Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına  TÜRK  MİLLETİ  denir.

Üyelik Girişi
ATATÜRK KÖŞESİ
YABANCI GAZETELER

2.Dünya Savaşı Dış Politikası 2

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA

İNÖNÜ'NÜN DIŞ POLİTİKASI

II

Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.

 

 

 

Dizgi - Yayımlayan:

Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti.

Temmuz 2000

 

EDWARD WEISBAND

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA

İNÖNÜ'NÜN DIŞ POLİTİKASI

II

 

 

Çeviren M. Ali Kayabal

 

C

 

İÇİNDEKİLER

 

 İKİNCİ BÖLÜM            7

 IV. Müttefik Tırmanışı Başlıyor           9

 Kazablanka Toplantısı            9

 Kazablanka Anlaşması ve Sonuçları  15

 Kayıtsız Şartsız Teslim İlkesi 22

 

 V. Adana Konferansı:

 Bir Anlaşmazlıklar Toplantısı 27

 Adana Görüşmeleri    27

 Adana'dan Sonraki Şüpheli Hava       36

 

 VI. Yokuşa Sür Harekâtı         45

 İngilizler Rusya ile Türkiye Arasında Bocalıyor         45

 Türkler İşi Yokuşa Sürüyor    54

 Churchill Kozunu Oynuyor     65

 Türklerin Çekilme ve İkmal Yolu        69

 

 VII. Türkiye'ye Yapılan Baskı Artıyor  71

 Moskova Konferansı: Ruslar Türkiye'yi Savaşa

 Katılması İçin Zorlamayı Deniyor       71

 Menemencioğlu ve Eden Kahire'de:

 İngilizler Rus Kozunu Oynuyor          82

 Yeni Türk Stratejisi: Taktik Yer Değiştirmeler 93

 

 VIII. Zirvede Türkiye'ye Yapılan Baskılar        101

 Birinci Kahire Konferansı: Kısa Bir El Sıkışma          101

 Tahran Konferansı: Sovyet Dönüşü    104

 İkinci Kahire Konferansı: İnönü, Roosevelt

 ve Churchill'le Karşı Karşıya Geliyor  112

 

 İKİNCİ BÖLÜM

 

 Kazablanka'dan Kahire Konferansı'na Kadar Türk Tarafsızlığı:

 Savaş Dönemi Stratejisi

 

 

 

 IV

 

 MÜTTEFİK TIRMANIŞI BAŞLIYOR:

 KAZABLANKA KONFERANSI

 

 Kazablanka Toplantısı -

 

 1942 yılı sonunda ve 1943 yılı başında Müttefiklerin zaferini önceden haber veren iki olay geçti: Rommel'in kuvvetlerinin Kuzey Afrika'daki yenilgisi ile Stalingrad kuşatmasının kaldırılması (1). 1944 yılı ocak ayı ortalarında İngiliz-Amerikan kuvvetleri Kuzey Afrika'da zaferi garantiye almış görünürken, Rus kuvvetleri de Don nehri boyunca General von Paulus'un ordularını yarmayı başarmış ve son saldırıya hazırlanmaya başlamışlardı.

 Bu gelişmeler, Amerikan ve İngiliz kurmay heyetlerini birtakım yeni sorunlarla karşı karşıya getirmişti. Bu sorunlar arasında öncelik, zaman sıralaması, uzun süreli planlama da vardı ki, aslında bunlar hep siyasal yönleri olan sorunlardı. İşte bundan dolayı ABD Başkanı ile İngiltere Başbakanı 1943 yılı ocak ayının 12-25 günleri arasında Kazablanka'da buluşmayı gerekli gördüler (2).

 Başkan, Stalin'in de Kazablanka'da kendilerine katılacağını coşkuyla umuyordu. Üç defa Sovyetler Birliği önderine yazarak bir araya gelmek üzere onu da sıkıştırmıştı. Stalin bu sırada Üçüncü Reich'ın 6. Ordu'sunu yok eden yarma hareketini yönetmekte uğraşıyordu ya da konferansa katılmamak için bunu özür olarak ileri sürdü. Stalin, Roosevelt'e yazdığı karşılıkta, ''İşler şimdi pek kızışmış bir dönemde; bu nedenle bir gün bile ayrılmam imkânsız'', diyordu (3). Churchill ise, Stalin'in konferansa katılmayışına için için sevinmişti. Her ne kadar Sovyet önderiyle buluşma konusunda Roosevelt'in isteğini paylaşmaktaysa da, bunun ortak kurmay başkanlarının İngiliz - Amerikan stratejisi üzerinde anlaşmalarından sonra gerçekleşmesini istiyordu (4).

 Churchill, 12 Ocak günü Kazablanka'nın birkaç kilometre uzağındaki dinlenme kenti Anfa'ya vardı. Roosevelt de iki gün sonra geldi. Konferansın merkezi, Anfa'daki Anfa oteliydi. Burası, Amerikan ve İngiliz kurullarının yerleştikleri geniş bir yapıydı. Otelin çevresindeki vilların bir bölümü de Başkan'a, Başbakan'a, General Giraud'ya ve eğer gelirse yerleşmesi için General de Gaulle'e ayrılmıştı. Güvenlik tedbiri olarak bütün çevre Amerikan askerî birliklerince kuşatılmıştı. Konukları ağırlama görevi de onlara aitti. Robert Murphy'nin yorumladığı gibi, konukların her biri ''kendi alanlarında en yüksek mevkilere yükselmiş, etkili kişilerdi'' (5).

 Toplantılar iki salonda yapılıyordu. Aralarında George C. Marshall, Amiral Ernest J. King, Henry H. (Hap), Arnold, Mark W. Clark, Albert C. Wedemeyer ile, İngilizlerden de Filo komutanı Amiral Sir Dudley Pound, Sir John Dill, İngiltere Genelkurmay Başkanı General Alan Brook, Hava Mareşali Charles Portal, Sir Harold Alexander, Hastings İsmay, Lord (Louis)

 Mountbatten ve Lord Leathers'in bulunduğu askerî şefler, Anfa otelinin şölen salonunda, onların sivil şefleri de Roosevelt'in görkemli villasının oturma odasında toplanıyordu (6).

 İngiliz ve Amerikan kurullarının üyeleri, Kazablanka'da bir araya geldiklerinde, Mihver ordularına karşı kazandıkları ortak zaferlerden ötürü çok kıvançlı oldukları halde, gelecekteki stratejileri üzerine oldukça garip bir tutum içindeydiler (7). Churchill ise, kendi açısından, zaferin çabuklaştırılması için ''ücretli bir plan'' (8) tasarlamıştı: Kuzey Fransa'daki Alman kuvvetlerine karşı bir saldırıyı yönetecek Amerikan kuvvetlerinin Manş'ı geçmek üzere hazırlanmaları için İngiltere adalarındaki sayılarını artırmak; Akdeniz'de İtalya'yı etken bir saldırgan olarak saf dışı bırakmak amacıyla bir harekât düzenlemek ve Türkiye'yi savaşa sokmak için gerekli şartları yaratmak (9) Churchill,

 Amerikalıların önerilerini kabul etmelerini o kadar candan istiyordu ki, buyruğu altındakilere, Amerikalılara kendilerini zorla kabul ettirmeye çalışmamalarını, tersine, ''Damlaya damlaya taşı bile delen su gibi'' (10) sabırlı davranmaları talimatını vermişti.

 Amerikalılara gelince, onlar da Kazablanka'ya vardıklarında çeşitli alternatifler yüzünden ''bölünmüş ve çaresiz'' durumdaydılar ve bunların hiç birini kabul edilir türden görmüyorlardı (11).

 Bir yandan Amerikan kuvvetlerinin İngiltere adalarında sürekli olarak hazır bekletilmesini destekliyorlardı. Öte yandan da, Manş'ı aşarak girişilecek bir çıkartmadan çok daha önce adada çok büyük sayıda asker toplamanın pek avantajlı bir şey olmayacağını hissediyorlardı. Amiral King ile General Arnold, Churchil'in Akdeniz'le ilgili tasarısıyla ilgilenmişti. General Marshall ise buna şiddetle direniyordu. Çünkü, Başbakanın salık verdiği yolun kendilerini Akdeniz'de ''sonu gelmeyecek'' bir harekâta sürüklemesinden ve bunun sonucu olarak da ikinci cephenin açılmasının sürekli ertelemeye uğramasından korkuyordu (12). Marshall, yine aynı nedenlerle, Churchill'in ortaya attığı, Türkiye'nin savaşa girmesi için gerekli şartları yaratma fikrine de tepki gösterdi.

 Türkiye'yi savaşa sokmak, Churchill'in tasarılarının merkeziydi ve daha Müttefiklerin Kuzey Afrika'daki ilk başarılarından hemen sonra gösterdiği tepki arasında, böyle bir ihtimale yer vermişti. Churchill, 18 Kasım 1942'de İngiltere Genelkurmay Başkanlığı'na gönderdiği bir notta, Türkiye'yi savaşa sürüklemek amacıyla ''elden gelen çabaların'' gösterilmesi çağrısında bulunuyordu (13). Churchill, bu konuda gerekli aşamaları bile çizmişti. Türkiye'nin toprak bütünlüğünü garantiye alacak üç müttefikin vaatleri Türkiye'yi askerî bakımdan donatmak; güney kanatlarını güçlendirmek için Rusları sıkıştırmak ve böylece Türklerin bir Mihver saldırısından çekinmelerini önlemek. Bir gün önce, 24 Kasım'da, tutumunu Stalin'e de açmıştı. Stalin sonradan, Türkiye'nin savaşa katılmasının ''çok istenen'' bir şey olduğunu belirttiğini kabul etmiştir (14). Churchill, Kazablanka'da Amerikalıları Türk topraklarını bir harekât üssü olarak kullanmak ve Akdeniz'de Türk savunmasını hazırlamak için inandırmaya çabalamaktan hiç geri kalmadı. Ancak, bu konuda da Marshall'ın güçlü direnişiyle karşılaştı.

 Yine de Amerikalılar ''Türkiye'nin etken bir biçimde savaşa katılma ilkesi''ni kabul etti (15). Ayrıca, Sicilya'nın işgali ile ilgili İngiliz önerisine de ''peki'' dediler. Öte yandan COSSAC dairesi Müttefik Yüksek Komutanlığı Kurmay Başkanlığı kurularak, Manş'ı aşarak gerçekleştirilecek bir saldırının hazırlıklarının planlanması sorumluluğu bu komutanlığa verildi. Böylece Kazablanka Konferansı, katılanların istedikleri her unsuru kapsamış oluyordu. Amerikalılar ve İngilizler konferanstan ayrılırlarken, geldiklerinden çok daha belirli bir biçimde nereye gittiklerini bilir durumdaydılar kuşkusuz. Buna rağmen kendi kişisel amaçlarını kollamakta - gerektiğinde farklı yö lere sapma pahasına - kararlı kaldılar.

 Kazablanka Anlaşması ve Sonuçları - Churchill'le Roosevelt arasındaki tartışmalardan çıkan anlaşmaya, Kazablanka Anlaşması denmiştir. Başbakan, ''Türklerle uğraşma işini'' İngilizlere bırakması için Başkanı ikna etmiş (16), bu ülkenin İngiltere'nin geleneksel çıkar alanı içinde olduğunu savunarak, ''Türkiye'nin güçlendirilmesi için gönderilecek birliklerin çoğunluğunun İngiliz birlikleri olacağını...'' eklemişti (17).

 Başkanın bu duruma ''peki'' demesi, kendisinin Müttefiklerin çıkarlarını Türkiye'de İngiltere'nin koruması eğilimiyle de bağdaşmaktaydı. 1941 yılı mart ayının başlarında Washington'daki İngiliz Büyükelçisi Cordell Hull'a, Türkiye'ye Kiralama ve Ödünç Verme Anlaşması uyarınca ayrılan tüm malzemelerin, Birleşik Krallık aracılığıyla gönderilmesini Başbakan'ın desteklediğini haber vererek kendisini oldukça şaşırtmıştı (18).

  Bundan önceki olaya göz yumduğu halde, Kazablanka Konferansı'nda Başbakan'ın İngilizlerin her şeyine ''peki'' demesi yüzünden Hull'ın epeyce canı sıkılmıştı. 1943 yılı mart ayında, Eden'in Washington'a yaptığı ziyaret sırasında, Türkiye'yle olan ilişkilerde İngiltere'nin birinci derecede rol oynamasını Başkanın kabul ettiği izlenimi uyanınca, Hull'da yeni korkular belirmişti. Başkan, Türkiye'deki bütün Müttefik çıkarları İngiltere'nin kollamasını kabul ettiği gibi, gönderilen yardım malzemelerinin denetimini de onlara bırakmaya göz yummuştu (19). Siyasal sorunlar üzerinde Dışişleri Bakanlığı danışmanlarından olan Wallace Murray, durum gerçekten böyleyse, ''ne... Ankara'da bir Amerikan Elçiliği bulunmasına gerek var, ne de Washington'da bir Türk elçiliğine'' diye yazmıştı (20)

 Kazablanka Anlaşması'nı anlamakta gösterdiği çabalar Hull'ı şaşkınlığa düşürüyordu. Amiral William D. Leahy bu konuda şöyle yazmaktadır: ''Başkan, her seferinde kendi özel onayı olmadan konferans üzerine bir haber sızdırmamamı buyurmuştu.'' (21)

 Bunun sonucu olarak da, İngiltere Elçiliği'nden bilgi isteyen Hull'a verilecek ''bir anlaşma kopyası'' bulunamamıştı (22). İngiliz Elçiliği Birinci Kâtibi Bay Michael Wright, Hull'ın Murray'e: ''...İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Kazablanka'da Başkan'ın, Türkiye'ye karşı 'kozlarını oynaması' için Başbakan'a sorumluluk verişini anladığını'' bildirerek endişe duyduğunu doğrulamaktadır (23). Hull bundan sonra da uyarmalarını sürdürdü.

 16 Temmuz'da Başkan yumuşadı ve Amiral Leahy, anlaşmanın bir kopyasını kâtipliğe gönderdi. Anlaşmanın bir bölümünde şöyle deniyordu:

 a. Türkiye topraklarının İngiltere'nin sorumluluk alanında kalması ve Türkiye'yle ilgili bütün sorunların İngilterece yürütülmesi, yine Çin'le ilgili sorunları da Birleşik Amerika'nın yürütmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır (24).

 Ortak Kurmay Başkanlarının 20 Ocak tarihli altmış üçüncü toplantısında imzalanan bu anlaşmanın son bölümünde, Başkan ve Başbakanın, ''...Türkiye ile ilgili tüm sorunların İngilterece yürütülmesi kararının uygulanması için gerekli idari kararların alınmasında anlaşmaya vardıkları'' da belirtilmektedir (25). Hull, Türkiye'ye karşı Amerika'nın bağımsız davranışı konusunda hemen harekete geçti. İngiltere Elçiliği'ne ve Ortak Kurmay Başkanlarına gönderdiği mesajlarda, Ankara'daki Amerikan misyonunu, Türk hükûmetiyle olan ilişkilerinde bağımsız hareket etme yetkisine sahip bulunduğunu söyledi. Sözgelişi Hull, 22 Temmuz 1943'te Leahy'a şöyle yazıyordu:

 Tutanaklar, bakanlığın anlayışını onaylamaktadır... Ve böylece Kazablanka'da varılan anlaşma, Amerikan hükûmetinin Türkiye ile olan ekonomik ve politik ilişkilerinde tam bağımsız davranışını hiçbir biçimde sınırlandırmayacaktır (26).

 Kazablanka Anlaşması'nın sonuçları, askerî araç ve gereçleriyle Kiralama ve Ödünç Verme Anlaşmalarını yürüten taraflar için son derece açıktı. 22 Ocak 1943'te, yani Kazablanka Anlaşması'ndan iki gün sonra, Askerî Gereçler İkmal Dairesi Ortak Sekreterliği'nden, Kiralama ve Ödünç Verme Dairesi'ne gönderilen bir memorandumda, Kazablanka Anlaşması'nın sonucu olarak, ''...Türkiye'nin her türlü donatım isteklerinin karşılanıp gönderilmesinden İngiltere sorumlu olacaktır'' deniyordu (27). Böylece, Türkiye'ye ''ileride yapılacak yardımlar''la donatım araçlarının teslimi, bundan böyle Orta Doğu'daki İngiliz Askerî Komutanlığı'nın ''komuta görevi'' durumuna geliyordu.

 Bu direktif üzerine ABD Harbiye Bakanlığı temsilcileri 29 Ocak'ta Türk Elçiliği'ne gelecekte Türklerin askerî donatımla ilgili isteklerini İngiliz askerî makamlarının Askerî Gereçler İkmal Dairesi'ne aktaracaklarını bildirdi.

 Türkler, bu haberleri ''ağır bir darbe'' (28) ve ''müthiş bir şok'' (29) olarak karşıladılar. Türk askerî ataşesi, Türkiye'ye yapılacak yardımın ''denetimini'' İngilizlere vermenin, ''Büyük Britanya'nın bir başka Müttefikine (Rusya'ya) karşı Türkiye'yi zayıf bırakmak için verilmiş sözünü yerine getirme amacını güttüğünü'' belirterek, hükûmetinin kuşkularını dile getirdi (30).

 Türk hava ateşesi de, ''Türk hükûmetinin hemen İngiliz ve Amerikan hükûmetlerine gereken bilgiyi vererek, Türkiye'nin bundan böyle ne Birleşik Amerika'dan, ne de Büyük Britanya'dan yardım isteyeceğini'' söyledi (31). O sırada Dışişleri Bakanı Yardımcısı olan Dean Acheson, Türk tepkisini öğrenince, ''Türklerle haberleşmenin kesilmesi''nin nedenini araştırdı (32). Yardımcıları, Acheson'a Türklerle önceden girişilen bazı işbirliği denemelerinin süreksizliğinden dolayı, ortak liderlerin bu kararının kaçınılmaz duruma geldiğini söylediler.

 Bu coşkulu anlaşmazlık, sonradan hasıraltı edildi, 29 Ocak tarihindeki gürültülü görüşmelerden sonra, Türk resmi memurlarının, istekleri karşılığında İngilizlerce yapılarak yardımlar konusunda Amerikan temsilcileriyle danışmalarına göz yuman bir yol benimsendi. Fakat, İngilizler savaş sona erinceye kadar ''Türklerle didişmeyi'' sürdürdü. Yardımları kısacakları yerde -ki Türklerin asıl korkusu buydu- Türkiye'nin enfrastrüktürünün kaldıramayacağı ya da güttükleri tarafsızlık politikasının kabul edemeyeceği kadar geniş, belki de Türkiye'nin de istediğinden çok yardım göndermeye çalıştılar.

 Türk ilgilileri her şeye rağmen Amerikalılarla doğrudan doğruya ve aracısız ilişkide kalmayı tercih etti. George V. Allen, 16 Mart 1943'te Türkiye üzerinde yaptığı genel bir özetlemede şöyle yazıyordu:

 ''Zaman zaman burada görevli... Türk memurları bizimle doğrudan doğruya ilişki kurmak istediklerini belirttiler... Nereye daha iyi dayanabileceklerini... Özellikle kime borçlandıklarını bilmek istemekte ve daha geniş bir denetim hakkı için...'' (33).

 Allen, bakanlıktaki üslerine Türk hükûmetinin, Birleşik Amerika'nın ilgisini çekme konusunda umutsuzluğa kapılmaya başladığını bildirmişti. Bunu Müttefik zaferlerinin üzerlerindeki ''heyecanı kırbaçlaması''yla yorumluyordu. ABD'nin, İngilizlerin aracılığı dışında kendileriyle doğrudan doğruya ilişki kurmaktaki çekingenlikleri karşısında Türk önderleri Birleşik Amerika'nın kendilerini ne derece destekleyeceği, ne kadar koruyacağı, daha açık bir deyimle, nasıl savunacağı konusunda ciddi bir kararsızlık ve tedirginlik içindeydiler.

 Kazablanka Anlaşması'nın sonuçları, özellikle 22 Ocak tarihli Askerî Gereçler İkmal Dairesi direktifinin yankıları, Ankara'da derin bir biçimde kendini duyurmuş ve büyük anlam kazanmıştı. Bu elbette ki, Türkiye'ye yapılacak bir yardımın şu hesaba değil de, bu hesaba geçirilmesi sorunu değildi yalnızca. Türklerin düşüncesine göre Amerikan politikasını çizenler, Güneydoğu Avrupa'da oynayacak bir rolleri olmadığını düşünmekteydiler. Roosevelt, Churchill'in görüşünü kabul etmiş ve İngilizler ''Türklerle diledikleri gibi oynama'' fırsatını kazanmışlardı. Üstelik bu, bütünüyle İngiltere ile Amerika'yı karşılıklı ilgilendiren bir sorun gibi görünüyordu. Amerikalılar Çin'e karşı nasıl davranacaklarsa, İngilizler de Türkiye'de öyle at oynatacaklardı. Türkler içinse böyle bir denklem, hiç de istenilir türden bir şey değildi. Türk politikasını çizenler, Güneydoğu Avrupa'da Amerikan varlığından yanaydılar (34). Bu biraz da, Rusya'nın savaştan sonra Avrupa'yı ''Bolşevikleştirmeye'' kalkışmalarından korktukları içindi. Ankara'nın Washington'la ilişkilerini kesmeyi hedef tutan her türlü anlaşma ya da Washington'un Türkiye'ye karşı doğrudan doğruya sorumlu olmasını engelleyen kararlar, Türk devlet adamlarını endişelendiriyordu (35)

 Kazablanka Anlaşması'na karşı gösterdikleri tepki de, uzun tarihsel deneylerinin sonucuydu. Sözgelişi, Menemencioğlu zihninde, Osmanlı İmparatorluğu'nun ''Avrupa'nın hasta adamı'' diye anıldığı dönemin hatıralarını canlandırıyordu (36). Türkiye'nin tek bir Avrupa devletinin etki alanına girmesi ihtimali, kendisini çileden çıkartmaya yetiyordu (37). Belli başlı Türk yöneticilerinin tümü için durum böyleydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz işgalinden edindikleri deneyler, şimdi gerçek bir işbirliği konusunda Türkleri haklı olarak kuşkulandırmaktaydı.

 13 Temmuz 1943'te Menemencioğlu, Kazablanka Anlaşması karşısında tepkisini açıkça von Papen'e duyurdu. Alman Büyükelçisi kendisine, Türkiye'yi İngiliz etki alanına aldıklarını düşündüğünü söyleyip, ''Öyle değil mi?'' diye sorunca, Türk Dışişleri Bakanı da, ''Bütünüyle böyle oldu'' karşılığını verdi. Ve ardından şöyle ekledi: ''Türkiye, İngiliz etki alanı içindedir, tıpkı Rusya'nın Amerikan etki alanı içinde bulunduğu gibi.'' (38)

 Menemencioğlu, haklı olarak Kazablanka Anlaşması'nı, ABD'nin sağladığı gereçlerin yorumlanmasının kararlaştırıldığı bir anlaşma olarak nitelemişti. Menemencioğlu'nun öfkesi artık belirgindi. Amerikan Elçisi Steinhardt'ın, Amerika'dan gelen bir gemi dolusu buğday için Türk yetkililerin İngiltere'ye teşekkür etmek zorunda kalışlarından yakınmalarına üzerine verdiği karşılıkta, ''Bu 62.000 ton buğdayı kendi hesaplarına geçirmeniz için İngilizler beni her gün sıkıştırıyor'' demişti (39). Menemencioğlu ayrıca Steinhardt'a şikayetini yazılı olarak bildirmesini hatırlatmıştı. Türk Dışişleri Bakanı, ''Tabii, bu yazılı şikayet hiçbir zaman gönderilmedi'' demektedir.

 Dolayısıyla Kazablanka Anlaşması Türk önderlerine iki şey göstermekteydi: Birincisi, Amerika'nın Türkiye'den yavaş yavaş elini eteğini çektiği; ikincisi de, İngiltere'ye, sömürgeci bir devlet gibi davranma hakkının tanındığı. Böylece, Menemencioğlu'nun savaştan sonra Avrupa devletleri arasındaki ilişkilerde güçler dengesi yoluyla durulmaya varılacağı üzerine umutları sarsılmış oluyordu. Ancak, Kazablanka Anlaşması'nda kayıtsız şartsız teslim ilkesi olmasaydı, herhalde Türklerin gözünde önemi yine de bu kadar büyük olmayacaktı.

 Kayıtsız şartsız teslim ilkesi. - Roosevelt'in 24 Ocak'ta barış görüşmeleri için ancak kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul ederlerse Almanları muhatap kabul edebileceğini açıklaması, Türk önderleri üzerinde tam bir şok etkisi yaratmıştı. Bu ilkeyi, Almanya'nın bir güç olarak Avrupa'dan silinmesi diye kabul ediyorlardı. Türkler bu önerinin sonuçlarının neler olabileceğini mantık yoluyla hesaplayabilmekteydiler: Almanya bütünüyle ortadan kaldırılırsa, Ruslar Avrupa'ya egemen olabilmek için artık serbest kaldıklarını düşünebileceklerdi.

 O zamanlar Feridun Cemal Erkin de bunu ileri sürmüş, ''Güçlü bir Almanya'nın varlığının, Avrupa'daki denge ve barış için şart olduğu, Türklerin şaşmaz bir inancıydı'' demiştir (40).

 Türk önderleri kayıtsız şartsız teslim politikasını acı sonuçlarından kurtarmak şartıyla benimsenmeye yaraşır görmüşlerdi. Böylece, Almanya'yı yeniden güçlendirmek ve ''Rusların Orta Doğu'ya doğru ilerlemelerini durdurmak içni savaşın sona ermesine bir engel hazırlamak'' mümkün olabilecekti (41). Türk devlet adamları, kayıtsız şartsız teslim ilkesinin işgal bölgeleri sınırlarının çizilmesini nasıl etkileyeceğini de çok iyi tahmin edebiliyorlardı. Adana'da ve daha sonra çeşitli zamanlarda Türk politikasını çizenler, Müttefik yetkililerini sık sık uyarmış, ''Sovyet kuvvetlerinin... Müttefik ordularıyla buluşacakları... Almanya içindeki hattın, özgür Avrupa ile, Sovyetleştirilmeye bırakılacak Avrupa toprakları arasındaki sınır olacağını'' tekrarlamışlardır (42). Türk önderleri, Müttefiklere bu sınırın ''mümkün olduğu kadar doğuda bir yerde olması'' konusunda sürekli uyarılarda bulunmuştur (43). Ancak, Türk devlet adamlarının ifade ettiklerine göre, Batılı Müttefikler bu uyarmaları dinlemek istememiştir. Bir seferinde Menemencioğlu durumdan şöyle yakınmıştır: ''Şunlara (İngilizlere ve Amerikalılara) Rus çığına karşı koyabilecek tek güç olan Alman askerî potansiyelini yok etmeye fırsat bulamadan önce, Ruslarla savaşmaya başlayacaklarını anlatmak için kendimi helâk ettim'' (44).

 Türkler yavaş yavaş İngilizlerin uyarılara kulak asmamaktaki inatlarını, bu uyarıları dinlemeye niyetli olmadıkları biçiminde yorumlamaya başlamışlardı. İngiltere'nin koruyucu tavrından sinirlenen Türk önderleri, İngilizlerin bu kez de Rusların yararına Türkiye'nin sorumluluğunu taşımaktan caymasından korkuyorlardı (45). Türk önderleri, İngilizlerin Rusya ile gizli bir anlaşma yapmış olmalarından ve Stalin'in sonuna kadar savaşmayı kabul etmesi şartıyla, Ruslara Türkiye'de rahatça at oynatma hakkını tanıdıklarından kuşkulanmaktaydı. Eğer öyle olursa, Türkiye, Sovyetler Birliği'nin karşısında tek başına bırakılacaktı (46). Üstelik, kayıtsız şartsız teslim ilkesinin açıklanması da bu tahmini doğruluyordu.

 Türklere göre, Erkin'in deyimiyle ''Kayıtsız şartsız teslim ilkesi, Müttefik politikasının yaptığı en büyük yanlış''tı (47). Savaşın ''fanatik bir yön''e sapmasına yol açmıştı. Ve ''Almanya'nın kaderini düzene koyma amacı düşünülürken, bütün Avrupa'nın kaderini düzene koymuştu (48). Böylece Türk önderleri Kazablanka'dan sonra son derece tehlikeli yeni bir durumla karşılaştıklarını kabul ettiler. Müttefikler, Almanya'nın gücünün ''kayıtsız şartsız teslim'' ilkesiyle yok edilmesine karar vermişlerdi. Rusya açıkça avantajı duruma geçiyor ve Almanya'nın yok olmasıyla birlikte karşısında GüneyDoğu Avrupa'ya beslediği iştahı gemleyecek hiçbir ciddi güç kalmıyordu. İngilizler ise, ya tehlikeyi görmek istemiyor, ya da görmek ellerinden gelmiyordu; ama, bir yandan da Ruslarla sıkı işbirliği yapıyor, mümkün olursa Türkiye'yi de Almanya'ya karşı savaşa girmeye zorlayarak kendi çukurlarını kazıyorlardı. Amerika'ya gelince, her zamandan da çok Türk önderlerine karşı umursamaz ve uzaktı. İşte Türkler bu düşünceler arasında bocalarken, Başbakan Churchill'in, Türkiye'ye gelmeyi tasarladığını öğrendiler.

 

 

 

 

V

 

 ADANA KONFERANSI: BİR

ANLAŞMAZLIKLAR TOPLANTISI

 

 Adana Görüşmeleri - Churchill, Sicilya'nın işgaliyle ilgili İngiliz planlarının Amerikalılarca kabul edilmesi karşısında iyice cesaretlenmişti. Bunun üzerine Akdeniz'deki stratejisinin kilit noktası olan Türkiye'yi savaşa sokma planlarını da gerçekleştirmek için, ise Türk devlet adamlarını ziyaret etmekle başlamayı kararlaştırdı (1). Churchill'in savaş kabinesi bunu pek hoş karşılamamıştı. Bunun üzerine Başbakan'a, ''1941'de edindiğimiz deneye göre onlardan (Türklerden) Kıbrıs konusunda aldığımız söz, Ankara'da hemen geri çevrildi. Bu nedenle sizin yeniden bir terslenme ya da başarısızlıkla karşılaşmanızı istemiyoruz'', dediler (2).

 Eden de o günleri anarken şöyle söylemektedir:

 ''İşin Türkleri ilgilendiren yönü canımı sıkıyordu. Bu inatçı bölgede bir sonuç elde edebileceğimizi sanmıyorum'' (3).

 Churchill bunlara hiç kulak asmayınca, Eden: ''Biz de feryadı bastık'', diyerek şunları ekliyor: ''Kanıtların en iyisi bizde ama, alacağımız sonuç en kötüsü olacak, dedik'' (4).

 Cumhurbaşkanı İnönü, Başbakan Churchill'le buluşmak için Adana'ya giderken, aklında iki düşünce vardı: Churchill'i, Rusların savaş sonrası niyetleri üzerine uyarmak ve İngilizlerin savaş gereçleri ve silâh yardımlarını artırmalarını sağlamak (5). İnönü hâlâ bir Alman saldırısından korktuğu halde, Adana'da zihnini asıl uğraştıran sorun, Rus tehdidi ile, İngilizlerin buna karşı ne yapabilecekleriydi (6). Bütün Türk delegasyonu için aynı sorun söz konusuydu. Saraçoğlu'nun 1939'daki talihsiz Moskova ziyareti ''kuvvetli bir hatip'' olarak ortaya çıkmak için kendisine iyi bir fırsat hazırlamıştır (7). Saraçoğlu da, Churchill'in kendisi

  ''Rusya bir emperyalist kuvvet olabilir görüşünü ifade etmemiş miydi?'' diye sordu. Bu ihtimal, ''Türkiye'nin çok ihtiyatlı olmasını gerektiriyordu.'' Müttefiklerin zaferinden sonra Türklerin toprak bütünlüğünü kim garantiye alacaktı? Saraçoğlu, uluslararası bir güvenlik örgütünden ''çok daha gerçek bir şey'' aradıklarını söyledi. Bütün Avrupa, Slavlar ve Komünistlerle doluydu. Almanya yenilenecek olursa, yenilgiye uğrayan ülkelerin hepsi Bolşevik olacak ve Slavlaşacaktı (8). Tıpkı şefi gibi, Erkin de bunları hissediyordu. Adana'ya hareketinden önce Erkin'in, ''İngiltere ve Amerika bir gün, en seçme gençlerini Avrupa'yı Bolşevik tehdidinden korumak için feda ettiğinden Almanya'ya minnet borçlanacaklardır'', dediği söylenir (9).

 Erkin sonradan, Türk delegasyonunun, Rusların kendilerini hazırlıksız savaşa girmek için sıkıştırmalarından korktuğunu, böylece bir Rus istilâsına karşı çanak açılmasından çekindiğini ileri sürmüştür. Türkler, Polonya'dan örnek alarak bunu sezinlemişlerdir. Polonya örneği, dramatik bir biçimde, ''Rusların, savaş felâketi nedeniyle Türklerin düşeceği zayıf durumdan yararlanmak için ellerinden geleni yapacaklarını'' göstermekteydi (10).

 Tabiî bütün bu sorunlar, içi kaynayan ateşli Başbakanın Adana'ya vardıktan sonra dinlemeye niyetli olduğu şeyler değildi elbette. Bu nedenle de ilk işi, ev sahiplerine güven duygusu aşılamaya çalışmak oldu. ''İşler hiç de beklendiği kadar kötüye dönüşmez'', dedi (11). ''Rusya'da Almanya'nın yolundan gitseydi, ben onların da dostu olmazdım. Böyle bir şey yapacak olursa, Rusya'ya karşı en iyi çareyi bulup yaratırız ve bunu Stalin'e de söylemekten çekinmem'' (12). Churchill daha başlangıç konuşmalarında, Müttefikler koalisyonu adına harket ettiğini açıkça belirtmekten geri kalmamıştı. Adana'ya gelişi gerek Birleşik Amerika, gerekse Sovyetler Birliği'nce desteklenmekteydi. Rusların, Stalingrad'da kazandığı zafer, Müttefiklerin talihinde dönüm noktası olmuştu. Stalin'in, Türklerden yapmalarını istediği şeye, Ankara omuz silkmemeliydi. Churchill en sonunda: ''Ben Başbakan Stalin'in, Türkiye'yi silâhlanmış ve kendisini saldırıya karşı hazır görmek istediğini biliyorum'' diye görüşlerini özetledi (13), Aydemir haklı olarak, Churchill'in, ''Türk devlet adamlarının bu tür garantileri ciddiye almayacaklarını bilmesi gerekirdi'', demektedir (14).

 Churchill, Almanya'nın yenilgisini çabuklaştırmak niyetiyle Adana'ya gelmişti. Türkiye'nin Mihver'e karşı bu konuda oynayacağı rolü çabuklaştırmak için baskı yapmaktan çekinmeyecekti. Churchill'in mantığına göre doğacak yeni bir durum karşısında Türkiye, kendisini Doğu'ya yönelmiş bir Alman tehdidine karşı savunmak zorunda kalabilirdi. Özellikle Almanya'nın petrole ve öbür madenlere karşı ihtiyacı daha da artarsa, bu ihtimal gerçekleşebilirdi: ''Yaz aylarında Almanların merkezden bir yarma hareketine kalkışmaları mümkündür.'' Türkler çok geçmeden karşı saldırıya geçecek duruma gelebilirdi. Özellikle, ''duvarın tuğlalarından birini altından çekmek için'' harekete geçebilir ve böylece bütün yapının çökmesini hazırlayacak ülkelerden biri olabilirdi. Başbakanın söylediklerine göre, Türklerin tanka, cephaneye ve silâha ihtiyacı vardı; bir de bunları kullanmayı öğrenmek için eğitime ''Türk ordusunun görüntüsü karşısında hayal kırıklığına uğradım'', diyen Churchill, ''Savaş alanında kesin sonucun alınmasında çok önemli olan'' modern donatımdan yoksun ordunun, savaşa giremeyecek durumda olduğunu söylüyor ve: ''Bu benim, Türkiye'nin tutumunu çok iyi anlamama yaradı'', diye ek liyordu. ''Bizler (İngilizler) bu konularda boş gurura kapılmayız...'' Amerikalılar, diyordu. Churchill, İngilizlere çok daha modern araçları kullanmayı öğrenmişlerdi. Şimdi de aynı şeyi İngilizler, Türklere öğretebilirdi. Özellikle bu görüş, havaalanları yapımı açısından geçerliydi. ''Yuvalar hazırlanınca'' ve Türkiye savaşa hazır duruma gelince, Churchill, en az yirmi bir İngiliz hava filosunun gönderileceği üzerine söz verdi (15).

 Türkler yine de kuşkulanıyordu. İstanbul yapılarının ahşap olduğunu, Almanlar öç almak için burayı hedef seçerlerse, Belgrad gibi acı bir sona uğrayacaklarını ilerir sürdüler (16). Almanya, belki artık Müttefikleri amansız bir hava ablukasına alacak güçte değildi, ama, Cumhuriyet rejiminin yirmi yıllık çabalarını kül yığını durumuna getirebilecek gücü vardı herhalde. Naziler Boğazlara egemen olabilir, Müttefiklerin Ege'deki çıkarlarına büyük zararlar verebilirlerdi. Türkiye'nin tek kömür bölgesi Zonguldak, Bulgaristan'daki Alman hava üslerinden en çok yarım saat uzaktaydı; dolayısıyla, kolayca tahrip edilebilirdi (17). Türk sanayi kuruluşları da ancak''Bir elin parmaklarıyla sayılacak kadardı: (18) Asla tam randımanla çalışamayan üç petrol rafinerisi, bir de Çatalağzı elektrik santralı... ''Tek bir darbe''yle (19) Türk sanayi kapasitesi ortadan kaldırılabilirdi. Türk önderleri bu sefer ve yeniden acele silâha ihtiyaçları olduğu konusunda Churchill'i etkilemeye çalışıyorlardı.

 İngiltere Başbakanı'nın saat birde görüşmelerden ayrılmasıyla, birinci gün görüşmeleri sona ermiş oldu. Churchill, sabah erkenden kalkıp Türklerin kabul edeceklerini umduğu bir öneriler listesi hazırladı. Pensees Matinales ya da ''Sabah Düşünceleri''ne, daha sonra ''Savaş Sonrası Güvenliği Üzerine Notlar'' adını verdi (20). Churchill'in listeyi Türklere sunuşundan bir gün sonra, Ankara'daki İngiliz Büyükelçisi'nce Büyükelçi Steinhardt'a verilen bu düşüncelerin bir özeti şöyleydi:

  1. İngiltere, Türkiye'den bu ülkenin çıkarlarıyla bağdaşmayan hiçbir şey istemeyecek ve eğer felâketle sonuçlanacak gibiyse, Türkiye'den savaşa girmesini de istemeyecektir. Buna uygun olarak Türkiye'nin geçerli taahhütlerine de karşı çıkmayacaktır.

 2. Almanya'nın petrol ihtiyacı ve doğuya doğru genişleme isteği, Mihver'i, düştüğü umutsuzluk içinde Türkiye'ye saldırma zorunda bırakabilir. Bu tehdit karşısında Türkiye güçlü olmalı ve silâh durumu gelecek aylar içinde düzeltilmelidir.

 3. Almanya, Türkiye'ye saldırmayacak olsa bile, Türkiye'nin çıkarları, Balkanlar'da anarşiyi önlemek için savaşa girmesini zorunlu kılabilir. Bu şartlar, Almanlar'ın gittikçe artan düşkünlüğü, Bulgaristan'daki kargaşalıklar, Transilvanya yüzünden Romanya ile Bulgaristan arasında çıkabilecek bir çatışma ya da daha yoğun bir Yunan ve Yugoslavya direnişiyle doğabilir. Dolayısıyla Türkiye'nin savaşa girmek zorunda kalan bir devlet olması ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır.

 4. Türkiye savaşa girmeden de Birleşik Amerika'nın savaşa girmeden önceki durumuna benzer bir duruma, yani ''katı bir tarafsızlıktan ayrılma''ya yönelebilir. Sözgelişi, Romanya petrol tesislerinin, on iki adanın ve Girit'in bombalanması için Türk havaalanlarının kullanılmasına izin verebilir. Almanya ve Bulgaristan ''Türkiye'nin daha etken bir biçimde savaşa katılmaması için'' buna ses çıkarmayabilirler.

 5. Rusya, Haziran 1941 sınırlarının ötesinde herhangi bir toprak isteğinde bulunmaktan vazgeçmiştir. Türkiye, savaşta tam tarafsızlıktan ayrılırsa büyük çapta yardım görecek ve savaştan sonra toprak bütünlüğü için gereken bütün garantileri alacaktır. Büyük Britanya da, savaştan sonrası için Türkiye'ye, öbür devletlerden ayrı olarak güvence verecektir. Bu tür anlaşmalarda Başkan Roosevelt de kendisiyle seve seve işbirliği yapacak, Birleşik Amerika, barışta sorunların çözümlenmesi için bu yönden olanca ağırlığını koyacaktır. Aynı zamanda, Birleşik Amerika Anayasası'nın Avrupa için daha geniş yükümlülüklere girmeye uygun olmadığı görmezlikten gelinmelidir.

 6. Savaştan sonra güvenliğinin korunması için Türkiye'nin ''galip ülkeler yanında'' bulunması önemlidir. Almanya ezildikten sonra da, Türklerle işbirliği gerekli olabilir.

 7. Savaşın sonunda Birleşik Amerika dünyanın en güçlü ulusu durumuna gelecek ve Birleşik Amerika'nın bir daha Avrupa savaşlarına katılmamasını sağlamak için, uluslararası sağlam bir örgüt kurmayı isteyecektir. Bu örgüt, saldırganların silâhsızlandırılmasını isteyecek ve öncekinden de güçlü bir uluslar birliği çağrısında bulunacaktır (21).

 Bu noktalar ve askerî bir görüş birliği üzerinde 31 Ocak sabahı geç saatlerde anlaşmaya varıldı.

 Adana'da, iki askerî karar alınmıştı. Müttefikler, Türkiye'nin savunma güçlerinin bir yıllık hedef ihtiyacını karşılayacak olan silâh stoklarını hemen gönderecekti; bir de, Türkiye savaşa katılırsa, İngiltere, aralarında İstanbul ve İzmir'de olan bazı özel bölgelerin korunması için hava savunma gücüne katkıda bulunacaktı. İngilizler ayrıca, bazı kara birlikleri göndermeyi de vaat etti. Türkler savaşmaya başladıktan sonra, İngiliz komutası altındaki bağımsız bir hava filosuyla Türk komutası altına verilecek birer İngiliz tanksavar ve uçaksavar birliği de gönderilecekti. Türkiye'ye yollanacak araç ve gereçlerin bir listesi de hazırlanmıştı. Bunlara sonradan ''Adana Listesi'' adı verilmiştir (22).

 Adana'dan Sonraki Şüpheli Hava - Churchill, 2 Şubatta Stalin'e gönderdiği telgrafta, ''Türklerin bize yaklaştıklarına hiç şüphe yok'' diyor ve ardından şöyle ekliyordu: ''Fakat, bizim yanımızda savaşa katılmalarına karşılık kendilerinden, kesin hiçbir siyasal vaat istemedim.'' Ayrıca, Türkiye'nin yıl sonundan önce Müttefiklerin davası yanında yer alabileceğini, bunun için de Amerikalıların kullandığı ''tarafsızlığın sınırlı yorumlanışı'' yolunu seçeceklerini söylüyordu.

 ''İngiliz ve Amerikan bombardıman uçaklarının saldırılarında ikmal amacıyla havaalanlarını kullanmamıza izin verebilirler'' diye yazmış, ''Kendilerini Anti-Hitler sistem içinde öncekinden daha iyi bir yere yerleştirmeniz için size bu telgrafı gönderiyorum'' demişti (23). Her şeye rağmen Cumhurbaşkanı İnönü'nün, Stalin'in savaş sonrası niyetleri bakımından bir dereceye kadar Churchill'i uyarmış olduğu anlaşılmaktadır. Churcill, Rus başbakanına, Türklerin Sovyetler Birliği'nin büyük gücü karşısında güttükleri politikada çekingen olduklarını bildirmişti. Churchill, ''SSCB''nin göstereceği her türlü dostluk belirtisini hoşnutlukla karşılayacaklarından da eminim'' diye ekledi (24). Fakat Stalin ne Churchill'in İnönü'yle yakın kişisel ilişki kurması, ne de Türklere güvence vermesi konularından pek etkilenmişe benzemiyordu.

 Türkiye'nin uluslararası durumu nezaketini koruyor... Bugünkü şartlar altında Türkiye'nin, SSCB ve Büyük Britanya'ya karşı yüklendiği taahhütleri, Almanya'ya karşı yüklendiği taahhütlerle nasıl bağdaştırmayı düşündüğünü bir türlü açıkça göremiyorum. Yine de Türkiye, SSCB ile daha dostça ve içten ilişkiler kurmak istiyorsa, bırakın, ifade etsin bunu. Bu durumda Sovyetler Birliği, Türkiye'yle yarı yolda karşılaşmak ister (25).

 Stalin, Başbakan'ın, Türklerin Müfettik davasına ne gibi bir katkıda bulunacakları konusundaki düşüncelerine karşı çıkmakta hiç kararsızlık göstermedi. Ancak, Churchill'in Stalin'e gönderdiği telgraftan, Adana'daki görüşmelerine hiç olmazsa ölçülü bir başarı gözüyle baktığı belli olmaktadır. Bu alanda umulan başarı, Churchill'in ifadesine göre Türkiye'yi doğrudan doğruya savaşa sokmak değil, fakat yardımcı olmasını sağlamak, güçlerini hemen seferber edebilecek, havaalanlarının kullanılmasına izin verecek Batılı Müttefiklerin Balkanlar'da güvenebileceği gerçek bir ortak olarak hazırlamaktı. Stalin'in bu alandaki görüşü, aslında daha da gerçekçiydi. Türkler Adana'dan, bu eylemlerden hiçbirini, gerek moral, özellikle de siyasal yönden yerine getirmeyi yükümlenmedikleri duygusuyla ayrılmışlardı (26).

 Türk politikasını çizenler, Churchill'in kendilerine içlerinden bir seçme yapabilecekleri birtakım öneriler bıraktığı inancıyla Ankara'ya döndüler. Bu seçmeyi de, askerî ve siyasal durumlardaki gelişmeleri değerlendirip bunların ışığında yapabilecekleri kanısındaydılar. Aslında Churchill'in, Türkleri belirli bir eyleme zorlamamış olması, Türk politikasını çizenlerle Türk kamuoyunda genel bir ferahlık yaratmıştı (27). Churchill de Londra'ya döndükten sonra Türklerin İngilizlerle özel bir gizli anlaşma yaptıkları üzerine çıkartılan söylentileri bastırmaya çalıştı. ''Times'' gazetesi, Ege adalarını ve Yunanistan'ı kurtarmak için Adana'da gizli bir Türk-İngiliz ittifakı imzalandığını yazdığı zaman (28), 11 Şubatta Parlamento'da konuşan Churchill, bu tür spekülasyonların ''Türkiye'nin başını derde sokmaktan başka'' bir şeye yaramayacağını söyledi (29). ''Türkiye'nin müttefikimiz olduğu''nu belirtip, müttefiklerin ''hikâyenin bölüm bölüm gelişmesini beklemeleri gerektiğini, işi aceleye getirmeye kalkışmanın çılgınlık olacağını'' (30) ekledi. Türk yorumu da buna benzer bir çizgi izledi. Türk gazeteleri, Basın-Yayın Umum Müdürlüğü'nün ağzından, ''Türkiye'den hiçbir istekte bulunulmadığını, Türkiye'nin de hiçbir taahhüde girmediğini'' belirtti (31).

 Öbür meslektaşları gibi Asım Us da, İngiltere Başbakanı'nın Adana'ya Türkiye'nin 1943'te çarpışacağı savaş alanlarını tespit etmeye geldiği yolundaki spekülasyonları yalanlamak için yazmaktan geri kalmadı (32). Us, eğer böyle bir şey olsaydı, Adana toplantısının Kazablanka Konferansı'ndan önce yapılması gerekeceğini, çünkü Müttefiklerin 1943 yılı saldırı planlarını ''en ince ayrıntılarına kadar'' bu konferansta tespit ettiklerini ileri sürdü. Böylece Türk politikasını çizenler, zaman kazandıklarına ve hiçbir yükümlülük altına girmeden gerekli araç ve gereçleri sağladıklarına inanarak Adana'dan ayrıldılar. Nadir Nadi'nin de ileri sürdüğü gibi, Adana Konferansı ve bunu izleyen olaylar, ''ilginç bir satranç partisi''ne benzemekteydi ve İnönü'yle öbürleri, Batılı Müttefikler büyük fedakârlıkta bulunmayı kabul etmişti (33). Şimdi geriye bakılınca, gerek Türk, gerekse İngiliz açısından Adana Konferansı'nın hiç de başarılı olmadığı anlaşılmaktadır. Churchill, Türkleri daha etken bir biçimde müttefiklere yardımcı olacakları bir politika izlemeye razı edememiştir. Türkler de, Rusların gerçekten saldırgan bir genişleme politikası eğiliminde olduklarına İngilizleri inandıramamışlardır. Fakat, her iki yan da, eskisine oranla karşı yanı biraz daha aydınlattığı düşüncesindeydi. Bu da, İngiltere'yle Türkiye arasında anlaşmazlıkların artmasına ve daha çok karşılıklı diş bilemeye yol açmıştır (34).

 Adana Konferansı'ndan sonra Adana'da can alıcı iki konuda beslenen duygular, her şeye rağmen durumunu koruyabildi. Türk politikasını çizenler, karşılaşacakları en büyük tehlikenin Sovyet tutkuları olacağına inanmayı sürdürdüler; bu tutkuları gemlemek için İngilizlerin de hiçbir şey yapmayacaklarına olan inançları sarsılmadı (35).

 Churchill'in, Sovyetlerin Türklere karşı, yalnız iyi niyetler besledikleri üzerine acemice diretişi, İngilizler'in Avrupa'daki durumlarını güçlendirmek için ''Rusya ile ayrı bir anlaşma''ya yanaşacakları korkusunu daha da artırmıştı (36). Elbette, böyle bir anlaşma da ancak ''Türkiye'nin çıkarlarına ters düşen bir gelişme olarak gerçekleştirilebilirdi (37).

 Adana Konferansı'nın bir tek olumlu sonucu olmuştu; o da, Churchill'in, Türkleri Rusya'ya karşı yeni bir diplomatik anlayışı uygulamaya ikna edebilmesiydi (38). 13 Şubat'ta Dışişleri Bakanı Menemencioğlu, Ankara'daki Sovyet Büyükelçisi Vinogradov'a, hükûmetinin Sovyet-Türk ilişkilerini geliştirmek amacıyla görüşmelere başlamak istediğini bildiriyordu. Adana Konferansı ile ilgili olarak Churchill'le Stalin arasındaki haberleşmeden sonra, Türkiye'den o zamanki Moskova Büyükelçisi olan Cevat Açıkalın, hükûmetinden Türk-Sovyet ilişkilerini geliştirmek için yeni bir formül bulunması konusunda Molotov'u işbirliğine çağırma talimatı almıştı. Açıkalın, özellikle Adana Konferansı'ndan sonra yayınlanan İngiliz-Türk bildirisine benzeyen bir Rus-Türk ortak bildirisi yayınlanmasında diretiyordu (39). Stalin, 2 Mart'ta Türklerin yeni diplomatik çabaları üzerine Churchill'e bilgi verdi (40). Ancak, Türklerin Adana'da korktukları şey, konferansı izleyen aylar içinde gerçekleşti. Sovyetler Birliği'nin savaştaki kaderi değiştikçe, kendilerini daha kuvvetli hissetmeye başladıkça, Türklere karşı tutumları da olumsuz yönde değişmeye hatta tehdit edici bir niteliğe bürünmeye başladı (41). Molotov, Türklerin yanaşma önerilerini geri çevirdi, Türk-Sovyet ilişkilerinin ancak Türkiye'nin savaşa girmesiyle düzelebileceği gerekçesiyle bunu yersiz ve zamansız buldu (42). Böylece, Türklerin, Churchill'in de önerdiği gibi, Ruslarla bir ''modus vivendi'' (geçici uzlaşma) için yaptıkları diplomatik teşebbüs geri çevrilmiş oluyordu (43). Stalingrad savaşından sonra ve özellikle Adana Konferansı'nı izleyen dönemde Sovyetler Birliği hiç çekinmeden, Türklerin savaşa katılmayışlarını eleştirmeye başladı (44).

 Rusların, Adana Konferansından sonra Türk tarafsızlığını eleştirmeleri ve Türklerin Sovyetlerle aralarındaki diplomatik ilişkileri düzeltmek için yaptıkları teşebbüsleri geri çevirmeleri, Türkiye'nin özellikle Rusya'ya karşı güçlendirildiğini belirten Alman kaynaklı raporlarla da desteklenmiş olabilir. Alman Büyükelçiliği'ne ulaşan haber alma raporlarına göre ''Adana Konferansı Sovyetler Birliği'ne karşı düzenlenmiş''ti; hatta ''Alman orduları Dnieper nehrinin ardına atılacak olursa, Türkiye etken bir biçimde Müttefiklerin yanında savaşa katılacaktı.'' (45).

 Erkin, Sovyetler'in bu raporlardan haberli olduklarını ve endişelerinin gittikçe arttığını ileri sürmektedir (46).

 Erkin ayrıca, Sovyetlerin Balkanlara Sovyet sızmasını önleyecek bir Balkan federasyonu için Türkiye'nin teşebbüsleri olduğuna inandıklarını da ileri sürmektedir. Alman haber alma servisi de, Adana Konferansı'ndan sonra Berlin'e buna benzer raporlar göndermiştir. Oysa gerçek böyle değildi. Turgut Menemencioğlu'nun deyimiyle, ''Savaşı Balkan sınırlarında durdurma fikri, Saraçoğlu ve Türk hükûmetince, savaşın patlamasından hemen önce içtenlikle benimsenmiş bir fikirdi''; ama, ''1942'de bir Balkan federasyonu kurulması görüşü, hayalden başka bir şey olamazdı (47).

 Menemencioğlu, haklı olarak Türklerin, Balkan ülkelerinin ve Türk sınırlarının bütünlüğünü Balkan ülkesi olmayan devletleri dışarda tutacak bir federasyonla korumasını istediklerini belirtmektedir. Türkiye de ''on yıldan beri güdülen bir fikrin sonucu'' sayılacak böyle bir federasyona elbette katılırdı. Oysa bir şeyi soyut olarak istemekle bunu gerçekleştirmek arasında belirli bir fark vardır. Adana Konferansı'ndan sonra ortaya çıkan yeni şartlar, Rusya'ya karşı bir federasyon kurulmasının imkânsızlığını Türk önderlerinin sezinlemesine yetmiştir. Dolayısıyla, Kremlin'in Türk niyetlerini anlamış olması bile önemli değildir.

 Churchill'in Stalin'e, Türkleri Müttefiklere daha çok yaklaştırdı diye söz ettiği Adana Konferansı, aslında Türk-Sovyet ve İngiliz-Türk ilişkilerine egemen olan güvensizliği ortadan kaldırmaya pek az katkıda bulunabilmiştir. Kendisini gittikçe daha çok duyurmaya başlayan Sovyet hıncı karşısında Türkler, Stalin'in, Türkiye istilaya uğrayacak olursa, ''Rusya'nın yardıma koşacağı'' sözünü hatırlamışlardır (48). Rus Başbakanı, Sovyet ordularının Almanlar karşısında yenilgi üzerine yenilgiye uğradıkları bir dönemde, bunu dostça bir tonda söylemişti. Ama Sovyetler'in zaferden zafere koşmaya başladığı ve Stalin'in  gittikçe sesini yükselttiği bu durumda yardıma koşmak, düpedüz istilâ anlamına gelebilirdi. Türk önderleri ise Sovyetlere istilâ fırsatı vermemeye kararlıydı. Bunun için de savaşın Türk topraklarına sıçramaması için her zamankinden daha azimli görünüyorlardı. Bu durum ise kendilerini İngilizlerle işbirliği konusunda çok daha çekingen ve isteksiz bir duruma getiriyordu.

 

 

 

 

 VI

 YOKUŞA SÜR HAREKÂTI

 

 İngilizler, Rusya ile Türkiye arasında bocalıyor

 

 Büyük Britanya 1943'te çıkarlarının birbirlerine karşıt olduğunu kabul ettiği iki ulusu Müttefikleri arasında görmek gibi inanılmaz bir durumda kalmıştı: Bunlar, Türkiye ve Rusya'ydı. Birbirleriyle bağdaşması imkânsız istek ve çıkarlarla cambaz gibi oynamakta büyük deneyi olan İngiliz diplomasisi bile bu yüzden zor durumda kalmıştı.

 İngiliz hükûmeti, Churchill, Eden, Parlamento'nun iki kamarasının üyeleri, ayrıca Londra'da yayımlanan ünlü ''Times'' gazetesi gibi gayri resmî ağızların aracılığıyla, Majestelerinin hükûmetinin Rusya'nın Doğu Avrupa'daki haklarını ve savaştan sonra sınırlarının güvenliğini sağlama hakkını kabule hazır olduğunu üsteleyerek belirtti. Stalin'i inandırmak için hesaplanarak söylenen bu sözler, özellikle Almanya'nın parçalanması için yapılan çağrılarla da birleşince, Türkiye'de duyulan kuşkuyu bütün bütün arttırdı.

 Bu arada Churchill de savaşa katılmaları için Türkler üzerinde daha çok baskı yapmaya başlamıştı. Bu amaçla, aradığı barış güvenliğini ancak Müttefiklerin yanında savaşmakla elde edebileceğine Ankara'yı inandırmak zorundaydı. Türklere gelince, İngilizlerin Ruslara yönelttikleri sözlere bakarak, Churchill'in öğütlerine karşı gittikçe artan bir direniş gösteriyorlardı. Profesör Fahir Armaoğlu'nun da belirttiği gibi, ''İngilizler Rusya'ya ne kadar çok dostluktan söz ederlerse, Türklerin de İngilizlere karşı besledikleri dostluk duygusu aynı oranda azalıyordu.'' (1).

 Türkiye'nin, İngilizlerin savaş sonrası planları ile ilgisi, 2 Aralık 1942'de Dışişleri Bakanı Eden'in Avam Kamarasında, savaştan sonra barışın dört büyük devleti, yani Büyük Britanya, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya ve Çin arasındaki sıkı işbirliğine bağlı olacağını söylemesine kadar dayanır (2). Eden pek tumturaklı konuşuyordu. Dört büyüklerin ortak çabalarını taşıyacak araç da, Birleşmiş Milletler olacaktı. Yeni örgüt, ''her şeyden önce bizim, Birleşik Amerika'nın ve Rusya'nın arasında var olacak anlaşma temeline dayanacaktı.'' Eden, gelecekte saldırganlık kaynağı olarak neden söz ettiğini de, kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesin açıklıyordu: ''Avrupa'nın muhtaç olduğu ilk şey, Alman saldırganlığını yeniden doğması ihtimaline karşı sürekli bir savunma sistemi kurmaktır.'' (3). Sovyetler Birliği ile ilişkilere gelince, ''Sovyet hükûmetiyle aramızda çıkar anlaşmazlığı baş göstereceğine inanmamız için bir neden yok,'' diyordu. Eden, ideolojik görüş ayrılıklarının iki ülke arasındaki işbirliğini imkânsız kılacağı kavramına karşı çıkmaktaydı (4).

 Avam Kamarasında bu konuşmaya tutulan alkışlar, Türkiye'de hiç bir yankı bulmadı. Basın da, Üç Büyükler Eylemi'ne karşı ateş püskürmek için pek zaman ayırmadı.

 Sözgelişi, Necmettin Sadak ''Akşam'' gazetesinde tumturaklı bir tavırla büyük devletlerden biri saldırgan bir politika izlemeye başlarsa ne olacak, diye bir soru attı ortaya. Emperyalist amaçlar güden bir hükûmetin her zaman için iktidara geçmesinin mümkün olacağını belirtti. Böyle bir durumun gerçekleşmesi, Avrupa'nın mahvolması demekti. Eden'in çizdiği yeni Avrupa politik sistemi, Üç büyükler arasındaki işbirliğine dayanıyordu; ama, düşman yenildikten sonra bu işbirliği acaba sürecek mi, diye soruyordu, Sadak (5). Doğrusu, Türkler bu konuda İngilizleri iyi anlamışlardı. Önceden de gördüğümüz gibi Churchill, Adana'da, Sovyetler Birliği'yle gelecekteki ilişkiler bakımından olumlu görüşler ileri sürülmüştü.

 Türkler, Churchill'in ülkelerinden ayrılmasından sonra İngilizlerin Rusya'ya karşı güttüğü politikadaki tahminlerinde yanılmadıklarını görmek için çok beklemediler. ''Times''ta yayınlanan bir makale ve Churchill'in bir konuşması, Ankara'da şaşkınlığa yol açtı. ''Times'' gazetesi, 10 Mart 1943'te yayınladığı makalede şunları ileri sürüyordu:

 1. Savaştan sonra dünya barışı, öncelikle dört büyüklerin uğraşısı olacak ve gelecekteki saldırıları önlemek için güç kullanmayı istemelerine bağlı kalacaktı; 2. Dört Büyüklerden yalnız ikisi, İngiltere ve Sovyetler Birliği Avrupa'daydı;

 3. Dolayısıyla Rusya, Doğu Avrupa'daki barışı korumakla sorumlu olacak, Büyük Britanya da aynı yükümlülüğü Batı Avrupa'da üzerine alacaktı (6).

 Makalede belirtildiğine göre, savaştan sonra Sovyetler Birliği her istediğini yapabilecek bir durumda olacaktı. Önemli olan, Büyük Britanya'nın Rusya ile birlikte ya da ona karşı olmasıydı.

 Rusya'nın Avrupa sorunlarına etkin ve etkili bir biçimde katılmasında Britanya'nın da Rusya ile aynı çıkarları vardır. Dolayısıyla, Doğu Avrupa'da güvenlik sağlanmadan Batı Avrupa'nın güvenliği de sağlanamaz; oysa, Rusya'nın askerî gücü olmadan, Doğu Avrupa'nın güvenliği söz konusu edilemez... (7).

 Makale, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde şu sonuca varıyordu: ''Rusya, olağanüstü çabalarının katkısıyle kazanılacak zafere ulaşıldığı zaman, sınırlarının güvenliğinin sağlanması bakımından Müttefikleriyle aynı haklara sahip olacaktır.'' (8). Bu görüşe karşı Türkiye'de gösterilen tepki, yine üzüntü ve hayal kırıklığı oldu. Türk basını büyük gürültü koparttı.

  Sözgelişi, Yalman, ''Vatan'' gazetesinde öfkeyle, İngiltere'nin, Rusya'nın sözcüsü durumuna geldiğini belirtiyor, Rusya adına bir imparatorluk kurmak istediğini söylüyordu (9).

 Cevat Açıkalın, yazara bilgi vererek, gerek kendisinin, gerek İnönü'nün, gerekse Menemencioğlu'nun bu makaleden haberli olduklarını ve kapsadığı görüşler karşısında çok üzülüp hayal kırıklığına uğradıklarını bildirdi (10).

 Türkler bu sırada Washington'da, Dışişleri Bakanı Eden ile Başkan Roosevelt arasında 12 Mart-30 Mart tarihlerinde geçen tartışmaların niteliğini bilselerdi, gelecek üzerine besledikleri kuruntular daha artardı.

 Savaş sonrası Avrupa'sının boyutları tartışılırken, Roosevelt yalnız üç büyüklerin, Büyük Britanya, Sovyetler Birliği ve Birleşik Amerika'nın silâhlanmasına izin verileceğini, tarafsızlar da içinde, küçük ulusların ''tüfekten daha tehlikeli silâhlara'' sahip olmalarına göz yumulmayacağını bildirmişti (11). Öte yandan Eden, Başkan'a verdiği güvencede, Rusların ''Polonya'dan pek az bir toprak isteğinde bulunacaklarını, belki Curzon Hattını aşmayacaklarını'' belirtiyor, Stalin'in ''gerçek kişilerin yöneteceği'' güçlü bir Polonya istediği yolundaki inancını açıklıyordu (12). Eden, Başkan'a ayrıca, Sovyetler Birliği'nin Baltık devletlerini kendi topraklarına ekleme konusunda üsteleyeceğini haber vermişti. Bu konu, Başkan'ı, Eden'den daha çok tedirgin ediyordu. Çünkü Eden, bunu hemen hemen bir oldu bitti diye kabul etmeye hazırdı (13).

 Genellikle Eden'in, Sovyetlerin savaş sonrası niyetleri üzerine görüşleri, Stalin'in savaştan sonra Rusya'nın ''güvenliği'' için isteklerinde mantıklı ve ılımlı davranacağı ihtimaline dayanmaktaydı. Türklerin de asıl korktukları buydu. Küçük devletlerin güvenliği konusuna gelince, Roosvelt'in Eden üzerinde uyandırdığı ve İngilizleri bile endişelendiren izlenime göre Başkan, ''değil düşman, müttefik ülkelerin topraklarının kaderleriyle bile oynamaya hazırdı.'' (14).

 Tartışmalarının sonunda Roosevelt, toprak sorunlarının pek çoğunun askıda kaldığını kabul etti; fakat, ''Barış Konferansına gidip, Polonya ve öbür küçük ülkelerle pazarlık etmek niyetinde olmadığını...'' (15) söyledi. Bu da Türklerin, Müttefiklerin tutum ve niyetlerinden kuşkulanmalarının nedenini yansıtmaktadır (16).

 Türklerin tahminlerini doğrulayan bir olay da, Eden'in Washington'dan dönüşünden birkaç hafta sonra, Sovyetlerin sürgündeki Polonya hükûmetini tanımayı kabul etmemeleri oldu. 26 Nisan 1943'te Sovyetler, Londra'daki Sikorski rejimiyle diplomatik ilişkilerini keserek Rus taraftarı komünistlerin ağır bastığı ''Polonya Vatanseverleri Birliği''ni örgütlediler (17). Türkler bunu, Doğu Polonya'yı sınırları içine alma yolunda Sovyetlerin attığı ilk adım olarak kabul ederek derin bir biçimde etkilendiler (18).

 Fakat İngilizler, hiç olmazsa Türklerin gözünde tehlikeler karşısında umursamaz kalmayı sürdürüyordu (19) Bu nedenle de, Churchill'in 1943 yılı yazında Kuzey Amerika'daki etkinliklerini derin bir çekingenlik ve hayretle gözlediler.

 1943 yılı mayıs ayında Washington'daki Churchill Roosevelt görüşmesinde ve birkaç ay sonraki Quebec Konferansında İngiltere Başbakanı, Türklerin savaşa girmesi konusunda diretti (20).

 Bunu yaparken, hedef olarak İtalya'yı seçmişti. 12 Mayıs 1943'te Churchill, İtalya'yı yenilgiye uğratmanın sağlayacağı avantajları sıralamıştı: Mihver'i lojistik çabalarını genişletmeye zorlamak, Rusya'nın ''yükünü azaltmak'', İtalyan birliklerinin Balkanlardan ayrılmasını sağlayarak bu bölgede Mihver'in gücünü azaltmak ve ''Akdeniz'de kendisini hep İtalya ile ölçen'' Türkiye'yi savaşa girme zorunda bırakmak. Churchill, ''Zamanı gelecek... Topraklarındaki üslerin kullanılması Türkiye'den istenecektir...'' diyordu. Churchill'in savunduğuna göre bu istek, ''İtalya savaş dışı edilirse, başarısız kalamazdı.'' (21).

 Churchill'in bu sırada kafasının içinde ne planlar kurduğu üzerine hep tartışmalar olmuştur, her halde daha olacaktır da. Bundan çıkan tek sonuç, Churchill'in Türkiye üzerinde baskı yapmak için İtalya'yı işgal etmek istediğidir.

 Amerikalılar, pek gönülden olmasa da, İtalya'nın istilâsı konusunda Churchill'le anlaşma yapmaya hazırlıklıydı; ancak bunu, başbakanın nedenleriyle tıpatıp bağdaşan nedenlerden ötürü istiyor değillerdi. Amerikan stratejistleri İtalya'yı, güney cephesinden çok batı cephesi açısından hesaplıyorlardı: Düşman işgali altındaki Avrupa topraklarına karşı ikinci cephenin açılmasıyla birlikte kulanılacak yararlı bir hava üssü olarak görmekteydiler. 1943 yılı temmuz ayında Amerikan plancıları ''İtalya'yı savaş dışı etmek için en sonunda benimsenen tedbirlerin, Alman denetimi altındaki Avrupa'ya karşı etkili bir hava harekâtını yürütmeye'' yarayacağı umudundaydılar (22). Amerikalılar İtalyan anavatan topraklarına saldırı kararı aldıktan sonra bile, İngiltere başbakanını şaşırtmaktan vazgeçmedi. Churchill'in umduğunun tersine, Türk savunma yeteneklerinin artırılması yerine, Amerikalılar desteklerini geri çekme kararı alıyorlardı. A.B.D. ağır bombardıman uçaklarının Tükiye'ye gönderilmesine karşı çıkıyor, bunların İtalya'daki üslerinde ve daha yararlı olacakları görüşünü ileri sürüyordu (23). Churchill'in, istilânın Amerikalıları Doğu Akdeniz'de daha etken duruma getireceği umudu böylece gerçekleşmemiş oluyordu.

 Doğu Akdeniz Amerikalılarca gerektiği biçimde önemsenmeyince, İngilizler Türklere oyun oynamayı sürdürmek zorunda kalıyor, üstelik bunu, Amerika'nın stratejik desteği olmadan yapmaları gerekiyordu.

 Churchill, Manş üzerinden bir saldırı için girişilen hazırlıklarda İngilizlerin zamanı kullanma çabalarına Amerikalıları da katmaya uğraşırken, bir yandan da böyle bir kampanyada Türkleri etken bir rol oynamaları için hazırlamak ve inandırmak için didiniyordu. Fakat, ne Amerikalıları, ne de Türkleri inandırmakta başarılı olamıyordu. Ne var ki, Amerikalılar ''Hayır'' diyebilecek kadar güçlüyken, durumu çok daha zayıf olan Türkler açık seçik konuşmaktan dikkatle kaçınıyor, daha başka bir yoldan direniyordu. Önceden de gördüğümüz gibi Churchill, Adana'da, Türkiye'ye daha çok yardım yapılacağını vaat etmişti. Böyle yaparken de, bu yardımın Türkiye'nin savaşa katılmasına yeteceğine -yanlış olarak- inanıyordu. Türkler ve İngilizler bu yardımı başka açılardan değrelendirmekteydi. Bununla birlikte, aralarındaki anlaşmazlık hiçbir zaman açığa vurulmamıştır; çünkü Türkler, çevirdikleri manevralarla sorunu alınacak yardımın hedefi olmaktan çıkartıp, ne kadar miktar yardım alınacağı biçimine sokmuşlardı. Oysa bu, İngilizler için hiç de önemli olmayan ikinci derecede bir sorundu.

 Türkler İşi Yokuşa Sürüyor - Adana'da, Türk-İngiliz askerî görüşmelerinin en kısa zamanda Ankara'da yapılması kararlaştırılmıştı. 26 Şubatta İngiliz askerî ateşesi A.C. Arnold ve Türk Genelkurmay Başkanı yardımcısı Asım Gündüz'ün ortak başkanlığı altında iki genelkurmayın temsilcileri toplandı. İngilizler, Türkiye'ye günde beş yüz ile bin tondan daha çok askerî araç ve gereç göndermemekte kararlıydı. Türkiye'yi destekleme işi aşamalar halinde gerçekletirilecekti. İşte bu nedenle, Türkiye'nin savaşa katılması amacını güden ve HARDIHOOD adı verilen donatım harekâtı, dört aşamadan oluşuyordu. Bunlardan biri sona erdi mi, hemen ardından ikincisi izleyecekti:

 Birinci aşama: Havaalanlarının savunmasını sağlayacak olan uçaksavar toplarıyla birlikte çoğu avcı olmak üzere 25 Kraliyet Hava Kuvvetleri filosu.

 İkinci aşama: Türk havaalanlarının savunasına yardımcı olacak uçaksavar toplarıyla birlikte çoğu avcı olmak üzere 25 Kraliyet Hava Kuvvetleri filosu.

 Üçüncü aşama: İki ağır uçaksavar bataryası, iki hafif uçaksavar bataryası, ayrıca iki tanksavar taburu.

 Dördüncü aşama: İki zırhlı alay (24).

 Birinci aşama hiçbir zaman tamamlanamamıştır.

 Bu yetersiz araç ve gereçleri göndermek de ayrı bir sorundu. Hele Türkiye'ye ulaştıktan sonra hizmete sokmak, daha da büyük güçlükler yaratıyordu. Orta Doğu'daki Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı General Henry Maitland Wilson, ''İlerleme, Türklerin yatkın olmayışı, demiryolu şebekelerinin sınırlı imkânlarını takdir etmemekteki inatları, ya da savaştaki sivil ve askerî ihtiyaçlarının ne olduğu üzerine geçerli tahminlerde bulunamamaları yüzünden pek ağır oluyordu,'' diye yazmaktadır (25). Wilson ayrıca, ''Türklerle çetin ve bitmek bilmeyen görüşmeler yapmak''tan da yakınıyordu (26). Ancak Wilson'un asıl canını sıkan, Türklerin izledikleri yüksek politika anlayışıydı.

 Sözgelişi, 1943 yılı Mart ayı ortalarında, Türkiye'nin askerî kapasitesini yaratacak planları tartışmak üzere, Orta Doğu Müttefik Komutanlığından bir planlama kurmayı Ankara'ya yerleşmişti (27). Savaşa katılmadan önce havaalanları yapımının ve bunlara yardımcı tesislerin kurulmasının önemini belirtmek için de Hava Mareşali Sholto Douglas, mart ayında Ankara'ya gelmişti. Türkler, planlama kurmayı ve Douglas'ın taslağını çizdiği önerileri kabul etti (28). Fakat, birkaç gün sonra, anlaştıkları noktalardan dönüp yeni ve çok daha zor isteklerde bulundular. Bunun üzerine Wilson, Ankara'ya gitmeye karar verdi.

 1943 yılı nisan ayı ortalarında Wilson, Mareşal Fevzi Çakmak, Gündüz ve kurmay yardımcıları arasında Millî Savunma Bakanlığında görüşmeler yapıldı. Görüşmelerin, Türkiye'nin savunması sorunlarının ötesine aşmasına izin verilmiyordu. Wilson, Türklerin ilerdeki saldırı harekâtı konusunda tartışmalara katılmamak için önceden uyarılmış olduklarını belirtmektedir (29). Türklerin öncelikle ortaya attıkları sorunalrın başında, Türkiye'deki birliklere kimin komuta edeceği konusu geliyordu. Wilson ise, Ankara'ya bu konuyu tartışmak için gitmemişti.  O, birtakım özel savaş planlarını formüle etmek istiyordu: Türkiye, Mihver'e karşı en iyi hangi biçimde savaşabilirdi? Ordusu en çabuk nasıl hizmete girebilirdi? Türkler, İngiltere'den aldıkları donatımı en iyi hangi biçimde kullanabilirdi?

 İşte, generalin aklında bu türden sorunlar vardı. Wilson, Çakmak'a Türk savunma hatlarının Çatalca ile Bolayır arasında uzanması gerektiğini söylemişti. İngiliz generali, Türk Genelkurmay Başkanı'ndan, Türk ordusunun durumunu nasıl koruyabileceği üzerine somut öneriler ileri sürmesini istedi (30). Çakmak söylenenleri dinledi, fakat kendine özgü bir tutumla, düşünceli düşünceli oturmasını sürdürdü. Wilson, Menemencioğlu ve Saraçoğlu'yla ayrı ayrı görüştüğü zamanlarda da, aynı güçlüklerle karşılaştı; ama, bu seferki direnişler çok daha kurnazcaydı. Her ikisi de, Wilson ortaya siyasal sorunlar attığı zaman taktik sorunlarından, taktik sorunları attığı zaman da siyasal sorunlardan söz edilmesini istiyordu. Türk yetkilileriyle görüşmelere katılan gerek Büyükelçi Hugessen, gerekse General Wilson, açık sözlü olup olmamakta kararsızdılar. Wilson gerek kendisi, gerekse Hugessen adına ''Yararlı olmamız için zamanında çağrılmamız gerektiği noktası üzerinde durduk,'' diye yazmaktadır (31).

 Wilson, İngiliz tanksavar ve uçaksavar toplarını hemen kabul etmeleri konusunda Türklere baskı yapıyordu. Türkleri özel bazı askerî harekâta razı edebilmek için teşebbüslerde bulunuyordu.

 Menemencioğlu ile Saraçoğlu, bütün bu teşebbüsler karşısında kayıtsız kalıyor ve konuşmalar daha sona ermeden konuyu değiştirmeye kalkışıyorlardı.

 Türkler savaşın harekât yönüyle ilgilendiklerini gösterdikleri zaman, yine de hiçbir şey ortaya koymamış gibi, İngilizleri çileden çıkartıyorlardı. Sözgelişi, Wilson'un kurmay heyetinden biri, Wilfred Lindsell, 1943 yılı ağustos ayında Türk subaylarından bazılarını manevralara götürmek üzere Ankara'ya gelmişti. Lindsell'in görevlerinden biri de, aldıkları çeşitli yardım araçlarını nasıl kullanacaklarını Türklere öğretmekti. Lindsell sonradan Wilson'a, Türklerin isteksiz öğrenciler olduklarını söylemiştir (32). Wilson bu işin hemen hemen imkânsız olduğunu ileri sürüyor, Türkiye'nin ''çektiği teknisyen sıkıntısı, bir tank mürettebatına motorun nasıl çalıştığını kitabın birinci sayfasından başlayarak öğretmeyi gerekli kılmaktadır,'' diyor (33).

 Böylece İngilizler, gerek talim alanında, gerekse kurmay çalışmalarında şaşkına dönüyordu.

 Fakat, bütün sorunlar içinde en çetini, araç ve gereçlerin Türkiye'ye taşınmasıydı. HARDIHOOD harekâtının ilk üç aşamasına katılacak savaşçı birliklerin gerektiği biçimde bakımı için, günde yaklaşık olarak 1200 ton çevresinde araç ve gereç taşınması gerekiyordu.

 Bu da, Türk demiryollarının ve limanlarının taşıyabileceği yükün en çoğuydu. İngilizler bu sorunu da çözmeye kalkıştılar; ama, çözümledikleri her sorundan sonra karşılarına daha başkaları çıktı. 1943 yılı mart ayında 100 lokomotifle 2500 tane 15 tonluk vagonu göndermeyi kararlaştırdılar. Bunların yarısı hemen teslim edilecek, öbür yarısı ise yedek olarak gönderilecekti. Bu karar taşıt sorununu çözümlemeye yetmediği gibi, üstelik ortaya yeni bir sorunun çıkmasına yol açtı: Lokomotiflerin yakıt sorunu nasıl giderilecekti?

 Hebert L. Matthews'ün 14 Mart 1943'te yazdığı gibi, ''en önemli eksiklik, kömürdü.'' (34). Fakat, bu Türkiye'nin kömür sıkıntısı çektiği anlamına gelmiyordu. Asıl sorun, kömürü Türkiye'nin güney bölgelerine taşımak için deniz yolundan yararlanmanın zorluğuydu. Matthews'ün yazdığına göre, ''İngiliz yetkilileri, kömürsüzlükten, çok sayıda lokomotifin güneyde, raylar üzerinde yattığı inancındaydı'' ve bunun nedeni de, gemi yokluğuydu. Duruma bir çare olur umuduyla İngilizler, Türkiye'ye birkaç şilep de göndermişlerdi.

 Fakat, savaşa katılması durumunda, ülkesini savunmak için yeteri kadar uçağı barındıracak yeteri kadar hangar, yeteri kadar havaalanı da yapılsa ve yeteri kadar limandan yeteri kadar İngiliz araç ve gereçleri ile tesnisyen gelse, yeteri kadar gemi, yeterli sayıda lokomotifi yeteri kadar kömürle beslese bile, Türk politikasını çizenler, HARDIHOOD harekâtının başarıya ulaşmasını ya da İngilizlerin kafasında kurduğu biçimiyle başarıya ulaşmasını, kuşkusuz, istemiyorlardı.

 Yardım harekâtının can damarını, aralarında on altı ağır bombardıman filosunun da bulunacağı 45 hava filosunun gönderilmesi oluşturmaktaydı. 1943 yılı ilkbaharında Türk hava üsleri bu çapta bir kuvveti çok zorlukla barındırabilecek nitelikteydi. Türk havaalanları, ancak yirmi beş filoyu kaldırabilirdi ve ancak yağışsız havalarda bu alanlardan yararlanılabilirdi. Bu nedenle İngiliz teknisyenleri, Türk havaalanlarının kapasitesini artırmak için birtakım planlar geliştirdiler (35). Bu planlar arasında, Afyonkarahisar yakınlarında bir ileri hava üssü kurulması; ayrıca, her türlü hava şartları altında kullanılabilecek iki havaalanının da Milas ve Muğla'da yapılması öngörülüyordu. İngilizler ayrıca, Ulukışla'da önemli bir istasyon olan Çakmak kavşağına da Kraliyet Hava Kuvvetlerinden bir birlik yerleştirmek için söz vermiş, bu planların gerçekleştirilmesi amacıyla, gerekli olan yapı malzemesinin sağlanması için Mersin ve İskenderun liman tesislerinin genişletilmesini de üzerlerine alabileceklerini bildirmişlerdi.

 İngiliz yetkilileri bu önerileri ileri sürerken, haziran ayı başında daha çok sayıda İngiliz teknisyeninin de Türkiye'ye gönderilmesinin gerekeceğini belirtmişlerdi. İşte Türkler bunun üzerine, inatla direnmeye başladı. Wilson, bu konuda şunları yazmaktadır:

 Türkler ileri bir hava üssü kurulması için Ağustos ayına kadar izin vermedi, sonra da öyle bir şart koştular ki, projenin yıl sonuna kadar tamamlanması imkânsız duruma geldi. İnşaatı Türkler yapacak, yalnız, halen Türkiye'de bulunan İngiliz teknisyenlerinin gözetimi altında yürütülecekti. Ayrıca, çalışmalar ticarî bir inşaat havası içinde yürütülecekti. Limanlarda antrepo yapımı için de aralık ayına kadar gerekli izin verilmedi (36).

 Yine Wilson'un yazdığına göre, İskenderun'daki akaryakıt depolarını genişletme tasarıları, hastane yapımı, haberleşmeyi kolaylaştırmak için yeni telefon hatları çekilmesi işlemleri ''sürekli olarak... Türklerce geciktirilmekteydi.'' (37). Bu, Türklerin İngiliz askerî yardımını geri çevirmek istedikleri anlamına gelmiyordu. İngilizler, Amerika'nın da desteğiyle, 1943 yılında Türklere yaklaşık olarak 80 milyon dolarlık askerî yardımda bulunmuştu. 5 Aralık 1943'te, İkinci Kahire Konferansı sırasında General Wilson, Menemencioğlu'nun da hazır bulunduğu bir toplantıda, Harry Hopkins ve Anthony Eden'a, Adana Konferansı'ndan beri Türklerin şu yardımları aldıklarını açıklamıştır:

 350 tank, 48 otomatik silâh, 300'e yakın topsavar topu (bunların yüzden çoğu da ağır toptu), 300 sahra ve orta çaplı top, 200 havan topu, 500'e yakın tanksavar silâhı, çok büyük çapta otomatik silâh ve başka silâh türleri (99.000'e yakın), 420 hafif havan topu ve Türkiye'nin savunması için gerekli, bir milyona yakın tank mayını (38).

 Demek ki Türkler, İngilizlerden büyük çapta askerî yardım almakta bir sakınca görmemişti. Fakat Zeki Kuneralp'ın da ileri sürdüğü gibi, ''Türkler, İngilizlerin kendilerine bu yardımı, savaşa katılma konusunda özür imkânı bırakmamak için yaptığı görüşünde değildi.'' Türklerin yardım çabalarını çelmeleme harekâtı ya da İngilizlerin kendilerini lojistik yönden savaşa katılacak kadar güçlendirmeyi önleme çabaları, Kuneralp'ın da ifade ettiği gibi, kibarca ''Hayır'' demenin bir başka yoluydu (39).

 Türklerin oyalama taktikleri, özellikle havaalanları yapımı gibi çok sayıda yabancı uzmanın Türkiye'ye girmesini zorunlu kılacak tasarılarda daha çok belirginleşiyordu. Ankara'daki Alman Büyükelçiliğinin arşivleri, 1943 yılı temmuz ayında İnönü'nün Dışişleri Bakanlığından aldığı bir raporda, İngilizlerin havaalanları yapımını çok hızlı yürüttüklerinin bildirildiğini göstermektedir. Rapor, bunun sonucu olarak Türkiye'nin savaşa sürüklenebileceği konusunda uyarıda bulunmaktadır. Rapor şunu da belirtmekteydi:

 İngilizlerin Türkiye'de giriştikleri havaalanı inşaatları, beklendiğinden de çabuk ilerlemektedir. Bir yılda hazırlanması düşünülen alanlar, beş ay içinde tamamlanmıştır. Türkiye'deki İngiliz personeline ait yapıların sayısı da sürekli artmaktadır. Montgomery'nin ordusu, adım adım Türkiye-Suriye sınırına kaydırılmaktadır; belki de Türkler, İngilizlerin işi bir oldu bittiye getirmeleriyle, sözgelişi, Türk havaalanlarından kalkacak uçaklarla Romanya petrol kuyularını bombalayarak ya da Suriye ve Türkiye'den başlayıp, Balkanları hızla istilâ ederek savaşa sokulacaktır (40).

 Türklerin bu tutumu Almanları yatıştırmıştı. Çünkü Almanlar, Türk ordusuna İngiliz askerî yardımı yapılmasına göz yumuyorlardı; öte yandan, hava filoları gönderilmesini daha büyük bir kışkırtma unsuru olarak kabul etmekteydiler. Öte yandan, Türkler, havaalanları yapılmadan ve göklerinin savunması sağlanmadan savaşa katılmalarının imkânsız olduğunu, Almanların hava üstünlüğünü ileri sürerek, özellikle belirtmekteydi.  Bu davranış İngilizlere pek mantıksız, hatta insanı deli edici bir şey gibi görünüyordu; çünkü Türklerin, Müttefikler yanında savaşa katılmaya hazır olduklarını düşünüyorlardı. Oysa, bütünüyle karşıt bir varsayımdan kalkan Türkler için her şey son derece mantıklı görünüyordu.

 Türk Dışişleri Bakanı'nın raporu, Türk ve İngiliz kuvvetleri arasında olabilecek bir birleşmeden söz etmekteydi. İngilizler Balkanları, Türklerin isteği dışında bu ülkeden geçerek istilâ etme niyetinde değildi ama, zamanı gelince Türk ordusuyle birleşmek için Suriye'deki İngiliz kuvvetlerinin hazırlandığı da doğrudur. Böyle bir birleşme, havaalanlarının tamamlanması ve İngiliz hava filolarının bu alanlara üstlenmeleriyle bağdaşıyordu. Eğer Türkler yardım kabul etmekte böyle ağırdan almasalardı, bu tür bir birleşmenin İngiliz-Amerikan etkisinin Balkanlarda geniş çapta yayılmasını sağlayacağı kesindi. Ancak, Esmer ve Erkin'in yazara belirttikleri gibi, İngilizler bir tür bir bağlantıya yanaşmaktan uzaktılar  ve Müttefiklerin büyük stratejilerini açıklayacak kadar Türklere güvenmiyorlardı (41). Bugün biliyoruz ki, bir Balkan harekâtı için Amerika'nın onayını almayı başaramayan İngilizlerin, açıklayabilecekleri pek büyük bir stratejileri de yoktu.

 Churchill Kozunu Oynuyor - Bütün bu hayal kırıklıklarına rağmen, Mussolini'nin 25 Temmuz 1943'te iktidardan düşmesi üzerine Churchill, gerek Türkleri savaşa sokmak, gerekse Amerikalıları Doğu Akdeniz'de etkili duruma getirmek için çabalarını yenilemekten geri kalmadı. Başbakanın duyguları şöyleydi:

 İtalya'nın çöküşü, İttifakın ruhuna uygun hareket etmesi için Türkiye üzerinde en büyük baskının yapılacağı zamanı saptamış olmalıydı... İngiltere ve Birleşik Amerika'nın bu alandaki çabalarına, mümkü olursa, Rusya da katılmalı, hiç olmazsa bu çabaları desteklemeliydi (42).

 Churchill kafasında bu tür fikirlerle, on gün sonra, 5 Ağustos 1943'te, A.B.D. Başkanı ile buluşmak üzere Quebec Konferansı için hareket etti. Roosevelt ve ortak askerî önderleri, bu sefer Churchill'in karşısına önceden belirli bir politikayla çıkmakta kararlıydılar. Konferansın 19 Ağustos 1943 tarihli ilk toplantısında, İngiltere Başbakanı'ndan, Manş üzerinden yapılacak saldırı sorununun en önemli ve öncelikle görüşülmesi gereken sorun olarak ele alınması için bir anlaşma koparttılar. Churchill bu öneriye ''Peki'' dedi ve tarih olarak da 1 Mayıs 1944 kararlaştırıldı. Birleşik Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Henry L. Stimson'un söylediği gibi, ''O andan başlayarak OVERLORD harekâtı rayına oturtulmuş oluyordu.'' (43).

 Yine de toplantıların sonuçları Churchill'in Doğu Akdeniz konusunda düşündüklerini pek az yansıtabilmektedir. Sözgelişi ortak kurmay başkanlarının, konferansta Başkan ve Başbakan'a sunduğu son raporda, ''Türkiye'nin savaşa katılması için daha zamanın gelmediği görüşüne varılmıştır,'' deniyordu (44).

 Buna karşılık, Birleşik Amerika ve Büyük Britanya'nın, ''verebileceği ve Türkiye'nin de kaldırabileceği kadar'' araç ve gereçle bu ülkeyi donatmayı sürdürmeleri konusunda anlaşmaya varmışlardı (45). İngilizler bu tür anlaşmalara katıldıkları halde, Türkiye'nin savaşa katılmasının, Müttefiklerin yararına bir şey olacağına inanmaktan vazgeçmemişti (46). Türklerin savaşa katılmaları için umut beslemeye yeter bir neden vardı. Churchill bunun üzerine kozunu oynamaya karar verdi. 9 Eylül 1943'te Washington'da bulunduğu sırada ve Başkan'a bilgi vermeden, General Wilson'a, ''Artık yüksek oynamanın zamanı geldi. Bir şeyler yaratın ve cüret edin,'' (47) diye bir telgraf çekti. Böylece Doğu Akdeniz'deki kuvvetlerini Rodos'a karşı bir saldırıya yöneltmiş oldu.

 Churchill'e göre Rodos'taki ortak deniz ve hava üsleri, Kos adasındaki hava üssü ile, Leros adasındaki deniz üssü, Almanların Balkanlar ve Kuzey İtalya'daki yığınaklarına karşı girişilecek saldırıyla, Romanya petrol kuyuları ve Ploeşti rafinerilerini bombalamak, Mısır ve Kuzey Afrika'yı savunmak için çok uygun noktalar olabilirdi. Bu nedenle Churchill, mümkün olursa Amerikalılarla birlikte, olmazsa tek başına yeni bir teşebbüse girişme kararı aldı. Rodos'u işgal edecekti. Ama, Rodos'u istilâya teşebbüs ederken, başka bir düşüncesi daha vardı: İngiltere'nin Türkiye'ye diplomatik yaklaşma teşebbüslerini desteklemek istiyordu. İngilizlerin Rodos'u işgal etmeleri ve Ege denizini çeşitli aşamalardan sonra denetimleri altına almaları, Türkleri savaşa katılmaya inandırabilirdi. Churchill, hiç olmazsa İngiliz yetkililerinin Ankara'da kendilerinden daha emin olarak konuşabileceklerini tasarlıyordu.

 Ancak, İngilizlerin planları başarısızlığa uğradı ve 1943 yılı sonunda İngiliz yetkililerinin Türk yetkilileri üzerindeki etkisi yeni bir düşüşe uğradı (48).

 İngilizler 1943'te Ege denizindeki adalardan bazılarını istilâ etmek için çeşitli teşebbüslerde bulundularsa da, Rodos'taki başarısızlık Churchill'in Türkiye'yi savaşa sokmak için açtığı kampanyanın sonunu getirdi. İngilizler bir İtalyan garnizonunun bulunduğu Rodos'u istilâ etmeyi başaramadıkları gibi, üstelik büyük bir direnişle karşılaşmayan Almanlar Rodos'u almış, ayrıca Akdeniz'deki savaşın başından beri İngilizlerin elinde bulunan İstanköy (Kos), Leros ve Sisam'ı istilâya başlamıştı.

 Türklerin Çekilme ve İkmal Yolu - İngilizlerin 1943 kampanyası ölü doğduğu, İngiliz kuvvetleri bu cephede Almanların karşısında hâlâ geri çekilmek zorunda kaldıkları halde, Türkler tarafsız bir politika güttükleri görüntüsü vermekle birlikte, Müttefiklere yardımı da esirgemiyordu. Ege adalarında zor durumda bulunan İngiliz kuvvetlerine yiyecek ve malzeme sağlıyor, Royal West Kent, Irish Fusiliers ve birliğin öteki üyelerinin Türk topraklarına sağesen kaçmalarına yardım ediyordu.

 Ege denizinde İngilizlerin elinde bulunan adalara ikmal gereçleri Suriye'den geliyor, demiryoluyla Tükiye üzerinden geçirilerek İzmir'in güneyinde kusursuz bir liman olan Kuşadası'na gönderiliyordu. 9 Ekimden, Leros adasının düştüğü 17 Kasıma kadar, Türklerin aracılığıyla, acele ihtiyaç duyulan 1.400 ton araç ve gereç İngiliz kuvvetlerine ulaştırılmıştı. 28 Eylülden 16 Kasıma kadar 3.000 ton yiyecek Sisam'a, 480 ton yiyecek de Leros'a ulaşmıştı (49). Türklerin yönettiği Türk kayıkları, bu yiyecekleri adalara götürüyordu. Daha sonra İngilizler Ege adalarını boşaltırken, Türkiye kıyıları boyundaki Kuşadası ve Bodrum limanları geri çekilme yollarının ilk uğrakları oldu. Sözgelişi, General Wilson, 18-19 Kasımda Sisam adasının boşaltılmasını emrettiği zaman, tuğgeneral Baird, Yunan Kutsal TAburu komutanı albay Çigantis, İtalyan komutanı General Soldarelli, Yunan piskoposu, daha yüzlerce İngiliz ve İtalyan uyruklu sivil, Anadolu'ya Türk kayıklarıyla taşınmışlardı (50).

 20 Kasım ve 21 Kasım akşamları Türk kayıkları, binden çok İngiliz ve Yunan uyruklu siville, 400 İtalyan askerini Sisam'dan Anadolu'ya geçirmişti. Hem de bu boşaltma işlemi, Almanlar adayı istilâ ederken gerçekleştirilmişti (51).

 Dışişleri Bakanı Menemencioğlu'nun bu harekâtı yürütmekle görevli oluşu, kendisinin ne İngiltere'nin düşmanı, ne de Almanların dostu olduğunu onaylamaktadır. Ama bu, Türk çıkarlarının değerlendirilmesinde de bir değişiklik anlamına gelmemektedir. Gizli yapılan yardım, hem hükûmetin İngilizlere karşı beslediği sempatiyi, hem de bu sempatiyi -askerî destek gibi- Müttefikleri etken ve açıkça desteklemek biçimine dönüştürmeme konusundaki kararlılığını gösteriyordu.

 Ayrıca Türk hükûmeti, gerek bu dönemde gerekse savaşın sonuna doğru, hiçbir zaman temel yargılarından sapmamıştır. Rusya hâlâ bir düşmandı ve gücü gittikçe artıyordu. İngilizler ve Amerikalılar yanlış yola saptırılmış dostlardı ve dikkatsiz davranışlarıyla Rusların Doğu Avrupa'yı istilâ etmelerine göz yumacaklardı. Fakat Türkler, İngilizlerin Ege'den çekilmelerine yardım ederken, son İngiliz kozunun oynandığını anlamışlardı. Şimdi sıra Rusya'daydı.

 

VII

 

 TÜRKİYE'YE YAPILAN BASKI ARTIYOR:

 DIŞİŞLERİ BAKANLARI TOPLANTISI

 

 Moskova Konferansı: Ruslar Türkiye'yi Savaşa Katılması için Zorlamayı Deniyor - AMERİKAN, İngiliz ve Sovyet Dışişleri Bakanlarının Moskova Konferansı, Sovyetlerin Türkiye'yi savaşa katılmaya zorlamak için İngiliz ve Amerikalılardan bir vaat koparma amacıyla gösterdikleri olağanüstü çabalar bakımından çok anlamlıydı. Özellikle Birleşik Amerika böyle bir vaatte bulunmaya isteksizdi ama, en sonunda Molotov, konferansın ana sonuçlarından olmasa bile, önemli eklerinden biri olarak böyle bir vaat koparmayı başardı.

 Sovyetlerin Türkiye'yi tarafsızlıktan ayırıp savaşa iteleme konusundaki kararlılıkları, ekim ayında Moskova'da toplanan konferanstan daha önce su üstüne çıkmıştı. Eylül başlarında ''Savaş ve İşçi Sınıfı''nda çıkan bir makale, yeterince önemsenmiş olacak ki, İzvestia'da (1) yeniden yayınlandı. Makale, ''Türkiye'nin tarafsızlığı gittikçe daha çok Almanlar için yararlı ve kaçınılmaz olmaktadır; çünkü Türkiye, Alman ordularının Balkan kanadının güvenliğini sağlamakta, Almanların burada çok az sayıda bir güçle tutunmalarını kolaylaştırmakta ve Alman birliklerinin büyük bir bölümünün Sovyet-Alman cephesine gönderilmesine yol açmaktadır...'' (2) diyordu.

 Profesör Esmer, Türklerin tarafsız kalmasını, İngiltere ve Birleşik Amerika Balkanları istilâ edecek duruma gelmeden, Almanları bu bölgede güçsüzleştirmemek amacıyla kendilerinin istediğini daha o zamanlarda Stalin'in düşündüğünü ileri sürmektedir.

 Esmer, Rus basınının, ''İngiltere'nin Türkiye'ye gönderdiği silâhların Almanya'ya karşı kullanılmak üzere değil, savaştan sonra Rusya'ya karşı güçlendirmek amacıyla gönderildiğini'' belirterek öfkeli bir kampanya açtığını da belirtmektedir (3). İşte bu türden Sovyet propagandası altında Moskova Konferansı açıldı.

 Üç büyüklerin Dışişleri Bakanları, Hull, Eden ve Molotov, 19 Ekim 1943'te Moskova'da toplandı (4). Konferans başkanı olarak Molotov, hemen Hull ve Eden'dan üç istekte bulundu. Sovyetler her zamanki gibi, İkinci Cephe'nin önceden kararlaştırıldığı biçimde 1944 ilkbaharında açılmasının garanti edilmesini istiyorlardı. İkinci istek, üç büyüklerin Türkiye'ye hemen savaşa katılmayı kabul ettirmeleriydi. Üçüncüsü de, İsviçre hava üslerinin kullanılmasıyla ilgiliydi. Molotov bu üç isteğini ileri sürdükten sonra toplantıyı erteledi (5).

 Eden, hemen başbakanına, Sovyetlerin üç isteğini haber verdi. Molotov'un da, Türkiye'nin savaşa katılmasını istemesi, Churchill'i pek sevindirmişti. Sovyetlerin, İkinci Cephelerin açılması çağrısı sürpriz olmamıştı ama, Türkiye'nin de savaşa katılmasını istemeleri hayret uyandırmıştı (6).

 Churchill, Dışişleri Bakanı'na gereken öneride bulunarak, Rusların Balkanlarda geniş çapta bir İngiliz-Amerikan istilâ hareketiyle ilgilenip ilgilenmediklerini öğrenmesini istedi (7). İngiltere Başbakanının güttüğü Doğu Akdeniz stratejisinin can çekişmeye başladığı bir sırada, Ruslar göründüğü kadarıylea bu stratejiye yeni bir hayat veriyordu.

 İkinci toplantıda Molotov, yeniden Sovyetlerin Türkiye'ye karşı duydukları ilgiyi dile getirdi (8). Eğer İngilizler ve Amerikalılar, Sovyetler Birliği'nin gerçek dostları ise, Rus ordularının taşıdığı yükü gerçekten hafifletmek istiyorlarsa, Türklerin savaşa katılmaları için ellerinden geleni yapmaları gerekeceği görüşünü savundu. Eden da, ''Türkiye'nin savaşa katılması konusunda Sovyetler Birliği'yle aralarında anlaşmazlık olmadığı'' karşılığını verdi (9). Gerçekten de İngilizler, Türklerin hemen savaşa katılmaları gerektiği ilkesini kabul etmişlerdi. Eden her şeye rağmen son derece ölçülüydü. Türklerin savaşa katılmalarını önleyen engelleri kabataslak çizdi, ama, yalnız bu ülkenin askerî yönden hazırlıksız oluşunun yol açtığı güçlükleri dile getirdi; siyasal durumun doğurduğu güçlüklere, özellikle Sovyetler Birliği'yle olan ilişkilerine hiç değinmedi.

 Başbakan'ın 20 Ekimde Eden'a yazdığı gibi, öbür fikirler, Eden'in ''içten pazarlığı'nda vardı (10). Dışişleri Bakanı, İngilizlerin Güneydoğu Avrupa'daki çıkarlarıyla ilgilenmelerinin, İkinci Cephe'nin açılmasını tehdit edeceğini Amerikalıların düşündüğünü bilerek, aşırı bir kuşkuculukla, büyük bir çekingenlik arasındaki çizgiden yürüdü. Ruslarla birlik olmak istiyor, ama Amerikalıların muhalefetiyle karşılaşmak da işine gelmiyordu. Ayrıca İngiltere'nin kendi politik çıkarları bakımından Türkiye'nin savaşa katılmasını istediğinden Rusların kuşkulanmaması gerekiyordu. Dolayısıyla Eden, Türkiye'nin savaşa katılması ilkesini kabul ederken, büyük bir içtenlikle, bunu engelleyen nedenlerin, İkinci Cephe'nin başarılı olmasını sağlayacak lojistik ve pratik konulardan oluştuğu görüşünü savundu (11). Eden ayrıca Rus meslektaşına, İngilizlerin Türklere neden silâh yardımı yaptıklarını açıklarken, güdülen tek ve kesin amacın, onları Almanlara karşı savaşabilecek duruma getirmek olduğunu da belirtti.

 Molotov, İngilizlerin Türkleri Rusya'ya karşı silâhlandırmalarından kuşkulanırken, Eden da, ''Türkiye'nin Almanları Balkanlardan sürüp atmaya yardımcı olmalarını İngiltere'nin seve seve karşılayacağını, öte yandan ülkesinin Almanlar Balkanlardan çıkartıldıktan sonra Türkiye'nin bu bölgedeki bir müdahalesiyle ilgilenmediğini'' belirtti (12). Türk havaalanlarının sanıldığı kadar önemli olmadığını, bundan böyle İtalya'daki hava üslerinden de yararlanabileceklerini ekledi. Ardından, ''Ama, Sovyet dostlarımız savaşa katılması için Türkiye'yi sıkıştırmamızı isterlerse, bu konuyu dikkate almaktan hoşnut kalacağız'' diyerek tutumunu özetledi. Böylece İngilizlerin tutumu, Sovyetlerinkiyle aynı doğrultuya gelmiş oluyordu.

 Molotov, Eden'den bu doyurucu karşılığı alınca, bu kez Hull'a döndü. Amerikan Dışişleri Bakanı, Eden'ın, Türkiye'ye karşı güdülen İngiliz politikasını açıklamasını sessiz sessiz dinlemişti. Şimdi de bu konferans sırasında aynı konunun her ortaya atılışında hiç esirgemediği sert karşılığı verdi: ''Askerî konular üzerinde konuşmak yok!'' (13).

 Eden gibi Hull da, birinci toplantıdan sonra Washington'a telgraf çekmiş ve talimat istemişti. Eden'ınkinin tersine, Hull'ın önerisi, Türkiye'nin savaşa katılması sorunuyla hiç ilgili değildi. Roosevelt, Dışişleri Bakanı'nın mesajına doğrudan doğruya karşılık vereceği yerde, Ortak Kurmay Başkanlarına bir yazı gönderdi. Ortak Komutanlar da konuyu, incelenmesi için Ortak Stratejik İnceleme Komutanlığına (ISSC) aktardılar (14). Hull'ın sorusuna verilecek karşılık, or-du planlamacılarıyla bu konu üzerine sonradan eğilen JSSC arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden gecikti (15).

 Ordu planlamacıları, Türkiye'nin savaşa katılmasına karşıydı; bunun için eski kanıtlamalardan pek çoğunu yeniden ileri sürüp, haklı olarak şu sonuca varıyorlardı: ''Türkiye, Sovyet yardımı istememektedir ve büyük bir ihtimalle kendisini SSCB'ne karşı korumak için İngiltere ve Birleşik Amerika'dan garanti isteyecektir...''

 Elbette bu İngiliz-Amerikan kuvvetlerinden bir bölümünün İkinci Cephe harekâtından çekilmesini zorunlu kılacaktı (16). JSSC ise Türklerin savaşa katılmalarından yanaydı; çünkü böylece Almanların Manş karşısındaki kuvvetlerinden bir bölümünü geri çekmek zorunda kalacaklarını düşünüyorlardı. En sonunda Ortak Kurmay Başkanları, belirsiz bir tutumda karar kıldılar: Türkiye'ye savaşa katılması konusunda ne çok cesaret verilecek, ne de kesinlikle bundan vazgeçirtilecekti. Ortak Komutanlar, Türkiye'nin savaşa katılması durumunda Sovyetler Birliği'nin Türkiye'yi korumak için neler yapabileceğinden emin olmak ve bunu bilmek istiyorlardı. Ayrıca Türkiye'nin savaşa girmesinin, İkinci Cephe'nin açılmasını geciktirmesini de garantiye almak niyetindeydiler. Hull'ın başkana mesaj gönderdiği dönemde de böyle bir teminat verilemeyeceği için Ortak Komutanlar dikkatli olunmasını salık vermişlerdi (17).

 Hull, aldığı talimatın özünü Sovyet Dışişleri Bakanı'na duyurdu. Elbette bu, Molotov'un umduğu karşılık değildi; görünüşte Amerikalılardan bu kadar az şey koparmayı düşünmemişti. Konferans süresi boyunca da, Türkiye'nin savaşa katılmasına yardımcı olması için Hull'ı sıkıştırıp durdu. Sözgelişi, Hull, 25 Ekimde Molotov'un dinlenmek için verilen bir aradan yararlanarak yanına sokulduğunu ve üç büyük devletin ''Türkiye'ye savaşa katılmasını önermeleri gerektiğini'' söylediğini; ancak bu önermeleri sözcüğüyle Molotov'un açıkça 'emretmeleri' anlamını güttüğünü yazmaktadır (18). Hull buna karşılık vermeyeceğini söyledi. Molotov diretti. Hull'a, ''savaşa katılmadıktan sonra'' Müttefiklerin Türkiye'ye ne diye silâh yardımı yaptıklarını bir türlü anlayamadığını söyledi (19). Üç gün sonra Molotov, Rusya'nın tutumunun son derece basit olduğunu açıkladı. Türkiye, her ne olursa olsun savaşa katılmaya zorlanmalıydı; çünkü bunun sonucunda Müttefikler ne türden sorunlarla karşılaşacak olurlarsa olsunlar, Hitler'in karşılaşacağı sorunlar çok daha büyük ve ciddî olacaktı. Türk hava üslerinin kullanılması yeterli değildi. Türkiye'nin savaşa katılması gerekiyordu. Türkiye buna karşı duracak olursa, yapılan silâh yardımı durdurulmalıydı. Molotov, Türkiye nasıl olsa üç büyüklerin isteğine karşı çıkamaz diye ekliyordu (20).

 Konferansın normal toplantıları sona erer ermez, Molotov ve Eden, 31 Ekimde Türkiye'nin savaşa katılma kararı alması için seçilecek en iyi yolun hangisi olduğunu kararlaştırmak üzere masa başına oturdular. Eden'in Churchill'e çektiği telgrafa göre, Molotov bu tartışma sırasında durup durup aynı şeyi söylemişti: ''Üç Büyükler, Türkiye'nin gerçekten savaşa katılmasını gerekli görüyorlarsa, Türkiye buna karşı çıkamaz...'' (21). Churchill de kendi yönünden ve konferansın havasından aldığı cesaretle, Türkiye'nin savaşa katılmasını kolaylaştıracak yeni bir kampanya açmaya karar vermişti. Amerika planlamacıların, Türklerin savaşa katılmalarını salık vermeye karşı çıkmalarına, kendilerinin Türkiye cephesine gereken lojistik yardımı yapmak istememelerine ya da yapamayacaklarını belirtmelerine rağmen, Churchill, Ruslarla birlikte her ne pahasına olursa olsun Türklerin savaşa katılmalarını sağlamayı kararlaştırmışa benziyordu. Türklerin o zamana kadar aldığı yardımlarla savaşta başarılı olup olmamaları konusunda da, göründüğü kadarıyla, Amerikalılardan daha az karamsardı (22). Bu, savaş boyunca İngiliz-Türk ilişkilerinin en kötü seviyeye ulaştığı dönemin başlangıcıdır. Türk politikasını çizenler, özellikle Dışişleri Bakanı Menemencioğlu, Türk şehirleri gerektiği biçimde korunmuş olsun ya da olmasın, Türk askerî birlikleri yeteri kadar donatılmış ve takviye edilmiş olsun ya da olmasın, İngilizlerle Rusların kendilerini savaşa sürüklemeye istekli oldukları izlenimine varmışlardı. Eden da Molotov'a, Türk Dışişleri Bakanı'yla Kahire'de buluşacağını, Üç Büyükler adına Türkiye'nin havaalanlarını hemen kullanma, Boğazlardan denizaltılarını geçirme izni istemeye hazırlandığını bildirdi (23). Yine de Eden'la Molotov arasında bazı anlaşmazlıklar çıktı. Eden, Türklerin yardımı olmadan Leros adasında daha çok direnemeyeceklerini Molotov'a söyledi ve Leros'u korumak için Türkiye havaalanlarından yararlanacağını belirtti. Molotov, hemen buna kesinlikle karşı çıktı, Türkiye'nin topyekûn savaşa girmesi gerektiğini ileri sürdü (24). Molotov, İngiliz-Rus ittifakının geleceğinin de buna bağlı olduğunu ima etti. Anlaşılan, Eden da Molotov'un ileri sürdüğü nedenler karşısında etkilenmişti. 1 Kasım 1943'te Hull, Başkan'a, İngiliz Dışişleri Bakanının Churchill'e gönderdiği bir telgrafı kendisine gösterdiğini haber verdi. Eden bu telgrafında, Menemencioğlu ve Türk hükûmeti, eğer Müttefiklerin havaalanlarından yararlanmalarına ve denizaltılarını Boğazlardan geçirmelerine izin vermezse, ''Kendisine (Menemencioğlu'na) araç ve gereç yardımımızı durduracağımızı söyleyeceğim'' dediğini kabul ediyordu. Eden daha da ileri gitti. Türkiye 1943 yılı sonuna kadar Almanya'ya karşı savaşa girmezse, Müttefikler Türk hükûmetine hemen savaşa katılmasını isteyen üçlü bir ültimatom vereceklerdi. Bu uyarıların sonucu olarak Molotov, İngilizlerin Türk hava üslerinden yararlanma isteklerine karşı olan direnişinden vazgeçti.

 Eden şöyle yazmaktadır:

 Hükûmetimiz yıl sonundan önce Türkiye'nin savaşa katılması konusunda tam uyuşma durumundaydı ve bu konuda hemen imza vermeye hazırdım. Aramızdaki tek anlaşmazlık, taktik sorunlarıydı. O biraz daha çabuk olmasını isterken, ben biraz daha ağırdan almamız görüşündeydim (25).

 Molotov ve Eden yine de geçici bir uzlaşma üzerinde birleştiler: 1943 yılı sona ermeden önce Türkiye savaşa katılacak, iki hükûmetçe istenilen hava üslerinden yararlanma ve Müttefiklere istedikleri kolaylıkları tanıma konularında olumlu davranacaktı. 1 Kasım 1943'te iki Dışişleri Bakanı şu gizli protokolü imzaladı:

 Sovyetler Birliği ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanları aşağıdaki konularda anlaşmaya varmıştır:

1. Türkiye'nin Birleşmiş Milletler arasındaki yerini alması ve Hitler Almanya'sının yenilgisini çabuklaştırmak için... İki Dışişleri Bakanı, Türkiye'nin 1943 yılı sonundan önce Birleşmiş Milletler'in yanında savaşa katılmasını istenmeye değer görmektedir.

2. İki Dışişleri Bakanı, Birleşik Krallık ve Sovyet hükûmetleri adına, Türkiye'ye, en yakın ve yugun bir zamanda savaşa katılması konusunda anlaştıklarını, buna göre 1943 yılı bitmeden önce Türkiye'nin savaşa girmesi gerektiğini bildireceklerdir.

3. Ayrıca, Türkiye'den Türk havaalanlarını kullanma ve iki hükûmetin gerekli göreceği öbür kolaylıkları tanıyarak, Müttefik Kuvvetleri emrine verip Birleşmiş Milletlere yardımcı olmasını hemen isteme konusunda anlaşmaya varılmıştır (26).

 Konferansın başından beri Molotov'un peşinde koştuğu anlaşma, artık İngilizlerce kabul edilmiş oluyordu.

 Protokolun hazırlanmasından sonra Molotov, Amerikalıların da buna katılmaları için çaba harcamaya başladı. Anlaşmalarını üçlü bir anlaşma durumuna getirme imkânını yaratması için gerekli sondajları yapmasını Eden'den istedi. Hull, hemen Başkan'a bir telgraf çekti ve bu konuda talimat istedi. Molotov'un çabaları bu sefer karşılığını gördü. 4 Kasımda Başkan, Hull, Washington'a döndüğü için büyükelçi Harriman'a, hükûmetinin de Türk havaalanlarının hemen kullanılması için Türkiye'den istekte bulunulması konusunda Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği'ne katıldığını, ayrıca yıl sona ermeden Türkiye'nin savaşa katılması için baskı yapılmasını da kabul ettiğini'' bildirdi (27). Molotov budan çok hoşnut kalmıştı.

 Elbette, Harriman da hoşnuttu (28). Eden'a gelince, o da 4 Kasımda, hiç sevmediği ve Mihver yanlısı olarak bellediği Türk Dışişleri Bakanı ile Kahire'de buluşmak üzere Moskova'dan ayrıldı.

 Menemencioğlu ve Eden Kahire'de: İngilizler Rus Kozunu Oynuyor - 5 Kasımdan 8 Kasıma kadar Türk ve İngiliz Dışişleri Bakanları arasında yapılan toplantılarda her şeyin kötü gittiği açıkça görülmektedir. Ankara'daki İngiliz Büyükelçisi Hugessen, Eden'in Menemencioğlu'nu görmek istediğini bildiriyordu ve 1 Kasımda ''özel olarak'' zemin yoklamaya başladı.

 ''Şart kipi taşıyan bir sürü cümle'' kullanan Hugessen, Menemencioğlu'nun ''en yakın bir zamanda'' Kahire'ye gitmeyi isteyip istemediğini anlamaya çalıştı (29).

 Menemencioğlu, buna olumlu karşılık verdi. Türk Dışişleri Bakanı, ertesi gün sabah saat 10'da, yani 2 Kasımda, hasta olduğu için yataktan çıkamayacağını telefonla Hugessen'e bildirdi (30). En sonunda çağrı gelince, Menemencioğlu'na hazırlanmak için yalnızca 24 saatlik bir süre kalmış oldu.

 Uçuş şartları öyle kötüydü ki, Hugessen ve Menemencioğlu Toros dağlarını aşarak yirmi saatlık bir tren yolculuğu yapmak zorunda kaldılar.

 Burada da, toprak kayması geçitlerden birini kapatmıştı. Dışişleri Bakanı'yla birlikte Kahire'ye giden Açıkalın, Menemencioğlu'nun Ankara'dan başlayarak tren yolculuğu sırasında acıyla sık sık yüzünü buruşturduğunu hatırlamaktadır (31).

 Menemencioğlu ve Eden, elbette birbirlerinin yabancısı değillerdi; ama, aralarında pek dostluk da yoktu. Daha görüşmelerin başlangıcında Menemencioğlu, Açıkalın'a, İngiliz meslektaşının hep ''benim'' diyen ''tiyatro oyuncusu gibi'' olduğunu söyledi (32)

 Öte yandan, Eden'in de Türk meslektaşı üzerine birtakım izlenimleri vardı ve ona yalnızca Mihver yanlısı gözüyle bakıyordu. Menemencioğlu'na hayran olan Büyükelçi Hugessen, boş yere onu bu görüşten döndürmeye çalışmıştı (33).

 İngiliz Dışişleri Bakanı, Kahire'ye varışından sonra, ilkin Sholto Douglas ve General H. Maitland Wilson'la görüştü. Hep birlikte o ay içinde Kraliyet Hava Kuvvetlerinden on filonun Türkiye'ye gönderilmesini kararlaştırdılar. Menemencioğlu'yla Açıkalın, yanlarında Hugessen de olduğu halde, öğlene doğru Kahire'ye vardılar ve 5 Kasımda hemen görüşmelere geçildi.

 Eden, Türk Dışişleri Bakanı'nın karşısına, üç hafta içinde Türk topraklarının hava filolarının inişini hemen kabul etmesi isteğiyle çıktı (34). Bu istek karşısında pek şaşıran Menemencioğlu, savaşa katılma isteği gibi, bunu da görüşmeyi kabul etmedi (35).

 Bu konuşmalardan söz ederken Menemencioğlu, Eden'ın, Türkiye'nin bir ay içinde savaşa katılmasını istediğini ve kafasındaki bu niyetle Eden'in Türk hava alanlarını kullanma iznini kopartmayı tasarladığını ileri sürmektedir (36). Eğer Menemencioğlu dürüst konuşuyorsa, Eden'ın, Türkiye'yi savaşa sokmak için Türkiye üzerinde baskı yapılması yolundaki Molotov'un isteğini güttüğünü ileri sürmeliydi. Eden'la Menemencioğlu arasındaki tartışmaların İngilizlerce Amerikalılara verilen tutanakları ise Eden'ın öncelikle hava üslerinden söz ettiğini ortaya koymaktadır (37). Görüşmelerin İngilizlerce açıklanan biçimine göre, Eden, Menemencioğlu'na, ''Türkleri kendi başlarına savaşa sürüklemek için baskı yapmak niyetinde olmadıkları'' konusunda güvence vermiştir (38). Eden, hava üslerinin kullanılmasını, ya da Türkiye'nin hemen savaşa katılmasını isterken, Menemencioğlu da kurnazca, Türk hava üslerinin Müttefik hava filolarınca kullanılmasının, Almanya'ya savaş açmış olmaktan ayırt edilemeyeceği üzerinde durdu.

 Mihver, bu tutuma böyle bir gözle bakabilirdi (39). Menemencioğlu gerek Türk kamuoyunun, (40) gerekse Müttefiklerin lojistik yeteneklerinin, Türkiye'nin hemen savaşa girmesi için hazır olmadıklarını da ileri sürdü (41). İngiliz-Amerikan ortak güçlerinin Balkanları istilâ edecekleri vaadinin, Türkiye'nin savaşa katılmasını askerî yönden etkilemesinin mümkün olamayacağını savundu (42). Üstelik, İngiliz uçak filoları Almanları çileden çıkarmaya yetecek, ama Türkiye'yi istilâdan kurtarmaya yetmeyecekti.

 Dolayısıyla Menemencioğlu her türlü yarım çareye kesinlikle karşı çıktı: Türkiye, ne yalnızca üs vermekle yetinerek pasif bir rol oynamaya çalışacak, ne de ''kıyıda kalıp Almanlara yüz verecekti.'' (43). Fakat Türkiye, İngilizler ve Amerikalılar Balkanlardaki varlıklarıyla yeterli bir koruma sağlamadıkça, etken bir biçimde savaşa giremeyecekti. Önerileri buydu ve başkası da olamazdı.

 Eden, Türklerin savaşa katılmasının yarar yerine zarar verebileceğini Molotov'a anlatmakta çok güçlük çektiği ve bunun Türklere karşı bir lütuf olduğuna inandığı halde, Menemencioğlu olayları hiç de bu açıdan görmüyordu. Profesör Esmer, İngilizler ilk adım olarak Türk havaalanlarını kullanmayı istedikleri zaman, Menemencioğlu'nun bunu, ikinci adımı atmak için yapılan bir hazırlık diye kabul ettiğini açıklamıştı. Çünkü, nasıl olsa ardından Mihver devletleri de bu davranışın sonucu olarak Türkiye'ye saldıracaktı. Böylece İngilizler, Türkleri savaşa sürüklememiş gibi görünecek; dolayısıyla Türkiye'yi koruma konusunda kendisini pek yükümlü görmeyecekti.

 Esmer, kendi açısından hâlâ İngiliz politikasının bu aşamasını ''anlamsız ve insafsız'' olarak tanımlamaktadır (44).

 Savaşa girerlerse, Türklerin İngiliz-Amerikan yardımının yetersiz kalmasından başka en çok korktuğu şey, Sovyetler Birliği'nin aşırı ''yardım''larıydı. Türklerin, Rusya'nın Balkanlar için beslediği emeller üzerine uzun sözlerini Mihver propagandasının bir yankısı olarak kabul eden Eden için bunları dinleme zorunluluğu, özellikle pek sıkıcı oluyordu (45). Menemencioğlu'nun ''kayıtsız şartsız teslim'' ilkesine karşı çıkışı da, Eden'e aynı biçimde görünüyordu (46).

 Eden Kahire'ye, Menemencioğlu'na öğüt vermeye gelmişti; ondan öğüt dinlemeye değil. Ancak, Türk Dışişleri Bakanı, meslektaşını sanki işitmiyor gibiydi. Eden toplantılar sırasında Churchill'e şu telgrafı çekti:

 Uzun, yorucu bir gün geçirdik. İnandırma çabalarım gerek Dışişleri Bakanı, gerekse Açıkalın için hiç etkili olmadı; hele Açıkalın, sağır gibiydi... İkna olmak istemeyen bir Türk kadar hiç kimse, sağır gibi böyle kulak tıkayamaz (47).

 Eden, Türklerin durumundaki çekingenliğin temelinin, İngilizlerin Ruslarla ''bir çeşit pazarlık'' yapmış olmalarından ileri geldiğini söylemektedir (48). Daha sonraki araştırmaların gösterdiği gibi, Eden, davranışında son derece dürüsttü. Türkler, Eden'ın Moskova Konferansı'nda Rusların istediklerini ''olduğu gibi'' tekrarladığını kavramıştı (49). Menemencioğlu, aralarındaki tartışmalarda Eden'in Sovyetler Birliği'nin sözcülüğünü yaptığı sonucuna hemen vardı.

 Bu konuda şöyle yazmaktadır: ''Bay Eden'in Rusların ısrarı üzerine... Kahire'de Türkiye'nin savaşa acele katılması konusunda üstelediğini anlamakta hiç gecikmedim.'' (50). Menemencioğlu bir fırsatını bulup tartışmalar sırasında  Eden'ı açıkça yalnız İngilizlerin değil, Rusların da sözcülüğünü yapmakla suçladı (51). Eden, verdiği karşılıkta, Menemencioğlu'nun ''Gerçeklere bakması gerektiğini... Britanya'nın Türkiye'nin müttefiki olduğunu, ancak Rusya'nın da müttefiki sayıldığını'' söyledi (52). Bu insanı korkutacak kadar haklı bir fikirdi ve Türkleri, İngilizlerin isteklerine karşı bütün bütün isteksiz duruma getirdi.

 Menemencioğlu, Rusların amaçları üzerine yaptığı tahminlerde son derece içten ve açıktı. Özellikle, Balkan ulusları ve Doğu Avrupa konusunda. Bu kuşkularının İngiltere Dışişleri Bakanı'nca da bilinmesi için, Rus niyetleri üzerine durmadan kesinlikle sorular yöneltmekteydi. Menemencioğlu hiçbir biçimde özür dilemeden, bu sorunların ''gerçekten çok büyük patavatsızlık'' olduğunu kabul etmektedir (53).

 Menemencioğlu'nun Moskova'da alınan kararları öğrenmek için gösterdiği büyük merak, özellikle Türk Dışişleri Bakanı'nın dönüp dolaşıp değindiği Polonya'nın kaderi üzerinde toplanmaktaydı. Bir aralık Menemencioğlu, Eden'e dosdoğru şu soruyu sordu: ''Polonya konusunda niyetiniz nedir?'' Eden, ''küplere bindi'' ve ''Bu sizi ne ilgilendirir ki?'' diye patladı. Menemencioğlu da buna ateşli bir tavırla: ''Çünkü, Polonya bizim için bir 'pierre de touceh' (A) tur,'' karşılığını verdi (54).

 Eden, Türk dış politikasında zorla bir değişiklik oluşturmak için çaba harcarken, Rusları öne sürerek Türkleri tehdit etmek gibi hiç de verimli olmayan bir stratejiye bile baş vurmuş, ''İngilizlerin isteklerine karşı çıkacak olursa, Türkiye'nin Rusya karşısında hiç de istenmeyecek bir duruma düşeceğini'' belirtmiştir (55). Kısacası, Eden, Churchill'in Adana'da düşünüp de yapamadığını gerçekleştirmiştir. Başbakan, zamanında Harry Hopkins'e, Türkler ''itaatsizlik'' ederlerse, ''Rusları Çanakkale boğazı konusunda dizginlemeyi beceremeyeceğini'' söyleme ''yolunu seçeceğini'' belirtmişti (56). Ancak, gördüğümüz gibi, Churchill çok daha yumuşak davranmıştı. Son görüşmelerini bağlamalarına sıra gelince, Eden, Menemencioğlu'yla buluşmasını dostça bir hava içinde bitirme çabası içinde, Türk Dışişleri Bakanına söylediklerini Başbakan Churchill'e aktaracağını bildirmişti. Menemencioğlu da, ''Lütfen Bay Churchill'e söyleyin, Adana'yı hatırlasın ve bir sabah bize verdiği belgeyi lütfen yeniden okusun.

 Kendisinin durumu anlayacağından eminim,'' karşılığını verdi (57). Ayrıca, Müttefiklerin önerilerini incelenmek üzere hükûmetine bildireceğine söz verdi.

 Eğer Eden, savaş döneminde ve savaştan sonra güvenliğini düşünme, mümkün olursa önce Türkiye'nin, sonra da Balkan ülkelerinin bağımsızlığını garantiye alma ilkesine dayanan Türk dış politikasının temelini anlamış olsaydı, Menemencioğu'nu kazanma konusunda uğradığı başarısızlık kendisi için çok daha az şaşırtıcı olurdu. Türkler hiç de Almanlarla savaşmaya istekli değildi. Kendilerini gereksiz yere zayıf düşürmek istemiyor, savaştan muzaffer çıkacak olan güçlü bir Sovyetler Birliği'nin karşısına güçlü ve yıpranmadan çıkmayı tercih ediyordu. Önceden de belirtildiği gibi, Türkler Almanlara karşı savaşıp bütün kaynaklarını tüketmekten, böylece Rusların baskı ve emelleri karşısında daha duyarlı bir duruma düşmekten korkuyorlardı. Balkanlarda toprak istekleri yoktu; ulusça Almanya'ya diş bilemiyorlardı. Çünkü Almanlar, hiç olmazsa Mihver'in ilerleme döneminde, tarafsızlıklarına ve toprak bütünlüklerine dokunmamıştı. Eğer savaşmaları gerekiyorsa, bu, düşmanları olarak belledikleri Ruslara karşı bugünkü ve ilerdeki durumlarını garantiye almak için olmalıydı. Balkanları Ruslardan önce İngilizlerle Amerikalıların istilâ etmeleri için savaşa katılmaya hazırdılar.

 Fakat, Menemencioğlu'nun Kahire'de Eden'a açık seçik söylediği gibi, ''Rusya'nın Romanya ve Bulgaristan'a yerleşmesine yardımcı olmak için'' savaşa katılmaya hiç istekli değillerdi (58). Ya da Rus birliklerinin Doğu Akdeniz'e sızmaları için gelip geçecekleri bir yol olmayı istemiyorlardı. Bu belirli politika ilkeleri karşısında Türkiye'yi bir Sovyet genişleme siyasetiyle tehdit etmenin elbette hiçbir yararı olamazdı. Çünkü, aslında Türklerin hesaplarında bütün bunlar vardı. Yine, bugün Moskova'yla işbirliği yaparak ilerde Rusların Türklerden daha az şeyler isteyeceklerini ummak doğru olmazdı. Bu kadarı da, Türklerin sabrını taşırtacak kadar ileri gitmek demekti artık. Dolayısıyla, Eden'in, Menemencioğlu'yla karşılaşmasında ne ağzına bir parmak bal çalması, ne de sert çıkışları yararlı olabildi.

 15 Kasımda Menemencioğlu'nun Büyükelçi Hugessen'i çağırtarak ''Türkiye'nin, İngiltere'nin tekliflerini kabul etmediğini bildirmesi'', doğrusu bu bakımdan hiç de sürpriz sayılmadı (59).

 Hugessen, istemeye istemeye Türk Dışişleri Bakanı'na, bu şartlar altında ülkesinin Türkiye'ye silâh yardımını sürdürmesinin çok zor, belki de hiç mümkün olamayacağını belirtti (60).

 Yeni Türk Stratejisi: Taktik yer değiştirmeler - Tutanaklardan da anlaşıldığı üzere, Kahire'de Türklerin savaşa katılmamak için gösterdikleri çabalar, Eden'ı Türkiye'nin vaktinden önce savaşa katılmasının yalnız Rus çıkarlarına hizmet edeceğine, bu çıkarların da yalnız Türklere değil, Batılı Müttefiklere de zarar vereceğine inandırma üzerinde toplanıyordu. Ancak, bütün bu çabalar, hiç olmazsa Eden'ı inandırmak konusunda, ne acıdır ki, başarısızlığa uğradı. Bundan sonra Türk stratejisinde bir değişiklik görüldü. Türkler, Rusların Doğu Avrupa üzerinde gelecekte besledikleri niyetler konusunda bir daha Müttefiklere hiçbir uyarıda bulunmadı. Sovyet tehdidi üzerine görüşlerini hemen arka plana iterek Müttefiklerin isteklerine karşı direnmek için bütünüyle lojistik ve askerî taktiklere bağlandılar. İngiliz ve Amerikalılar bu konudaki öğütlerini ya da mantıklarını kabule hazırlıklı görünmüyorlardı.

 Menemencioğlu Ankara'ya döndükten üç gün sonra, 13 Kasım akşamı Büyükelçi Steinhardt'la görüşerek yeni stratejiyi başlatmış oldu (61). Kendisine Kahire görüşmelerini anlatarak, Eden'la anlaşamadıkları sekiz noktayı açıkladı.

 Dışişleri Bakanı'nın fikrine göre bunlar süregelen Türk tarafsızlığı ile bağdaşmaktaydı. Sekizi de askerî bir nitelik taşıyordu. Fakat, bir araya geldikleri zaman, Türkiye'yi savaşa sürüklemek isteyen İngiliz çabalarına karşı bir savunma perdesi ortaya çıkıyordu. Sovyet tehdidi ya da Balkanlarda savaş sonrası sınır belirlemesi üzerine tek söz edilmemişti. Menemencioğlu'nun Steinhardt'a belirttiği sekiz nokta şunlardı:

1. Türk hükûmeti, hava üsleri verme konusu yerine, Türkiye'nin savaşa katılması sorununu tartışmayı tercih etmektedir; çünkü Müttefiklere hava üsleri verilmesinin Türkiye'yi savaşa sürükleyeceği kaçınılmaz bir gerçektir.

2. Eden, Türkiye'nin savaşa katılıp eyleme girişmesini önerirken Türklerin Müttefiklerden yardım bekleyip beklemeyeceğini belirtmemiştir.

 3. Türk ordusu saldırı için hazırlıklı değildir ve... İstanbul ve İzmir şehirlerinin yıkılmasına yol açacak... demiryolu şebekesi felce uğrayacak... ulaşım sisteminin yok edilmesi sonucunda yokluk ve sıkıntı başlayacaktır...

 4. İngilizlerin Ege adalarını istilâ edip buralarda tutunmak için yeteri kadar kuvvet göndermemeleri, Türkiye'nin savaşa katılmak için hazır duruma gelmesini olumsuz yönden etkilemiştir.

 5. Müttefiklerin özellikle, kuvvetli bir hava gücünü Türkiye'de bulundurmak için hemen göndermesi karşısında Türk hükûmeti, onlara üs verdiği için Mihver'in şiddetli bir tepkisiyle karşılaşma ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundadır... ve Almanlar prestijlerini kurtarmak için kolay bir zafer kazanmak isteyeceklerdir.

 6. Eden'in 3 Aralık tarihine kadar Türkiye'nin hava üsleri vermesi ya da savaşa katılması konusundaki isteği, gerekli askerî hazırlıkları yapmak ve kamuoyunu savaşa hazırlamak için yeterli değildir.

 7. Eden'in, Müttefiklerin Yakın Doğu ve Balkanlarla ilgili askerî planları üzerine hiç olmazsa kısmî bir açıklamada bulunmadan Türkiye'den üs istemesi ya da savaşa katılmasını önermesi, mantıklı bir davranış olmamıştır.

8.  İngiliz-Amerikan kuvvetleri eğer Balkanlara çıkarlarsa, bu, Türkiye'yi destekleyecek yeterli gücü sağlayacağından, Türk hükûmeti savaşa katılmakta en küçük bir duraklamaya göstermeyecektir (62).

 Savaşa erken katılmanın siyasal tehlikelerini bir yana bırakıp bütünüyle askerî sorunlara yöneliş nedeniyle Türk stratejisinde ortaya çıkan bu değişikliği Büyükelçi Steinhardt'ın değerlendirdiği açıkça bellidir.

  15 Kasımda, Ankara'daki Sovyet Büyükelçisi Vinogradov, Steinhardt'a, Ankara'ya döndüğünden beri Menemencioğlu'yla görüşmeye kalkışmadığını ifade etti. Çünkü, Türkiye'yi savaşa girmekten alıkoyan nedenlerin siyasal mı, yoksa askerî mi olduğunu öğrenme işini İngiliz Büyükelçisi'ne bırakmayı uygun gördüğünü açıkladı (63).

 Steinhardt'ın edindiği izlenime göre, önce Türkler kendisine yanaşıncaya kadar, Vinogradov bilerek İngiliz-Türk görüşmelerinin dışında kalmak için emir almıştı. Demek ki, Menemencioğlu'yla yaptığı görüşmeden sonra, Türklerin Moskova Konferansı uyarınca güvence olarak her şeyi aldıklarını, ancak askerî nedenlerle Müttefiklerin isteklerini yerine getirmeye yanaşmadıklarını Vinogradov'a söylemek, Steinhardt'a düşüyordu (64).

 Bu, son derece anlamlıdır; çünkü Steinhardt bu arada Hugessen'den Türk düşünce tarzını etkileyen sorunların askerî olmaktan çok, siyasal olduğunu, Kahire Konferansı'nın hikâyesini tam olarak dinleyerek öğrenmişti. Buna rağmen Steinhardt, Türklerin yeni stratejisini kabule hazır görünmekle kalmıyor, ayrıca bunu Sovyet Büyükelçisi'ne de aktarmak için telâşlanıyordu. Bu davranışının nedenini anlamak zor değildir. Savaş boyunca Birleşik Amerika, Türkiye'nin savaşa katılması için baskı yapılması yolundaki önerileri -bunun bir kanıtı da son Moskova Konferansı'ydı- isteksiz karşılamıştı (65).

 Cevat Açıkalın, o dönemde Steinhardt'ın, Türkiye'nin savaşa katılması için Türklere baskı yapmadığını söylemektedir (66). Birleşik Amerika ayrıca, Türklerin gösterdiği inadın, Rusya'ca mümkün olduğu kadar saldırgan bir niyetle yorumlanmaması için çaba harcıyordu. Alman askerî gücünden ve Müttefiklerin Doğu Akdeniz'deki zayıf durumundan korkmaya ve çekinmeye dayanan yeni Türk stratejisi, Amerikalılar için Kahire'de izlenen sert Sovyet karşıtı politkadan elbette ki çok daha elverişliydi. Cevat Açıkalın, bu noktada Türkiye'nin bilerek tarafsızlığını korumasına en iyi yardım edecek yol olduğu için yalnızca askerî nedenleri seçtiğini onaylamaktadır (67).

 Türk politikasını çizenler, Amerikalıların da, Rusya ile sıkı ilişkiler sürdürmek ve Rus niyetleri üzerine iyimser olmaya dayanan İngiliz görüşüne katıldıklarına karar verince artık, yalnız Türk savunma hatlarının hazırlıksız ve yetersiz oluşundan söz etmeye başladılar, Sovyetlerin yayılma siyasetinin gelecekteki tehlikelerinden bir daha söz etmediler.

 Amerikalılar da bunu, bütünüyle inandırıcı bir fikir olmasa bile, hiç değilse işlerine gelen bir görüş olarak benimsediler.

 İngilizlerin Doğu Akdeniz'de başlatacakları bir harekâta, Amerika'nın katılmaktaki isteksiz tutumuna ağırlık vermeye de yarıyordu. Ayrıca Türkleri tek başına bırakarak Rusları kızdırmama fikrine de uygun düşmekteydi. 20 Kasımda Başkan, Tahran Konferansına katılmak üzere yolda iken, Dışişleri Bakanı  Hull, Türklerin savaşa katılma ilkesini kabul ettiklerini, ancak askerî nedenlerle, özellikle bir Alman saldırısına karşı savunma güçlükleri yüzünden bu konuda daha ileri adımlar atamadıklarını açıkladı (68). Roosevelt'e, İngiliz-Türk askerî görüşmelerinde Mihver'in askerî gücünün değerlendirilmesinde ortaya önemli görüş ayrılıkları çıktığını da bildirdi. Hull, bu görüş ayrılıklarının her iki yanın kendi çıkarlarını yansıttığını ileri sürdü ve Steinhardt'ın, Türkiye'ye, Alman saldırısına karşı direnmesini sağlayacak istediği askerî yardım yapılırsa, bir anlaşma zemini bulunabileceğine inandığını belirtti.

 16 Kasım günü öğleden sonra Menemencioğlu, CHP Parlamento Grubunun karşısına çıktı. Kahire'deki görüşmeler üzerine resmî bir açıklamada bulundu. Hükûmet adına gerekirse Mihver'e savaş açmak için yetki istedi; ancak, özellikle bir konuya da değinerek, kendisinin Cumhurbaşkanının ve Başbakanın niyetinin, Türkiye'yi mümkün olduğu sürece savaşa sokmamak olduğunu belirtti. Grup toplantısı saat 17.30'da başlamış, sabaha karşı 3'e kadar, yani dokuz buçuk saat sürmüştü. Ateşli ve zaman zaman hırçın bir toplantı yapıldığını biliyoruz, ama o günkü görüşmelerde söylenenler, şimdiye kadar gizli tutulmuştur (69). Menemencioğlu toplantıda, hükûmetin, İngiltere'nin isteklerini kabul etmesini onaylatmak için önemli bir rol oynadığını ileri sürmektedir (70). Ayrıca hükûmetin önerisinde, Türkiye'nin ancak Türk ordusu ''düşmana yeter derecede direnebilecek gerekli askerî yardımı aldıktan sonra'' savaşa girmesi şartının bulunduğunu belirtmiştir (71). Menemencioğlu, alınan kararı hemen İngiliz Büyükelçisi'ne duyurarak savaşa girme ilkesinin kabul edildiğini, yalnızca Türkiye'nin müdahale zamanını kararlaştırmanın kaldığını bildirdi. Menemencioğlu, eğer İngiltere istedikleri yardımı yaparsa, Türkiye'nin ne zaman savaşa katılabileceğini de Britanya'nın saptayabileceğini açıkladı. Buna karşılık İngiliz yardımı ağır ve yetersiz olursa, savaşa ne zaman girebileceğini yalnızca ve yalnızca Türkiye kararlaştıracaktı (72).

 Menemencioğlu, Hugessen'e, Türk hükûmetinin savaşa katılma konusunda bir şartı daha olduğunu söyledi. Türk ve Batılı Müttefik kuvvetlerinin Balkanlarda nasıl işbirliği yapacakları üzerine özel planlar tamamlanmadıkça, Türkiye savaşa katılmayacaktı (73). İnönü, Kahire Toplantısı'nda bunu Churchill ve Roosevelt'le birlikte bir daha belirtecekti.

 

 VIII

 ZİRVEDE TÜRKİYE'YE YAPILAN BASKILAR:

 HÜKÛMET BAŞKANLARI TOPLANTISI

 

 Birinci Kahire Konferansı: Kısa Bir El Sıkışma  - 1943 yılı kasım ayında, Amerikalılar ve İngilizler için müttefikleri Sovyetlere savaştan sonra Avrupa üzerine niyetlerinin ne olduğunu sorma zamanı gelip çatmıştı artık. İşte Churchill ve Roosevelt, sayıları 500'ü aşan kurmaylarıyla birlikte Kahire ve Tahran'a bu nedenle gidip konferanslara katıldılar.

 Başkan ve Başbakan, Stalin'le daha önce de ilişki kurma yolunda boşuna çaba harcamışlar ve kendisiyle buluşmak için yola çıkmaya hazır olduklarını bildirmişlerdi (1). Sovyet Başbakanının Tahran'da toplanmaları bakımından diretmesi, özellikle Roosevelt için büyük güçlükler yaratıyordu. Tahran, Washington'a o kadar uzaktaydı ki, Başkan, ülkesi içindeki başkanlık görevlerini yerine getirememekten korkuyordu. Aralarındaki uzun mektuplaşma sırasında Roosvelt, içinde Ankara'nın da bulunduğu çeşitli alternatifler ileri sürdü, ama yine bir sonuç alınamadı. Stalin ile de cepheye yakın olmak istiyordu (2).

 Churchill'in Tahran'a da gitmeye bir diyeceği yoktu; fakat Tahran'dan önce, Başkan'la Kahire'de yalnız başına görüşmek istiyordu. Bugün Birinci Kahire Konferansı diye anılan bu hazırlık konferansına Churchill, İngiliz-Amerikan stratejilerini birleştirmek için son fırsat gözüyle bakıyordu. Özellikle Doğu Akdeniz konusunda bir düşünce birliğinden yanaydı. Ancak Başkan, Başbakanın yakınmalarından usanç getirmişti ve Çank-Kai-Şek'i, mümkün olursa eğer Molotov'u da aralarına sokmak istiyordu. Churchill'e haber vermeden onları da Kahire'ye çağırdı, Roosevelt'in, Sovyet önderine komplo kurdukları duygusunu doğurmak istemediği açıkça belli oluyordu (3). Churchil bu oldubittiyi hiç hoş karşılamadı (4).

 Churchill'in korktuğu da başına geldi. Roosevelt, Kahire'de 22-26 Kasım 1943 tarihleri arasındaki çok değerli dört günü, Churchill ya da Britanya İmparatorluk Kurmay Heyetiyle görüşmeler yaparak geçireceği yerde, Çang'la görüşerek doldurdu. Churchill'in yazdığına göre, Roosevelt, ''Hint-Çin yarımküresinin önemini gerektiğinden çok abartıyordu'' ve bunun sonucu olarak da, ''Çin sorunu Kahire'de en son sırada yer alacağına, en başa geçmişti.'' (5).

 Gerçek şu ki, Başkan, Churchill'le görüşmemek için bile bile kendisine iş çıkartıyordu. Yine de Roosevelt'e kur yapmak için gösterdiği sabırla Eden'i ''şaşkına çevirmişti.'' ''W. (Winston) saraylı rolü oynamak zorundaydı ve ancak fırsat buldukça bundan yararlanmaya bakıyordu.'' (6). Fakat Başkan, Bengal körfezindeki harekât için Çang'a çıkarma gemileri de vaat edince, Churchill daha çok boyun bükemedi. Çünkü o, bu çıkarma gemilerini, Ege denizindeki harekâtı için istiyordu. ''Bu karar, tasarılarımızı yokuşa sürecekti'' diye yazmaktadır (7).

 29 Kasımda Ortak Genelkurmay Başkanlarına yaptığı konuşmada buna karşı olduğunu belirtti. Churchill sonradan, Roosevelt'i Çang'a verdiği sözden caydırmayı becerdi (8). Ama her şeye rağmen bu dönem Churchill için hiç de sevindirici değildi. Bu nedenle de Birinci Kahire Konferansı, yalnızca adıyla konferans olmaktan öteye geçemedi. Bir moladan, kısa bir el sıkışmadan başka bir şey olmadı.

  Tahran Konferansı: Sovyet Dönüşü - Tahran, konferansın burada yapılmasının kararlaştırılmasından yalnızca birkaç ay önce Nazi unsurlardan temizlenmişti. Ayrıca şehirde hâlâ Nazi yanlıları vardı Dolayısıyla ilk akla gelen şey, herkesin kişisel güvenliğini sağlamak oldu (9). Bu da Stalin'in önemli bir manevraya girişmesine yol açtı. Roosevelt'in varışından birkaç dakika sonra Stalin, Başkan'a bir mesaj göndererek, Amerikan Elçiliğinden ayrılıp Rus Elçiliğine taşınmasını salık verdi. İngiltere ve Rus Elçilikleri yan yanaydı; ama Amerikan Elçiliği onlardan hiç olmazsa bir buçuk kilometre uzaktaydı. Dolayısıyla Başkan, günde birkaç defa Tahran'ın dar caddelerinden geçmek zorunda kalacaktı. Roosevelt, Stalin'in önerisini kabul etti.

 Amerikalılarla Rusların bir çatı altında kalmalarının güvenlik kaygısından başka bir avantajı daha vardı. Başkanı olabilecek bir suikastten koruduğu gibi, kendisini Winston S. Churchill'den de ayırmış oluyordu. Başkan, Tahran'a Stalin'in güvenini kazanmak umuduyla gitmişti ve İkinci Cephe'nin açılmasını en az Stalin kadar kendisinin istediğine Sovyet Başbakanını inandırarak bunu becereceğini sanıyordu. Roosevelt, kuşkusuz Balkanlar ve Türkiye üzerine bilinen planlarını yine ortaya atacak olan Churchill'in fırsatçılığından çekinmekteydi. Bu taşınmanın sonucunda Roosevelt'le Stalin birçok defa özel olarak buluştu (10) ve kendi hedeflerinin mantığını izleyerek, Türklerin savaşa katılmasının yararlarına olmayacağı kararına vardılar.

 Tahran'da, Roosevelt, Türklerin On İki Ada'ya karşı bir harekete geçmelerini uygun bulmadığını daha da kesinlikle belirtti. Çünkü bunun Amerikalılar Yunanistan'da bir harekâta sürüklemesinden ve sonunda da İkinci Cephe'nin açılmasını geciktirmesinden çekiniyordu. Başkanın, Churchill'in ''Türkiye üzerindeki tasarıları''na çıkacağı, konferansın daha ilk günü, yani 28 Kasımda, programa göre ilk oturuma konan sabahki Ortak Komutanlar toplantısında ortaya çıktı. Roosevelt, Kurmay Başkanlarını İngiltere'nin Türkiye'ye karşı güttüğü politikayla ilgili bir soru yağmuruna tuttu (11).

 ''Diyelim ki, Türkleri savaşa soktuk; ne olacak o zaman?'' diye sordu. General Marshall, Ege Denizi'ne daha çok gereç ve her halde daha çok asker gücü göndermek gerekeceği karşılığını vererek, uyarıda bulundu. Marshall, Türklerin Boğazları tek başlarına Almanlara karşı savunabilecekleri yollu İngiliz görüşüne de karşı çıktı (12). Amiral King de, Türkiye savaşa girerse, Birleşik Amerika'nın On İki Ada'ya müdahalede bulunmak zorunda kalacağını belirtti. Görünüşte tatmin olan Başkan, Türklerin savaşa girmeye zorlanması niyetlerinden caydı (13).

 Başkan, ilk genel toplantıda bu görüşü savundu ve Türklerin direnişini görmezlikten geldi. Türkiye Cumhurbaşkanını savaşa katılması konusunda sıkıştıracağına söz verdikten sonra Roosevelt: ''Türkiye Cumhurbaşkanının yerinde ben olsaydım o kadar çok uçak, tank, araç ve gereç isterdim ki, isteklerim Overlond harekâtının sürekli ertelenmesine yol açardı'' dedi (14). Churchill, Büyük Okyanus'taki bazı kuvvetlerin ve gerecin Doğu Akdeniz'e gönderilebileceğini ileri sürünce, (15) Roosevelt bu cepheden hiçbir çıkarma gemisini çekmenin mümkün olmadığını söyledi (16). Harry Hopkins bunu o derecede önemsemişti ki, Başkanın sözlerini yavaş yavaş ve elle yazdı. Rodos'ta bir saldırı hareketi için yeteri kadar çıkarma gemisi olmadığını, çıkarma gemisi bulunsa bile bunların en iyi nerede kullanılacağı üzerine bir karar verilmediğini belirtti. Ayrıca Türklere bir çıkarma konusunda söz de verilmeyecekti (17).

 İngilizlerle Amerikalılar arasındaki bu gerginlik, aslında yeni değildi. Kazablanka'dan beri Amerikalılar, Türkiye'nin savaşa katılabileceği yolundaki İngiliz görüşüne karşıydılar. Tahran'da asıl çarpıcı olan, Dışişleri Bakanının Moskova Konferansı sırasında Türkiye konusunda İngilizleri desteklemesine karşılık, Stalin'in şimdi bütünüyle bu görüşten sapması ve Amerikalıların yanında yer almasıydı (18). Arada geçen aylar içinde Sovyetler, cephelerde yeni ilerlemeler yapmış ve belki de Türklerin yardımının kendilerine yarardan çok zarar getireceğini düşünmüştü. Stalin'in, Türklerin nerede ve kimlerle savaşacakları konusuyla ilgilenişi, bu sonucu doğrulamaktadır. Özellikle İngiliz ve Amerikan kuvvetlerinin Türklerle birlikte Bulgaristan'a girmeleriyle ilgilenişi de bunu gösteriyor.

 Gerçekten de Stalin, bunu dosdoğru Churchill ve Roosevelt'e sordu. Churchill olumlu karşılık verdi (19). Churchill'le tartışmalarında Roosevelt'in yolunu izleyen Mareşal Stalin, İngiliz ve Amerikan kuvvtelerini dağıtmanın salık verilemeyeceğini söyledi (20). Bütün kuvvetin OVERLORD harekâtı üzerinde toplanmasını, ötekilere oyalama harekâtı gözüyle bakılmasını önerdi. Stalin, Türkiye'nin savaşa katılmasından umudunu kestiğini de ekledi ve ''bütün baskılara rağmen bunun gerçekleşmesini beklemediğini'' belirtti (21).

 Molotov, Moskova'da, Türkiye'nin savaşa katılması için inatla direnmişti. O zaman Türklerin uysallık göstermeleri konusunda kuşkusu olabileceğini hiç belli etmemişti. Türkiye'nin Üç Büyüklerin isteğini geri çeviremeyeceği fikrini savunmuş, bunu 28 Ekimde söylemişti. Şimdi de, yani 28 Kasımda, Stalin'le birlikte Müttefikler, ne derece tehdit ederlerse etsinler, Türklerin savaşa girmeye zorlanamayacağını, aslında Türkiye'nin savaşa katılmasının Müttefiklerin davasına yeni bir stratejik sorumluluk yükleyeceğini ileri sürüyordu (22).

 Bu yeni Sovyet-Amerikan düzeniyle karşı karşıya kalan Churchill, kendi Akdeniz ve Balkan politikasını boş yere izlemeyi sürdürdü. Türkiye'nin savaşa girmesi durumunda dokuz Bulgar tümeni harekete geçecek ve Almanlar Yugoslavya ve Yunanistan'da tek başlarına savaşma zorunda kalacaklardı.  Stalin'e, İngiltere'nin ''Balkanlarda tutkulu emelleri olmadığı'' konusunda güvence vermiş, niyetinin ''yalnızca oradaki Alman tümenlerini bağlamak'' olduğunu belirtmişti (23).

 Churchill düştüğü zor durumda bile Sovyet amaçlarıyla oyun oynamak gibi şaşırtıcı bir taktik seçmiştir. Müttefikler Türkiye'ye bir ultimatom verme konusunda anlaşabilselerdi, kendisi, Türklere ültimatoma karşı durmalarının ''Türkiye için, özellikle Boğazların gelecekteki statüsü bakımından çok ciddî siyasal ve toprak bütünlüğüyle ilgili sonuçlar doğuracağını'' hatırlatacaktı (24). Aslında, Tahran'da Türkleri ceza olarak Boğazların statüsünü değiştirmekle tehdit etmeyi öneren Stalin değil, Churchill'dir. Daha sonra kendisi, Rusya gibi geniş toprakları olan bir ülkenin sıcak denizlerde bir limana sahip olmaya ''hakkı bulunduğunu'' belirtmiş ve bunun ''dostlar arasında'' tatlıya bağlanabileceğini ileri sürmüştür (25). Churchill sorunu ortaya atınca, Stalin de ister istemez Çanakkale Boğazı'nın rejimi üzerine sorular sormuş, ''İngiltere'nin artık bir diyeceği olmadığına göre, bu rejimi biraz gevşetmek hiç de kötü olmaz,'' demiştir. Churchill buna da ''peki'' diyerek, Türkiye'yi, savaşa katılmaya zorlayarak Boğazlar rejimini değiştirmeye kalkışılmasını istemiştir. Stalin bu sefer, ''Aceleye gerek yok...'' karşılığını verip bu sorunu ''yalnız'' genel deyimler içinde tartışmakla ilgilendiğini belirtmiştir (26).   Churchill ise Rus gemilerini bütün denizlerde görmeyi hepsinin umut ettiklerini de söylemiştir. Stalin bu sırada Başbakan'a ''Lord Curzon'un daha başka fikirleri vardı,'' diye hatırlatmıştır (27).

 Bu konuda Churchill'in taktikleri gerçekten çok şaşırtıcıydı ve hâlâ da öyledir. Hatta Eden bile, 30 Kasımdaki yemekte Molotov'a, Başbakan'ın ne demek istediğini anlayamadığını açıkça söylemiştir (28).

 Ancak, Britanya önderinin, Türkleri savaşa girmeye zorlamak için Rus niyetleriyle tehdit imkânı yaratmak amacıyla Sovyetlerin iştahını kırbaçlamış olması da mümkündür. Churchill'in Tahran'da güçlü kozları olmadığı bellidir ve taktikleri de bunu yansıtmaktadır.

 Ancak, taktik sınırlı bir başarıya ulaşmıştır. Üç önderin 1 Aralıktaki yemekli toplantılarında Churchill, yeniden Türkiye'ye son ve ortak bir çağrıda bulunulmasını önermiş, Türklere, bir yandan barış masasına yanlarında oturmalarının sağlayacağı avantajın, öte yandan da başarısızlıklarının cezasının neler olabileceğinin bildirilmesini istemiştir (29). Böyle bir çağrının yapılması ve yeniden kabul edilmemesi durumunda, Churchill, ''Boğazlar rejiminin değiştirilmesinden yana olacağını'' ve İngiltere'nin ''Gerek şimdi, gerekse barış masasında ellerini Türkiye'den çekeceğini'' söylemiştir (30). Aslında Churchill Türkiye'ye bir ultimatom vermesi için karar çıkartamamış ama, üç önder, hiç olmazsa İnönü'nün hemen Kahire'de yapılacak bir konferansa çağrılması konusunda anlaşmışlardır. Türklerle ilgili konularda başka bir anlaşmaya varılamadığı için, Türkiye Cumhurbaşkanı ile doğrudan doğruya görüşülmesi fikri, hepsince benimsenmiştir. Türklere açık kapı bırakılmasından ötürü Churchill ne kadar hoşnut olursa olsun, büyük umutlar beslemeyecek kadar anlayışlıydı. Türklerin ''her zamanki tutumlarıyla'' hareket edecekleri kehanetinde bulunuyordu: ''Siz, küçük bir harekete girişmelerini isteyecek olsanız, onlar büyüğünü isteyeceklerdir. Büyüğünü önerirseniz, hazırlıklı olmadıklarını ileri süreceklerdir (31). Siyasal manevra konusunda büyük usta olan birinin bu sözleri, gönülsüz bir kabullenmeyi göstermektedir.

 İkinci Kahire Konferansı: İnönü, Roosevelt ve Churchill'le Karşı Karşıya Geliyor - Tahran Konferansı'nı Ankara'dan izleyen Türk önderleri, her şeyle yakından ilgiliydiler. Stalin'in Türkiye'yi yarım yamalak hazırlanmış durumda savaşa girmeye zorlamaları için Batılı Müttefiklerin kandırmasından korkuyorlardı. Bu durumda Türkler, Almanların misilleme hareketiyle karşılaşacak, Ruslar da ''kurtarıcı'' durumuna geçecekti.

 Stalin'in Tahran'daki taktiklerinin doğru yorumu bu mudur, bu değil midir, tartışılabilir, ama, Rusya korkusunun Türk sorunlarının merkezi olduğu kesindir (32). Bir yandan, İngilizlerin aracılığıyle Rusların kendilerini savaşa girmeye zorladığına, öte yandan da İngilizlerin Rus baskısı yüzünden yeteri kadar araç gereç ve silâh yardımında bulunmadıklarına inanıyorlardı. Türk önderlerinin vardıkları sonuca göre, Türklerin savaşa katılmasını isteyenler, kendilerine özgü düşünceleri olan Ruslardı; denetimleri altında olanların savaşmasından yanaydılar (33).

 Bu görüş bütünüyle gözden uzak tutulmamalıdır; çünkü İngilizlerin de, Türklerin savaşa katılmalarını istemekte kendilerine göre hesapları vardı. Ayrıca İngilizler ve Amerikalılar, Türklere yaptıkları yardımları etkileyen sorunlar ve öncelikler nedeniyle sınırlanmışlardı. Ne var ki, Türkler, içinde bulundukları tedirgin ve zor durumdan ötürü karşılaştıkları bütün güçlüklerin ardında, Rusya'yı düşünüyor, en çok İngilizlerin, biraz da Amerikalıların, Sovyetler Birliği'nin emperyalist niyetlerine bilmeyerek yardımcı olduklarını sanıyordu.

 İnönü, Roosevelt ve Churchill'le görüşmek üzere Kahire'ye çağrılınca, verilecek karşılık konusunda Bakanlar Kurulu'nda coşkulu bir tartışma oldu (34).

 En sonunda çağrıya olumlu karşılık vermenin ''serbestçe görüş alışverişinden öteye geçmemek'' ve görüşmenin ''Tahran'da, İngilizler, Amerikalılar ve Ruslarca önceden alınmış kararların bildirilmesi niteliğinde...'' olmaması şartıyla Türkiye'nin çıkarına olduğu görüşü ağır bastı (35). İnönü'nün çağrıyı kabul ederken ileri sürdüğü bu şartları Roosevelt hoşnutlukla kabul etti. Roosevelt, İnönü'nün geleceğini öğrendikten sonra Steinhardt'a gönderdiği talimatta, ''Lütfen Cumhurbaşkanı'na söyleyin, kendisiyle konuşma fırsatını elde ettiğim için özellikle mutluyum. Kendisine, 'eşit kişiler arasında serbestçe tartışma yapılması için' çağrıldığı konusunda gereken güvenceyi verin,'' dedi (36). Böylece İnönü, başarılı bir biçimde, serbestçe ve eşit şartlar altında tartışma hakkını elde etmiş oluyordu.

 İnönü, Kahire'ye gitmeyi kabul ederken, hâlâ bazı manevralar çevirebileceğinin farkındaydı. Batılı Müttefikler Rusları tatmin etmek için kamuoyuna ne söylerlerse söylesinler, Başkan Roosevelt'in ve danışmanlarının Ege bölgesiyle gittikçe daha az ilgilendiğinden kuşkulanıyordu.

  İnönü, yazara, Roosevelt'in her geçen gün biraz daha çok Uzak Doğu ile ilgilenmeye başladığından kuşkulandığını da açıklamıştır (37). Ayrıca Türkiye'nin savaşa girmesinin, Türk halkının kırılmasına yol açacağını anlarlarsa, Amerikalıların Türkiye'yi savaşa sürüklemekte kararsız olacaklarına da inanmaktaydı. İşte bütün bu hesaplardan sonra İnönü yola çıkmaya hazırlandı.

 Türk yetkililerini Kahire'ye götürecek olan beş uçak Adana'ya indi. Uçaklardan ikisi yalnızca bavulları taşıyacaktı.

 İnönü, bütün askerî kurmayını ülkede bırakmaya  karar vermişti.  Cumhurbaşkanılğı yaveri Celâl Üner dışında kurulda bir tek asker yoktu. İnönü bu yüzden, sık sık baş vurduğu gibi, askerî teknik sorunları tartışamayacak durumda olduğunu söyleyebiliyordu (38). Görüşmeler sırasında bu, yararlı bir oyalama taktiği olarak ortaya çıkmıştır (39).

  İnönü ve yanındaki kurul, 3 Aralık cuma günü gizlice Ankara'dan ayrıldı. On sekiz saat kadar sonra Adana'ya vardı ve İnönü burada, Roosevelt'in damadı Binbaşı John Boettiger'in kullandığı Başkan'ın uçağından başka, Churchill'in oğlu Yüzbaşı Randolph Churchill'in kullandığı bir İngiliz uçağının da kendisini beklediğini hayretle gördü. Böylece hemen bir protokol sorunu ortaya çıkmış oldu. Ancak, Dışişleri Bakanı Menemencioğlu, Roosevelt'in uçağıyla İnönü'nün, kendisinin de Churchill'in uçağıyla yola çıkacaklarını belirterek sorunu çözümlemiş oldu. Fakat bu olay, İngilizlerle Amerikalılar arasında siyasal koordinasyonun eksikliğinin bir kanıtı olarak Türklerin dikkatinden kaçmadı.

 İnönü ile Menemencioğlu'nun fark ettikleri, yalnızca İngilizlerle Amerikalılar arasındaki büyük görüş ayrılığı olduğu değildi. Kahire'ye vardıklarında, bir yandan İngilizlerle Amerikalılar, öbür yandan her ikisinin Ruslarla aralarında derin bir uçurum olduğunu apaçık gördüler. Menemencioğlu durumu kavramaya çalışırken, şöyle diyordu: ''Daha ilk günden başlayarak Vişinski'nin yokluğu ile dikkati çektiğini gördük.''

 Sovyet Dışişleri Yardımcı Komiseri'nin yokluğunun ''rastlantı olamayacağı''nı Menemencioğlu sezmişti (40).

 Bu, Rusların, Türkiye'nin savaşa katılmasını istedikleri, ama, Batılı Müttefiklerin güçlü desteği, özellikle Balkanlara gönderilecek bir İngiliz-Amerikan gücüyle değil, Ruslara bağımlı olarak istedikleri üzerine Türk kuşkularını doğrulamaktaydı (41).

 Ancak, Türkler anladıkları kadarıyla, kendilerinin Batılı Müttefikler yanında savaşa girmelerini sağlama amacı güden bu konferansa, Rusların pek büyük bir ilgi göstermemiş olmalarını anlayışla karşılamıştır.

 Tutanaklardan, görüşmelerden ve anılardan çıkarılanlarla anlaşıldığına göre, Türklerin Kahire'deki taktikleri, mümkün olduğu kadar uzun süre tarafsız kalıp kuvvetlerini korumak, çok silâh almak ve Rusların kendilerini bir olup bittiyle karşı karşıya bırakmamaları için hazırlıklı bulunmaktı. Müttefikler istelerse, savaşa girmeye hazırdılar, ama, ancak gerekli silâhları aldıktan ve hepsinden önce Balkanlara bir İngiliz-Amerikan kuvvetinin gönderilmesinden sonra ''peki'' diyeceklerdi.

 Bu taktikleri öne sürmenin en açık yolu -ki bunların hiçbiri Adana Konferansı'ndan beri pek büyük bir değişikliğe uğramamıştı- Rusların şimdiden savaş sonrası döneminde Avrupa'yı tehdit edecek en büyük tehlike olacağını söylemekti. Dolayısıyla, hızla yaklaşan o gün için Türk askerî gücü en çabuk yoldan güçlendirilmeliydi. Zamanı gelip çatınca Türkiye, Birleşik Krallık ve Birleşik Amerika, Komünist tehdidine karşı Balkanlara güçlü bir askerî kuvvet gönderebilmeliydiler. Ancak, Eden ile Menemencioğlu arasındaki Kahire çatışması, Türk önderlerinin bu içten uyarıyı yapmalarını yararsız duruma sokmuştu. Yazar, İnönü'ye, Roosevelt'i Stalin'e karşı yeniden uyarıp uyarmadığını sormuş, İnönü de böyle bir denemeye girişmediğini belirterek, şunları söylemiştir:

 İngilizlerin ve Amerikalıların, Ruslarla, Türkiye'nin çıkarlarını feda edecek bir anlaşmaya varmalarından korkuyordum; ama, bunu söyleyemezdim. Amerikalılarla İngilizler, Rusya'nın müttefikiydi ve hâlâ birlikte savaşıyorlardı. Olayları son derece yakından izlemem ve bunlarla baş edebilmek için en doğru diplomatik yolları bulmam gerekiyordu (42).

  Bu görüşmelerin tutanakları da, Türklerin, Kahire'de Sovyetlerin savaş sonrası niyetleri üzerine batılı büyüklere kaygılarını aktarmak için bir çaba göstermediklerini ortaya koymaktadır (43). Türkler, Roosevelt ve Churchill'e karşı izlenecek politikada Rusların emperyalist Bolşevizminden söz etmenin yersiz olduğunu açıkça anlamışlardı. Hatta konuyu İngilizler bile açtıkları zaman söze pek karışmadılar. Bunun yerine Türkler, içtenlikten yoksun bir politika izlemeye başladı. Çünkü bu yolun daha başarılı olacağı kanısındaydılar. İngilizlerin olmasa da, Amerikalıların karşısında daha iyi sonuçlar elde edeceklerine inanıyorlardı.

 Aldıkları askerî yardımın yetersizliğinden ve bir Alman saldırısına karşı genel savunma yetersizliklerinden söz ettiler. Alman tehdidine karşı ancak İngiliz ve Amerikalıların sağlayabilecekleri daha çok sayıda araç ve gerecin verilmesi için üstelediler. Hatta yapılacak yardım, Müttefiklerin İkinci Cephe'nin açılması hazırlıklarını aksatsa bile, başka çıkar yolları olmadığını ileri sürdüler. Sonunda, ''biraz daha zaman'' isteğinde bulundular (44). Öte yandan, Türkiye'nin oynadığı rolün, Sovyet yayılma siyasetine karşı korunma ihtiyacından doğan bir politika olduğu duygusunu uyandıracak tartışmalara girişmekten titizlikle kaçındılar. Bunun yerine, İnönü ve Menemencioğlu ellerine geçen başka fırsattan yararlanma yolunu seçtiler: Alman misillemesine karşı kendilerine güven verecek askerî bir güce eriştiklerine emin olmadan, tarafsızlıktan uzaklaştırılmamalıydılar (45).

 Türkler bu durumu, büyük bir dikkat ve başarılı bir deyişle dile getirdi. İnönü, Adana'da hazırlanan listelerdeki yardımın yalnızca % 4'ünün gönderildiğini ileri sürdü (46). Almanları düşman olarak karşılarına almadan önce, ''pratik fikirler''in göz önüne alınması gereğini savundu. Çünkü, Almanya gücünü yitirmeye başlamıştı; ama, şimdi de yaralı bir vahşi hayvanın öfkesi içindeydi (47). Önce Türkiye'nin ''en gerekli ve kaçınılmaz ihtiyaçları'' karşılanmalıydı ve üç ulus ortak bir ''hazırlık planı'' oluşturmalıydılar (48).

 İnönü, ülkesinin ''elinde olan her şeyi, hatta eski çağlardan kalanları bile seferber ettiğini'' (49) söyledi. Ne var ki, Türk isteklerinin pekçoğu geri çevrilmiş, söz verilen yardımlar gönderilmemiş, bazı yardım gereçlerinin modası çoktan geçmiş, kullanılması imkânsız duruma gelmişti; kullanılabilecek gereçlerse, hüzün verecek derecede yetersizdi. Ayrıca, İnönü'nün ''işbirliği planı'' diye adlandırdığı ortak bir planlama da yoktu. İnönü'nün deyimiyle Müttefiklerle Türk birlikleri arasında etkili bir koordinasyonu sağlayacak bir Balkan harekâtı ortak stratejisi hazırlanmamıştı. İnönü en sonunda, ''Türkiye için en iyisi, dünyanın kendisine düşen bölümünde, İngiliz ve Amerikan birlikleriyle omuz omuza çarpışmasıdır,'' diyerek görüşünü açıkladı (50).

 Elbette, bütün bu sorunların uzmanlarca incelenmesi ''şarttı'' ve Türkiye Cumhurbaşkanı da işin ''enine boyuna'' inceleneceğine olan inancını ifade etti. Ne var ki, bu ortak planlama işlemi, inceleme, taslak ve hazırlık aşamalarıyla oldukça zaman alacaktı. Kendi kabataslak görüşleri içinde elbette Başkan Roosevelt ve Bay Churchill kendi Genelkurmay Başkanlarının geliştirdikleri bir harekâtta Türkiye'ye özel bir görev yükleyebilirlerdi. Fakat Türkler, böyle bir plan olduğunu pek sanmıyordu; eğer varsa, bu kendilerine de açıklanmalıydı. İnönü, Türkiye'den ''körü körüne savaşa katılmasını istemelerini, savaşta ne rol oynayacağının katıldıktan sonra söylenmesini'' kabul edemeyeceğini de açıkladı (51). Bu yanaşma, Roosevelt'le Churchill arasındaki anlaşmazlığın sürmesini sağlamak bakımından olağanüstü bir buluştu (52).

 Roosevelt, Türklerin ileri sürdükleri fikirler ve ricalar karşısında genellikle etkilenmiş ve açıkça sempati duyduğunu göstermişti. Türkler, kendisini bu konuda cesaretlendirmek için, İngilizlerin teşebbüslerinde nasıl geç kaldıklarını belirterek, dikkatli tutumlarını sürdürüyorlardı. Sözgelişi, Menemencioğlu bir fırsatını yakalayıp, Adana'da, ayda 300 kamyon verileceğinin vaat edildiğini, ancak bunun yarısından da azının gönderildiğini belirtti. Adana'da hazırlanan listelerin ''anlamsız'' kaldığını, ''gönderilen yardımın'' aslında söz verilenin pek küçük bir bölümü olduğunu'' ileri sürdü (53).

 Eden bu sayıları kabul edemeyeceğini bildirerek karşı çıktı. General Henry Maitland Wilson ise, Türkiye'ye yapılan yardımların listesini birer birer sıraladı. Hopkins, Wilson'un verdiği sayılar karşısında pek şaşırmıştı ve bunu söyledi de (54). Türkler, böyle zor durumlarla karşılaşınca, daha başka itirazlar ileri sürüyor, sözgelişi ortada bir ''genel plan'' bulunmadığından söz ediyorlardı (55). Bu, artık tipik bir davranış olmaya başlamıştı.

 Sözgelişi, Churchill, Türk hava üslerinde çalışan İngiliz personeli sayısının artırılmasını önerince, İnönü ve Menemencioğlu, daha hazırlık döneminde İngiliz personelinin sayısını artırarak Almanları boş yere kışkırtmamak gerektiğini ileri sürüyordu (56). Sonunda Roosevelt de, Churchill'in değil Türklerin yanında yer alıyordu. Başkan, 4 Aralık 1943 günü Churchill'e: ''Eğer ben Türk olsaydım, Türkiye'yi savaşa sokmadan önce İngiltere'nin verdiğinden daha çok yardım isterdim,'' dedi (57).

 Tartışmaların en sonunda İnönü, Türkiye'nin savaşa giremeyeceğini, çünkü ''...Trakya'da çamur mevsiminin daha başlamadığını,'' ileri sürdü (58). Bir başka neden de, bir sınıf askerin yeni terhis edilmiş olması, silâh altına alınan yeni sınıfın ise eğitimin daha tamamlamamış bulunmasıydı. İnönü'nün yaptığı açıklamaya göre, bunlar bütünüyle teknik sorunlardı ve askerî danışmanları ''yanında bulunmadığı için'', daha çok ayrıntıya girmesine imkân yoktu (59). İnönü, savaşa girmenin çok ciddî siyasal bir karar olduğunu da söyledi. Böyle bir karar alırsa, bunun Büyük Millet Meclisi'nin kararına karşı alınmış olacağını açıkladı; aslında, Parlamento'dan bu konuda prensip kararı aldığının pekâlâ farkındaydı. Churchill belki de bunların birer bahane olduğunu sezinlediği ve Türklerin kafasında asıl ağır basanın Alman tehdidi olmadığını anladığı için, başlangıçta, Rusya üzerine spekülasyonlara girişerek Türk önderlerini ilgilendirmeyi denemişti. Bu nedenle de şimdi Türklerin Müttefiklerle birlikte olmalarını istiyor ve şunları söylüyordu:

 Türkiye, Rusya ile aynı sıraya oturmalıydı... Türkiye'nin büyük dostu ve müttefiki, eline geçen bu eşsiz fırsatı kaçıracak olursa çok üzülecekti. Birkaç aya, belki de altı aya kadar Alman direnişi bütün cephelerde çökecek ve eğer Türkiye şimdiki çağrıyı kabul etmezse, ilerde kendisini yalnız sırada değil, belki de koca mahkeme salonunda yapayalnız bulacaktı. Türkiye'nin ayağına gelen talihi tepmesi tehlikeli de olabilirdi... Her durumda rizikolar vardı. Ama, Türkiye, Birleşmiş Milletlere katılırsa, Rusya ile de birlik olacaktı. Oysa Rusya, dünyanın en güçlüsü değilse bile, en güçlülerinden olan bir orduya sahipti. Avrupa ve Asya'nın en büyük silâh gücüne sahip olduğu kuşkusuzdu (60).

 Bu tür uyarılar, Türkiye'nin Rusya'dan korktuğundan Churchill'in haberli olduğunu göstermekteydi; ama, bu korkuyla baş etmek için izlediği politika, İnönü ve Menemencioğlu'nun izledikleri politikadan çok değişikti. Önceden de belirtildiği gibi, Türkler bu konuyu tartışmaya artık hiç istekli değildi. İnönü ve yardımcılarının, Sovyetlerin savaş sonrası niyetleri üzerine belirlenmiş görüşleri vardı. Türkiye'nin savaşa girmesiyle, bu niyetlerin hiç değişmeyeceğine, ancak daha da güçleneceğine inanıyorlardı (61). Görüşleri buydu ve politikalarını buna göre çizmişlerdi. Fakat başından beri gördüğümüz gibi. Kahire'de bunu su üstüne hiç çıkarmadılar. Tersine, Müttefiklerin yanı sıra savaşa katılmakta prensip kararı aldıklarını belirttiler. Ne var ki, bir Alman saldırısına karşı Müttefikler sorumluluk yüklenmeden karşı koyamayacak kadar güçsüz olduklarını da ileri sürdüler. Sorun sürüncemede kalınca, Türk Dışişleri Bakanı, ''Türkiye'nin, İstanbul, İzmit, İzmir, Ankara ve kömür merkezi Zonguldak gibi can damarı merkezlerinin hemen Almanlarca yok edileceği''nde diretti (62). Türk halkının, yediği darbelere karşılık veremeden neden ateş yağmuru altında apar topar sürüklendiğini anlayamayacağını söyledi (63).

 Churchill, bu görüş karşısında da hiç etkilenmemişti ve Türklerin yine inatla direndiklerini sanıyordu  (64). Ama, Roosevelt gerçeği anlamıştı: Türklerin korktuğu yalnızca, ''düşük pantolonla yakalanmak''tı. Bunu istemiyorlardı (65).

 Roosevelet'in, Türklerin durumunu açık seçik anlamasına rağmen, konferans sırasında karşılıklı etkileme konusunda bazen çok yüksek gerilimli anlar da yaşandı. Eden'le Menemencioğlu arasındaki çatışmalar, Hopkins'in arabulucu olarak gösterdiği çabalara rağmen, özellikle kin doluydu (66).

Hopkins bir aralık Menemencioğlu'na Müttefiklerin Türk çıkarlarını gerçekten de yürekten benimsediklerini hatırlatma gereği duydu. Türkiye'nin ''...bütün istediklerini elde etmese bile, içtenlikle ve yürekten savaşmasını istiyorlardı.'' Bu arada Türk Dışişleri Bakanına, Müttefiklerin de savaşa girdiklerinde her istedikleri şeyin ellerinin altında bulunmadığını hatırlattı. Popkins, ''Aslolan, savaşın kritik bir döneme varmasıdır,'' diyerek görüşünü açıkladı. Eğer Türkiye savaşa bu yıl girecek olursa, binlerce Müttefik vatandaşının hayatını kurtarmanın mümkün olacağını, ancak bu tarihten (1 Ocaktan) sonra Türklerin savaşa katılmalarının bir işe yaramayacağını'' ekledi. Hopkins, Türkiye'nin savaşanlara katılmasının savaşı kısaltacağına, bütün Müttefik askerî ve siyasal yetkililerinin inandığını açıkladı. Bu arada ''bir ülkenin ancak kendi çıkarları için savaşa gireceğini'' de açıkça belirtti. Türkiye'nin karşılacağı tehlikelerin en aza indirilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı konusunda Menemencioğlu'na güvence verdi; ama ''eğer... araç ve gerecin yetersizliği vb. konularda tartışmalar daha uzayacak olursa, Türkiye'nin savaşa katılması boşuna olur.'' diye de ekledi (67).

 Türkleri inandırmak için yapılan bu tür teşebbüsler, Eden'in beklediğinden ve Türklerin korktuklarından çok daha yumuşaktı. Varılan sonuç, kararı ertelemek ve Türklere yeni bir süre daha tanımak oldu. Bir ültimatom verilmeye yanaşılmadı. Bunun yerine hava üslerinin hazırlanması konusunda tartışmaların sürdürülmesi ve çıkmazda olan İngiliz personeli sorununa bir çözüm yolu bulunması için Ankara'ya bir askerî kurul gönderilmesi kararlaştırıldı. Türkler, ''prensip olarak'' savaşa girmeyi kabul etmişlerdi ama, bu, aslında içtenlikten uzak bir tutumdu. 15 Şubat 1944'e kadar da, Müttefiklere, hava üslerini kullanma yetksi verme yerine, ancak kendilerinin buna karar verebileceğini açıkladılar. Üsleri yönetme konusunda İngiliz teknisyen ve subaylarına izin vermeye de yanaşmadılar. Ortak bir işbirliği planının hazırlıklarına başlanmasını kabul ettiler ama, bundan başka tek olumlu teşebbüs yapılmadı. Çünkü Türkler, hâlâ savaşa katılmalarının ''genel siyasal tepkilerini'' hesaplamakla uğraşıyorlardı. Bunca hesaptan sonra eğer verecekleri karşılık yine olumsuz çıkarsa, Müttefikler birbirlerinden yakınmama konusunda anlaşmışlardı ve suçu Türklerin omuzlarına yıkmayacaklardı (68). Üstelik Türkiye'ye ayrılan malzemenin gönderilmesi sürdürülecekti (69).

 Üç hükûmet başkanının son toplantılarında Hopkins, gönderdiği bir notla, 15 Şubat 1944'te savaşa girmek üzere hazırlanması için son bir defa sıkıştırma amacıyla, İnönü'yle özel olarak birkaç dakika görüşmesini Rooseelt'ten istedi (70). Roosevelt uygun bir fırsat çıkınyaca kadar bekledi, derken toplantıyı erteledi. Herkes çıkarken, İnönü'ye vedalaşmak üzere biraz daha içerde kalmasını rica etti (71). Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanına, ''Türkiye'nin Mihver'i yenmek için Birleşmiş Milletler gücüne 15 şubata kadar katılacağı umudunda olduğunu'' söyledi. İnönü buna, ''Savaşa katılmak için şartlarımı yumuşatmak isterim, fakat asla bunlardan vazgeçemem.'' diyerek karşılık verdi. Roosevelt de,''Türkiye'nin savunması için mümkün olan her şeyin yapılmasını kabul ettiğini'' belirtti. Roosevelt, ayrıca, ''Benim, Türkiye'yi savaşa sokmaktan neden çekindiğimi bütünüyle anladığını'' de söylemişti (72). Erkin, Cumhurbaşkanı İnönü'nün bu özel görüşmeden yararlanarak, ''İngilizlerle Türkleri birbirlerinden ayıran tezler arasında aracı ve ölçü unsuru olarak gösterdiği çabalar için başkasına candan teşekkür ettiğini'' de anlatmaktadır (73). İnönü gerçekten de teşekkür borçluydu; çünkü Roosevelt, Eden ve Churchill'i gönülsüz destekleyip Türklerin ileri sürdükleri nedenlere karşı anlayışlı davranarak, Türkleri bir kere daha ölümden döndürmüştü.

 Menemencioğlu, ''Amerikan Başkanı'nın yanındayken ruhum şükranla doluyordu,'' diye yazmıştır (74). Churchill ve Eden ise Başkan'ın uyandırdığı bu şükran duygusunu bir türlü anlayamıyordu.

Bununla birlikte Türk önderleri, Churchill'in görüşleri karşısında tam anlamıyla umursamaz kalmamıştır. Kuşkusuz, İnönü ve onun Dışişleri Bakanı, İngilizlerin Ruslarla baş edebilmek için en iyi yolun İttifak'ın tam üyesi olmaları gerektiği görüşünde bir gerçek payı bulunduğunu çok iyi anlamıştı. Almanya'nın savaşı artık yitirdiğini ve Türkiye'nin güvenliğinin Müttefiklerin elinde olduğunu çok iyi görüyorlardı. Türkler savaşa bir katkıda bulunmazlarsa, savaştan sonra Rusya'ya karşı güvenliğini sağlamaları için İngiltere'den ve Amerika'dan nasıl bir şey bekleyebilirlerdi? Kahire'de İnönü'nün, savaşa girmek için olmasa bile hiç değilse savaşa katılıp katılmamaları konusunda Sovyetler Birliği ile bir diyalog kurmaları ve bunu genişletmeleri üzerine Batılı Müttefiklerden ciddi uyarılar dinlediği bellidir.

 Belirli bir sonuç vermemiş olmasına rağmen, İkinci Kahire Konferansı'nın bir başka yönden de önemi büyüktür. Savaş yıllarındaki Türk diplomasisinin birinci döneminin sona erip ikincisinin başlamasını bu konferans sağlamıştır. Birinci dönem, özellikle Sovyetler ve Nazilerden gelebilecek askerî bir tehdide karşı düşünülmüştü; ikincisi ise, Rusya'nın Doğu Avrupa üzerindeki emellerini engelleme amacını güdecekti. İkinci Konferansı, Türk dış politikasının askerî tehlikeleri uzakta tutmayı hedef alan savaş dönemi stratejisinden, savaşın son aşamalarına ve savaş sonrası dünyasında doğabilecek siyasal çatışmalara karşı yöneltilmiş bir politikaya dönüşmesine başlangıç olmuştur.

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam71
Toplam Ziyaret308752
DİĞER GAZETELER
KATEGORİLER
RADYOLAR

 Türkiye Radyoları

EDEBİYAT
E - KİTAPLAR
Site Haritası