürk suçluları bulmak ve takip etmek için ona emir verdi. Osman Ağa, mücrimlerin meydana çıkmasına ve teslim edilmesine karşı bir durumda bulunuyordu. Nihayet Atatürk, silah kullanarak, bu meselenin muhafız kıtası içinde hallolunmasına emir verdi. Çankaya civarında kanlı bir müsademe oldu. Karadenizli muhafız kıtaatı mukavemet etti. İsmail Hakkı Bey'in nizami kuvvetleri mukavemeti kırdı. Hepsi dağıtıldı. Osman Ağa ağır surette yaralandı. Müsademede birçok kişi öldü ve mesele bu tarzda kapandı.

Atatürk tarafından bu kadar ciddi, bu kadar çabuk ve sert bir şekilde takip edilip suçlular kanlı bir surette cezalandırıldıktan sonra, mecliste Ali Şükrü meselesinden dolayı feryatlar ve müzakereler ihtilafların en önüne geçmekte gecikmedi. Atatürk bu münakaşaların hepsinin içinden çıktı. Lozan Konferansı'nın iki safhası arasında, iç meselelerde senelerden beri birikmiş olan düşmanlıkların çok ileri ölçüde patladığı bir dönemde ve böyle bir hava içinde Lozan Konferansı'nın kesilmesi sebepleri de görüşülerek bir neticeye varılabildi. Meclis, müzakereleri 6 Mart'ta bitirdi ve biz 8 Mart'ta vekiller heyetinde çalışarak İtilaf devletlerine ne cevap verilmesi lazım geldiğini kararlaştırdık.

 

 

MÜTTEFİKLERE NOTA

 

 

Karşı Projemizi Hazırladık

 

Lozan Konferansı'nın kesilmesine sebep olan müttefik devletler projesine karşı, mukabil projemizi hazırladık ve 8 Mart'ta bir nota ile İngiltere, Fransa ve İtalya'ya bildirdik. Konferansın ilk müzakere devrinde mutabık olduğumuz ve mutabık olmadığımız meseleleri birbirinden açık bir surette ayırarak, bir cetvele raptetmiştik. Biz, bu cetvelin bir tarafında, tekrar müzakere ve münakaşasına avdet edilmesine lüzum görmediğimiz, mutabık kalınmış noktaları yazdık. Hudutlar meselesinde Musul'un Türkiye ile İngiltere arasında sulhtan sonraki on iki ay içinde halledileceğini, anlaşma olmadığı takdirde Milletler Cemiyeti'ne başvurulacağını kabul etmiştik. Karaağaç'ın Yunanistan'a terk edilmesinde mutabıktık. Boğazların tabi olacağı statüde anlaşmaya varmıştık. Ekalliyetler mevzuunda da bir ihtilafımız kalmamıştı. Bunları, bir daha görüşülmesini talep etmediğimiz mutabık hususlar olarak belirttik. Cetvelin başka bir yerinde yarı halledilmiş meselelerle farklarımızı söyledikten sonra, noktainazarımızı madde madde ve açıkça bildirdik. Ondan sonra hallolunmamış ve bir yaklaşma sağlanmamış konularda tekliflerimizi ileri sürüyorduk. Bu meseleler, başlıca ihtilaflı olan meseleler veyahut ihtirazi kayıtla müzakere edilecek meseleler, kapitülasyonlar mevzuunda toplanıyordu. Konferansın buhranlı şubat günlerinde kapitülasyonlar yüzünden inkıta olacağı anlaşılınca, murahhaslar ve tarafsız aracılar, mesela Amerika, heyetler arasında mütemadiyen haber getirip götürerek anlaşma teklif ediyorlardı. Bunlar, kapitülasyon hükümlerinin neresini istemiyorsak, onu şöyle yapalım, böyle yapalım derlerdi. Bizden müspet cevap alınca, gidip müttefiklere anlatırlar, sonra da bu mesele halledildi, fakat şöyle bir pürüz çıktı tarzında başka yeni bir mesele ile karşımıza çıkarlardı. Ve nihayet müzakereler bir netice vermeden kesilmişti. Şimdi 8 Mart notamızda yarım kalmış notalardan biri olarak, bu mesele üzerindeki görüşümüzü de kesinlikle belirtmiş bulunuyorduk.

Konferansta, nihayetine kadar konuşulmuş olduğu halde hiçbir neticeye varılmamış ve tarafların noktainazarlarını muhafaza etmiş bulundukları birtakım mali meseleler vardı ki onlar üzerinde de kesin vaziyet aldık. Mesela bunlar içinde borçlar meselesi, böyle ihtilaflı bir konudur. Borçların taksimini istiyorduk ve Osmanlı borçlarının tediyesinde kullanılacak tediye akçesi üzerinde ciddi itirazlarımız vardı. Onlar, borçların altın para üzerinden devam ettiğini iddia ediyorlar ve ''altın para üzerinden tediye olunması esas mukavelede sarihtir, münakaşa götürmez, hamiller haklıdır, bunu müdafaa etmeye mecburuz, siz borcunuzu altın para üzerinden taahhüt edeceksiniz, sonra hamillerin karşısına çıkarsınız ve imkânınız ne ise onlarla bir uyuşma yapmaya çalışırsınız'' diyorlardı. Biz de böyle zamanı geçmiş, hiçbir memlekette artık müdafaa edilir yeri kalmamış olan altın para esasını taahhüt edemeyeceğimizi söylüyorduk. Esas olarak tediye akçesini kabul etmediğimizi bu muahedeye yazacağız, ondan sonra uyuşmaya gideceğiz diye ısrar ediyorduk. Böyle birbirine taban tabana zıt noktainazarlar olduğu gibi açıkta duruyordu. 8 Mart notamıza bunları belirterek görüşlerimizi yazdık.

Bizim notamıza 28 Mart'ta cevap aldık. Biz 8 Mart tarihli notamızda konferansın İstanbul'da veya herhangi bir yerde 28 Nisan'da toplanmasını teklif etmiştik. Onlar, tekliflerimize birtakım itirazlarda bulunduktan sonra konferansın yine Lozan'da toplanmasını ileri sürüyorlardı. Nihayet 28 Nisan'da Lozan'a gitmek hususunda mutabık kaldık.

 

İç Politikada Bir Gelişme

 

Müttefiklerin 28 Mart notasını aldığımız günlerde, iç politikada yeni bir gelişme olmuştu. 1 Nisan'da Büyük Millet Meclisi seçime gitme kararı verdi. Bu, Lozan Konferansı'nın iki devresi arasındaki önemli meselelerden biridir. Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve çalışmasını tespit eden kanunda, bu meclis ne kadar müddet çalışır ve ne suretle yenilenir, buna ait bir hüküm yoktu. Meclis, o karakterdedir ki kanuni vaziyeti odur ki, gelmiş toplanmıştır, memleket işlerini ilanihaye görmek ve memleketi ihya etmek çin bütün selahiyetler daimi olarak elindedir. Meclis, toplanma gayesi tahakkuk edinceye kadar devam edecektir. Henüz gaye de tahakkuk etmemiştir. Buna kendisi karar verecektir. Sulh muahedesi imzalandıktan sonra dahi, gaye tahakkuk etti mi, etmedi mi, bu karar da meclise aittir. Böyle bir durum. Meclis böyle bir hava içinde. Fakat bu meclis ile çalışmak da son derece güç. Konferansın kesilmesi sebebiyle mecliste geçen müzakereleri ve meclisin durumunu daha evvel anlattım. Bunlar ilk defa karşımıza çıkan yeni güçlükler, yeni meseleler değildi. En büyük sıkıntıyı çeken Atatürk'tü. Son günlerde Atatürk'ün idaresine karşı muhalefet şiddetlenmişti. Halbuki Atatürk birtakım reformlar yapmak istiyordu. Yeniden sulh konferansına gidilecekti. Meclisin yenilenmesi fikri esasen Atatürk'ün zihninde yer etmiş bulunuyordu. Meseleyi 120 imzalı bir takrirle meclise intikal ettirdik. Bu takrirde gerekçe olarak deniliyordu ki: Memleketin kurtarılması gayesi ile toplanan Büyük Millet Meclisi gelecek nesillerin takdirini kazanacak şekilde vazifesini yapmıştır. Şimdi sulh yapılması ile uğraşılmaktadır. Bunun için sulhun bir an evvel tesisi için seçimin yenilenmesine kati zaruret vardır. Düşman işgalinden kurtarılan memleket parçalarında seçim yapılarak, bütün halkı tam manasıyla temsil edecek yeni bir meclisin toplanması memleketin her türlü inkişafı için faydalı olacaktır.

 

Meclisin Yenilenmesi Kararı

 

Böyle bir kanun teklifi yapıldı. Teklif komisyonlara havale edilmeden Meclis Umumi Heyeti'nde hemen görüşülmeye başlandı. İlk sözü ben aldım. Meclisin verdiği selahiyete ve talimata göre sulh yapmak için çalışmaya başlayacağımızı söyledikten sonra içeriye ve dışarıya karşı bütün millet namına en büyük karar sahibi olan Büyük Millet Meclisi'nin yenilenmesi için seçime giderek milletin umumi reyinin yeniden tecelli ettirilmesini teklif ediyorum dedim. Müzakereler başladı. Söz alan milletvekilleri özellikle memleketin bazı kısımlarının düşman işgali altında bulunduğunu ifade ederek, şimdi işgalden kurtulan bu yerlerde oturan vatandaşların Millet Meclisi'nde oyları ile temsil edilmesi lüzumu üzerinde duruyorlardı.

İstenilen kararın alınması nispeten kolay oldu. Münakaşalardan sonra Meclisin yenilenmesi için karar verildi. Meclis ile Atatürk'ün beraber çalışması meselesi bu son safhasında, belki şimdiye kadar geçirdiği güçlüklerin en mühimini geçirmiş değildir. Gayet iyi hatırladığıma göre Atatürk muharebeler esnasında, Meclis ile beraber çalışmanın artık mümkün olmayacağı kanaatine varmış ve ümidini kaybetmiş duruma birkaç defa gelmişti. Bunlardan birini anlatacağım. 1922 Martı'nda müttefikler bize bir sulh teklifi yapmışlardı. Güya Sevr Muahedesi'nden farklı hükümler ihtiva ediyormuş gibi görünen bir sulh teklifi. Bunun üzerine Meclis kendi içinde ciddi bir kaynama gösterdi. Tabii orduya da tesiri oluyordu. Ordu mensupları arasında geniş tahrikler yapıldı. Sakarya Muharebesi, 1921 senesi Ağustos ve Eylül ayları içinde geçmişti. Demek ki biz, 6 aydan beri taarruz edeceğiz, ediyoruz diye hazırlanıyoruz. Atatürk'ün hasımları sinirleri dayanmadığı ve anlayışları kâfi olmadığı için hakikaten askeri yoldan bir neticeye varmak mümkün olmadığına samimi olarak inandıklarından, büyük bir telaş gösteriyorlardı. Esasında menfi fikirli olmalarından dolayı, memleketin kurtuluşuna daimi bir hal şekli ararken, bütün gerçeklerin ilerisinde ya teslim olalım veya büsbütün başka çareler arayalım tarzında iki ucun tesiri ile tahrikat yapmakta devam ediyorlardı. Mecliste bu cereyanlar hüküm sürüyordu. Fakat Atatürk bunların hepsine mukavemet ediyordu. Ben böyle bir zamanda Atatürk'ten bir telgraf aldığımı bilirim: ''Artık Meclis ile beraber çalışmamız mümkün olmayacak. Meclisin faaliyetine nihayet verdikten sonra orduda ve memlekette hasıl olacak vaziyet hakkında mütalaan nedir?''

Benden bunu soruyordu. Kendisine cevap verdim:

''Bu kadar emek çekilmiştir. Bizim kudretimiz -ben daima bu kanaatte idim- karşımızda bulunan Yunan ordusunu ve Yunan devletini bugünkü mahrumiyetler içinde bile mağlup etmeye yeter. Bunu tecrübe etmeden hiçbir şey yapamayız. Bütün imkânları kullanacağız ve yapacağız. Orduya bu kanaati anlatabiliriz. Orduda subayların geçimlerinden ve askerin iaşesinden dolayı çok sıkıntı vardır. Eğer bir karar verecekseniz, ordunun maaşı ve iaşesi için bir hazırlık yapmak lazımdır. Maaş için muvakkat, diğeri için daha esaslı tedbirler düşünmeliyiz. Bunu temin ederseniz orduyu muhafaza etmek ve düşündüğümüz taarruzu yapmak mümkün olur. Yalnız bilmek gerekir ki, şimdiye kadar bir Millet Meclisi'ne dayanılarak millet namına muharebe etmenin bu mücadelede bize çok itimat veren tarafı vardır. Şimdiye kadar buna dayanarak bu mücadeleye devam edebildik. İstanbul hükümeti, padişah, bunların hepsi düşman elindedir. Meclis dağıtılırsa millet namına, milletin kararı ile mücadele ediyoruz tezi, elimizden gitmiş olacaktır. Bunu tamir etmek lazımdır.''

Benim mütalaam bundan ibaretti.

Atatürk'ün 1922 Martı'nda meclisi dağıtmak istediğini bildiren ve mütalaamı soran telgrafına verdiğim cevabın sonunda dedim ki:

''Ne karar verirsiniz, bunu tayin edemiyorum. Bunu tayin etmek benim için mümkün değildir. Şartları siz biliyorsunuz. Biz vereceğimiz kararı tatbik ederiz. Mülahazalarım bundan ibarettir.''

Cevap geldi. Hallolunmuştur, çalışmaya devam ediyoruz., diyordu. Bu bir. Ondan sonra bir defa da Atatürk Ankara'da bizi toplamıştı. Yine Meclis'te çalışmak artık mümkün olmuyor, bir çare bulamıyoruz, tarzında şikâyette bulundu ve meseleyi aramızda uzun boylu konuştuktan sonra, Meclis'i devam ettirebilmek için çare bulmamız lazımdır, kanaatine varmıştık. Şimdi üçüncü defa oluyor. Bu üçüncü safhada doğrudan doğruya Meclis'in kararı ile seçimleri yenilemeye gidiyorduk. Yaratılan vaziyetin içeride büyük müşkülatı olmayacaktı. Atatürk'ün millet nazarındaki itibarı erişilemeyecek bir noktadaydı. Esasen hiç olmazsa, memleket şimdilik bir tehlike karşısında bulunmuyordu. Kesin bir zafer kazanılmıştı. İstenilen şey, Meclis'in kaldırılması, idarenin değiştirilmesi değil, seçimin yenilenmesi idi. Bunu her suretle anlatıp tatbik etmek kolaydı. İç politikada büyük bir güçlük görünmüyordu. Dış politika bakımından da fazla bir endişemiz yoktu. Dış âlem, yeni seçimlere gitmemizi, zaferi hazırlamış ve kazanmış olan Meclis'in büyük ihtilatların neticesi olarak artık çekilmesi tarzında telakki edecekti. Ancak yeni gelecek Meclis'in Atatürk idaresini Meclis hükümetini ve özellikle Lozan murahhas heyetini ne kadar destekleyeceği belli değildi. Böyle bir endişeyi, bizimle mücadele eden devletler, maksatlı olarak ve etraflı olarak yayıyorlardı. İnat ediyorlar, mukavemet ediyorlar, fakat seçim neticesinde nerededirler, kim gelecek evvela onu görelim tarzında açıktan propaganda yapıyorlardı. Fakat biz aramızda bu ihtimallerin hepsini görüşmüştük.

 

Atatürk'ün Siyasi Kudreti

 

Muzaffer olmuş, acil tehlikelerden memleketi kurtarmış, sulhu müzakere safhasına getirmiş, şanslı ve ümitli durumda bir idareyiz. Yeni seçimlere gitme kararının güçlüklerini bu şartlar içinde bulunan bir idarenin göze alması mümkündü. Bu güçlükleri yenmenin kabil olduğunu Atatürk ve Rauf Bey hükümeti kabul ediyordu.

Seçim, tabii o zamanki usule göre yapılacaktı. Atatürk yeni meclis ile anlaşacağına, onunla memleketi sulha götüreceğine ve düşündüğü reformları veyahut idare tarzını tatbik ettirebileceğine güveniyordu. Atatürk'ün siyasi kudreti, birtakım vesilelerle söylediğim gibi esasen askeri kudretinden daha fazlaydı. Böyle meselelerin hakkından gelebilecek bir kudrette idi.

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret317386
DİĞER GAZETELER
KATEGORİLER
RADYOLAR

 Türkiye Radyoları

EDEBİYAT
E - KİTAPLAR
Site Haritası